Ti-Entertainment

YUSUF SÜRESİ 110. AYETİN FARKLI TEFSİR EKOLLERİNE GÖRE İZAHI VE BU BAĞLAMDA ALLAH’IN YARDIMI MESELESİ Service

YUSUF SÜRESİ 110. AYETİN FARKLI TEFSİR EKOLLERİNE GÖRE İZAHI VE BU BAĞLAMDA ALLAH’IN YARDIMI MESELESİ

yusuf_karatay_bitirme_odevi.docx


T.C.
MARMARA ÜNİVERSİTESİ İLAHİYAT FAKÜLTESİ
BİTİRME ÖDEVİ DERSİ I


YUSUF SÜRESİ 110. AYETİN FARKLI TEFSİR EKOLLERİNE GÖRE İZAHI VE BU BAĞLAMDA ALLAH’IN YARDIMI MESELESİ

 

HAZIRLAYAN
YUSUF KARATAY

DANIŞMAN
Prof. Dr. MURAT SÜLÜN


İSTANBUL 2014


İÇİNDEKİLER
 
KISALTMALAR……………………………………………………………………………II
GİRİŞ
A. ARAŞTIRMANIN KONUSU………………………………………………………………….1
B. ARAŞTIRMANIN AMACI …………………………………………………………………...1
C. ARAŞTIRMANIN METODU …………………………………………………………………1
D. İLGİLİ LİTERATÜR ve KAPSAM……………………………………………………………2
BİRİNCİ BÖLÜM
A. YUSUF SÜRESİ ve 110. AYETE GENEL BİR BAKIŞ………………………………………4
B. AYETİN İHTİVA ETTİĞİ KONULAR……………………………………………………….6
İKİNCİ BÖLÜM
ARAŞTIRMADA ELE ALINAN MÜFESSİRLERİN HAYATLARI, İLMÎ ŞAHSİYETLERİ ve BAĞLI OLDUKLARI TEFSİR EKOLLERİ……………………………………………………7
1. EBÛ CA’FER MUHAMMED B. CERİR et-TABERÎ…………………………………….7
2. EBÛ MANSUR MUHAMMED B. MUHAMMED B. MAHMUD el-MATURÎDÎ……...8
3. EBÛ ALİ FAZL B. HASAN et-TABERSÎ………………………………………………...8
4. MAHMUD ez-ZEMAHŞERÎ……………………………………………………………...9
5. FAHRUDDİN er-RÂZÎ…………………………………………………………………..10
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
A. MÜFESSİRLERİN YUSUF SÜRESİ 110. AYETİ ÎZAHLARI……………………………..11
1. Taberî’nin Îzahı…………………………………………………………………………...11
2. Maturîdî’nin Îzahı………………………………………………………………………...13
3. Tabersî’nin Îzahı………………………………………………………………………….14
4. Zemahşerî’nin Îzahı……………………………………………………………...……….15
5. Râzî’nin Îzahı……………………………………………………………………………..16
B. AYET BAĞLAMINDA ALLAH’IN YARDIMI KONUSU…………………………...…….17
SONUÇ.…………………………………………………………………………………...….19
KAYNAKÇA ………………………………………………………………………………..21

 

 

KISALTMALAR

 

a.g.e.: adı geçen eser
a.e.: aynı eser
a.s: aleyhisselam
b.: ibni
bkz.: bakınız
c.: cilt
cc: Celle Celâluhu
çev: çeviren
hz.: Hazreti
h.: hicrî
r.a.: Radıyallahu anhu
r.anha: Radıyallahu anha
sav: sallallahu aleyhi ve sellem
s.: sayfa
thk.: tahkik eden
yay.: yayınevi

 

 


 

GİRİŞ

A. ARAŞTIRMANIN KONUSU

Hidayet rehberi kitabımız Kur’an-ı Kerim’in, her biri umman olan, birbirinden eşsiz güzellikte ve aynı derecede ehemmiyetli, yol gösterici sürelerinden 12. süre olan Yusuf süresinin 110. ayeti araştırmamızın konusunun temeli olacaktır. Söz konusu ayeti, farklı tefsir ekollerine bağlı müfessirlerin îzâhları, ayetteki kıraat farklılıkları, bu farklılıkların sonucunda ortaya çıkan farklı anlam ve te’villeri ve bu ayet bağlamında Allah’ın yardımı meselesi de araştırmamızın konusunu oluşturmaktadır.

B. ARAŞTIRMANIN AMACI

Yusuf süresi 110. ayetin farklı tefsir ekollerine bağlı müfessirlere göre îzâhını yapmak, yapılan îzâhlarda görüş farklılıklarını ve benzerliklerini ortaya koymak, kıraat farklılıklarından doğan anlamları zikretmek araştırmamızın temel amacıdır. Aynı şekilde bu ayet bağlamında Allah’ın yardımı meselesinde zikredilen görüşleri aktarmak ve bütün bunların akabinde konuyla ilgili farklı tefsir ve hadis mecmualarını tarayarak görüşlerimizi zikretmek ikinci plandaki amacımızdır.


C. ARAŞTIRMANIN METODU

Söz konusu ayete öncelikle genel bir bakış mahiyetinde, ayetin manası ve ihtiva etiği konular hakkında bilgi vermek metodumuz olacaktır. Yine, farklı tefsir ekollerine mensup müfessirler ve ilmî şahsiyetleri hakkında kısaca bilgi verip tefsirlerini inceleyerek, bağlı oldukları ekoller çerçevesinde görüşlerinin dayandıkları temel doktrinleri de ele alarak farklı bakış açılarını ortaya koymak, bu bakış açılarını değerlendirip Yusuf süresi 110. ayetin bu ekollere bağlı olarak îzâhını yapmak ve ayet kapsamındaki konuları ele alıp incelemek ve sonuca varmak metodumuz olacaktır.

 


D. KAPSAM

Araştırmamızın konusu daha önce de ifade etiğimiz gibi Yusuf süresi 110. ayet ve bu ayeti farklı tefsir ekollerine bağlı müfessirlere göre îzâhını yapmaktır. Araştırmamız sadece bu ayet çerçevesinde ele alınacak ve müfessirlerin bu ayeti îzâhları söz konusu olacaktır. Ayetin ihtiva ettiği konularda fazlaca ayet olmasına rağmen biz sadece bir kısmını ele alıp inceleyeceğiz. Araştırmamızı bir tefsir çalışması niteliğinde ve titizliğinde sürdürüp bir sonuca varmayı amaçlıyoruz. Bu sonuç da ilerde zikredeciğimiz, ayetin ihtiva ettiği konular etrafında şekillenecektir.
 
E. İLGİLİ LİTERATÜR

Araştırmamızda yararlanacağımız kaynaklar araştırmamızın konusundan da anlaşılacağı üzere tefsir ve müfessirleridir. Yusuf süresi 110. ayeti farklı tefsir ekollerine göre îzâh edeceğimiz için farklı ekollerden tefsir ve müfessirleri ele alacağız. Bu farklı ekoller, tefsir ve müfessirinin mensup olduğu tefsir ekolü açısından ele alınacaktır. Araştırmamızda yer vereceğimiz ekolleri, müfessir ve tefsirlerini ilerde ayrıntılı şekilde zikredeceğimiz için burada sadece müfessirin ismini ve eserinin adını vereceğiz.  Araştırmamızın daha kapsamlı ve bilgi verici olabilmesi için yine farklı tefsir, meal ve ilgili kitaplardan faydalanacağız. Araştırmamızda ele alacağımız müfessir ile eserleri ve diğer kaynaklar şu şekildedir:

• Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Câmi’u’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân.
• Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el-Matûrîdî, Te’vîlâtu’l-Kur’ân
• Ebû Alî Fazl b. Hasan et-Tabersî, Mecme’u’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân

• Mahmud ez-Zemahşerî, El-Keşşâf an Hakâiki't-Tenzil

• Fahruddin er-Râzî, Mefatihu’l-Gayb, Huzur Yayınevi

• Abdurrahman Çetin, Kıraatlerin Tefsire Etkisi, Ensar Neşriyat

• Ömer Nasuhi Bilmen, Tabakâtu’l-Müfessirin, Ravza Yayınları

• M. Saim Yeprem, Matûrîdî’nin Akîde Risalesi ve Şerhi, İfav Yayınları

• İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, Fecr Yayınları


• Râgıp el-İsfehânî, Müfredat, Pınar Yayınları

• Mecdî Âşûr, Es-Sünenü’l-İlâhiyye fi’l-Ümem ve’l-Efrâd, Daru’s-Selam


• Muhammed Ebû Zehra, Mezhepler Tarihi, Düşün Yayıncılık

• DİA, Taberî, Tabersî, Razî, Zemahşerî ve Maturîdî ile ilgili maddeler


• Al-tafsir.com internet sayfası

• http://mezheplertarihi.blogspot.com/ internet sayfası

BİRİNCİ BÖLÜM

A. YUSUF SÜRESİ ve 110. AYETE GENEL BİR BAKIŞ

Sürenin bilinen tek ismi budur. Baştan sona Yusuf (as)’ın kıssasını anlattığı için bu adı almıştır. Bu kıssa ayrıca “kıssaların en güzeli” medhine de mazhar olmuştur. Sürenin 3. ayetinde bu açıkça dile getirilmektedir: “Biz bu Kur’an’ı sana vahyetmekle, en güzel kıssaları gerçek bir haber (kıssa) olarak sana anlatmaktayız. Oysa sen daha önce bundan habersizdin.”
Hz. Yusuf bu süre dışında En’am ve Mü’min sürelerinde de zikredilir fakat Yusuf kıssasını baştan sona aktaran süre bu süredir. Bu sürede Hz. Yusuf’un, babası Ya’kub (as)’dan ayrılıp Mısır’a melik olmasına dek, hikmetlerle dolu hayatından bahsedilir.
Sürenin nüzul sebebi ise Mekkeli müşriklerin, tıpkı kardeşlerinin Hz. Yusuf’a yaptığı gibi Hz. Muhammed (sav)’i öldürme, hapsetme veya sürgün etme planlarından dolayıdır. Nitekim Hz. Yusuf da kardeşleri tarafından önce öldürülmek istenmiş fakat içlerinden biri onu öldürmeyip kuyuya atmalarını teklif etmiştir.  Mekkede kâfirler (muhtemelen tahrikçi Yahudiler) ortaya bir soru atmışlar ve bu sorunun cevabının bilinemeyeceğine kani olarak Hz. Peygamberin, peygamberliğinin sahte olduğunu akılları sıra ispat edeceklerdi. Ortaya attıkları soru şuydu: “İsrailoğulları niçin Mısır’a gitti?”. Bu sorunun sorulma nedeni Yahudilerin bu konu hakkında bilgi sahibi olmadıklarından, ellerindeki kitaplarında da buna dair herhangi bir malumat olmadığından bu konunun araştırılıp öğrenilmesinin mümkün olmadığının farkındaydılar. Dolayısıyla da bunu Hz. Peygambere karşı koz olarak kullanacaklardı.  Lakin iş umdukları gibi olmadı. Yüce Allah her fırsatta kulu ve rasulünü koruyup gözettiği gibi bu soru karşısında da peygamberine vahyi indirmiş, Yusuf kıssasını tümüyle elçisine bildirmiş ve Hz. Peygamberin nübüvvet makamını bir kez daha tasdik etmişti.
Sürenin nüzul zamanı ise hicretten hemen önce olması muhtemeldir. Mekke döneminin son zamanlarında Mekkeli müşriklerin Müslümanlar üzerindeki zulüm ve baskıları artmış, Hz. Peygamber de ümmeti için endişelenmeye başlamıştı. Bu süreyi indirmekle Yüce Allah o Mekkeli müşriklere sanki şu mesajı veriyordu: Eğer siz Yusuf’un kardeşlerinin Yusuf’a yaptığı gibi aranızda bulunan  elçimi öldürmek, hapsetmek veya sürgüne göndermek isterseniz sizin sonunuz da Yusuf’un kardeşlerinin akıbetiyle aynı olacaktır. Onlar da Yusuf’a böyle yapmışlardı fakat her şeyi bilen ve hikmet sahibi olan Yüce Allah Yusuf’u kardeşlerine üstün kılıp ona hikmet ve ilim vererek sonunda onların başına kral/melik yaptığı gibi gün gelir Muhammed’i de sizin üstünüze melik kılar. Nitekim de durum böyle oldu. Hz. Yusuf Mısır’a kral oldu, kardeşlerini de yaptıklarından dolayı affetti, onları kınamadı. Mekke’nin fethinde de aynı senaryo oynandı. Sadece şahıslar, mekan ve zaman farklıydı fakat durum aynıydı. Hz. Peygamber Mekke’yi fethettikten sonra kendisine ve ashabına onca zulüm yapanları intikama muktedir iken bağışlamış, Hz. Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi  bugün size kınama, yargılama yoktur diyerek rahmet peygamberi olduğunu bir kez daha göstermiştir.
Bütün bu açıklamalardan sonra sürenin vahyediliş amacı da ortaya çıkmaktadır. Sürenin vahyedilişinin iki amacı vardır. Birincisi; Hz. Muhammed (sav)’in  risaletine delil getirmek, risaletini tasdik etmek, ikincisi ise; Yusuf kıssasında ele alınan konuların/akıbetin Kureyşlilerin de başına geleceğini haber vermektir. Allah, Yusuf’u kurtardığı gibi, er geç elçisi Hz. Peygamberi de kurtaracak ve Kureyşli müşrikleri dize getirecekti. Nitekim bu gerçek, sürenin 7. ayetinde de dile getirilmiştir: “And olsun Yusuf ve kardeşlerinin kıssasında (Kureyş arasından) soranlar için ayetler/ibretler vardır.”
Araştırmamızın asıl konusunu teşkil eden bu sürenin 110. ayetidir. Bu ayet sanki tüm Yusuf kıssasının özeti mahiyetindedir. Öncelikle ayetin mealini vererek özet mahiyetinde oluşunu daha iyi açıklamaya muktedir olacağımızı düşünmekteyiz. Ayetin meali şöyledir: “Öyle ki peygamberler, umutlarını kesip de artık onların gerçekten yalanlandıklarını sandıkları bir sırada, onlara yardımımız gelmiştir. Biz kimi dilersek onu kurtarırız. Suçlu/günahkar topluluktan ise azabımız geri çevrilmez.”
Bu ayetle tüm Yusuf kıssasının özeti gibi genel bir gerçek de gözler önüne serilmektedir. Peygamberler kavimleri hakkında endişeye/ümitsizliğe düştüğü vakit Allah’ın yardımı peygamberlerine ulaşmış ve onları o kavimden kurtarmıştır. Bu sünetullah Hz. İsa  da olduğu gibi Hz. Yusuf’ta da Hz. Muhammed’de de tecelli etmiş, onları kendilerine zarar vermek isteyen topluluktan kurtarmıştır.
Hz. Yusuf babasından ayrılmış, kardeşleri tarafından ihanete uğramıştı. Önce kuyuya atılmış , sonra kuyudan kurtulup az bir değere satılmıştı.  Sınav devam etmekteydi. Daha sonra Hz. Yusuf sevgi/iffet ile sınanmış , bunun neticesinde zindana düşmüş  ve sonunda Mısır’a melik olmuştu. Kendisine Mısır’ın hazineleri emanet edilmişti.  Vakti geldiği zaman Allah, Yusuf’a kardeşlerini getirmiş, onu babasına kavuşturmuştu. Tüm bunlar 110. ayette geçen Allah’ın yardımı/sünetullahın tecellisiydi. O dilediğine yardım eder ve yardımıyla tüm zorluklardan, sıkıntılardan kurtarırdı. Hz. Yusuf’u da kardeşlerinden, kuyudan, zindandan kurtardığı gibi Hz. Muhammed (sav)’i de Mekkeli müşriklerden kurtarmış, yüce İslam devletini kurmak için O’na hicret için izin vermişti. Sünetullah hiç aksamadan tecelli ediyordu. Kıyamete kadar da tecelli etmeye devam edecek. En zorlu anlarda Allah’ın yardımı muhakkak gelecektir. Sünetullah budur çünkü. Nitekim Allah, kitabında bunu açıkça ifade etmektedir: “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.” 
Sünetullah gereği Allah’ın yardımı muhakkak gelecektir/yakındır. Lakin bunun için bir ön şart vardır: ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramış ve sarsılmış olmak şartı. Allah yardımını gönderecektir fakat bu ancak tüm gücünü tüketip takati kalmayıncaya kadar sebat etmekle, çalışmakla vuku bulacaktır. Elden gelenin yapılması durumunda Allah’ın yardımının geleceği şüphesizdir. Eğer yardım gelmiyorsa yapılacaklar hala bitmemiş demektir.

 

B. AYETİN İHTİVA ETTİĞİ KONULAR

Yusuf süresi 110. ayetin ele aldığı konuları zikretmeden önce, ayetin Arapça metni ve meailini yazıp daha sonra da konularını maddeler halinde sıralamak istiyoruz. Ayetin Arapça metni;
 حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ
Ayetin meali;
“Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.”
Ayetin Arapça metnini ve mealini incelediğimizde, ayetin konularını şu şekilde sıralamak mümkündür:
• Peygamberlerin, kavimleri ve inançları hakkında ümitsizliğe düşmeleri
• “كذبوا” kelimesindeki kıraat farklılıklarına göre yalanlanma konusu ve bu konuda faillerin kim olduklarının açıklanması:
a) Peygamberler
b) Kavim/topluluk
• Ümitsizlik sonucu Allah’ın yardımının gelmesi
• Suçlu/günahkar toplumun Allah’ın azabına müstehak olması
Ayetin ihtiva ettiği konuların açıklamasına geçmeden önce, ayetin îzâhını ele alacağımız müfessirler hakkında bilgi vermenin faydalı olacağına inanıyoruz. Çalışmamızın ikinci bölümünü oluşturacak bu konudan sonra tekrar ayeti ele alıp müfessirlere göre îzâhını yapmaya ve ayetin ihtiva ettiği konuları açıklamaya çalışacağız.

 

 

 

 

 

 

İKİNCİ BÖLÜM

ARAŞTIRMADA ELE ALINAN MÜFESSİRLERİN HAYATLARI, İLMÎ ŞAHSİYETLERİ ve BAĞLI OLDUKLARI TEFSİR EKOLLERİ

1. EBÛ CA’FER MUHAMMED Bin CERİR et-TABERÎ

Ebû Ca’fer Muhammed  b. Cerir b. Yezid et-Taberî el-Âmilî, hicri 224 yılında Taberistan’ın Âmil şehrinde doğmuş, hicri 310 yılında da Bağdat’ta vefat etmiştir. Tefsirde olduğu birçok ilimde de mahir olan Taberî, cihan-şumul bir üne sahip âlimdi.
Taberî yürmi yaşına kadar kendi vatanında kalmış, kaldığı bu süre zarfında çeşitli islamî ilimlerle meşgul olmuştur. Yirmi yaşından sonra ilim talebinde olan her âlim gibi vatanından ayrılıp ilim yolunda seyahatlere çıkmış, Müslümanların ilim ve irfan merkezlerini ziyaret etmiş, birçok âlimden ders almıştır. Basra, Kûfe, Rey, Suriye, Mısır gibi ilim merkezlerinde ilim taleb etmiş, daha sonra hilafet merkezi olan Bağdat’a giderek ömrünün sonuna kadar burada ilimle meşgul olmuş ve burada vefat etmiştir.
Çok çalışkan ve zeki olan Taberî, birçok âlimden istifade etmiş, özellikle Muhammed b. Abdi’l-Melik, İshak b. Ebî İsraîl, Velid b. Şüc’a gibi üstadlardan hadis okumuş; Şafii fıkhını Mısır’da Rebî’ b. Süleyman’dan, Bağdat’ta Muhammed Zağferanî’den almış, Malikî fıkhını Yunus b. Abdi’l-A’la’dan; Hanefî fıkhını da Rey’de Ebû Mukatil’den okumuştur. Taberî’den de Ebû Şuayb el-Harrânî, Abdu’l-Gaffar el-Husaybî gibi zatlar ilim tahsil etmişler.
Taberî’nin tefsir ilmindeki yerine gelince, bu ilimde otoriter ve yetkin isimlerden biridir. Hemen hemen tüm eserlere kaynaklık eder nitelikteki derin ilim ve fazilet semeresi olan tefsiri, benzerine rastlanılmayacak derecede ehemmiyet arz eder. Taberî’nin talebelerinden Ebû Bekir Ahmed b. Kamil, bu eserin h. 270 yılında kendilerine yazdırıldığını söyler. Taberî, tefsirine uzunca bir mukaddimeyle başlar. Bu mukaddimede Kur’an-ı Kerîm’in diğer sözlere üstünlüğünü, Arapların diliyle nazil olduğunu, tefsir ve te’vili, rey ile tefsiri, Kur’an ve surelerinin isimleri, Kur’an’ın yedi harf üzere nazil olduğu vb. birçok konuda îzâhat yapar. Tefsirindeki kaynaklar ise; öncelikle Hz. Peygamberin daha sonra da sahabe ve tabiîlerin görüşleridir. Tefsirindeki rivayetler tetkik edildiğinde görülecektir ki; Taberî, eserinde İbn Abbas ve İbn Mes’ud ekollerine istinad eden tefsirlerden faydalanmıştır. Dolayısıyla da rivayet tefsir ekolünü benimsemiştir. Eşsiz bir eser olan tefsirinin ismi ise “Cami’u’l-Beyân an Te’vîli Âyi’l-Kur’an” dır.

 


2. EBÛ MANSUR MUHAMMED B. MUHAMMED B. MAHMUD el-MATURÎDÎ

Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud el- Maturîdî, ehli sünnetin büyük imamlarından olup Semerkand’da Maturid denilen yerde tevellüdünün tam tarihinin bilinmemesiyle birlikte h. 238 yılında dünyaya gelmiş olduğu rivayet edilmekte, h. 333 yılında da yine Semerkand’da vefat ettiği bilinmektedir. Ehli sünnetin itikadî mezheplerinden olan Maturidiyye mezhebinin kurucusu olduğu bilinen ve mensupları tarafından “İmâmu’l-Huda, İmâmu’l-Mütekellim, Alemu’l-Huda” gibi isimlerle anılan Ebû Mansur el-Maturîdî, Hanefî mezhebi çerçevesinde yetişmiş, hem itikadî hem de amelî olarak İmam-ı Azam Ebû Hanife’ye bağlı kalmıştır.
Ebû Mansur el-Maturîdî; Ebû Bekr Ahmed el-Cürcanî, Ebû Nasr el-Iyaz’dan hadis ve fıkıh tahsil etmiş ve daha birçok âlimden istifade etmiş, kendisinden de nice âlimler ders almıştır. Tevhid ilmindeki dirayet ve faziletiyle diğer âlimlere üstünlüğünü kabul ettirmiş, bütün ehli sünnet âlim ve mensuplarının teveccüh ve itimadlarını kazanmıştır. Kendisine nispet edilen eserler kelam, fıkıh, mezhepler tarihi, usul-ü fıkıh ve tefsir alanlarında mütehassıs olduğunu göstermektedir. Eserlerinde ehli sünnet akidesini nakli ve akli delillerle îzâh ve ispata çalışmıştır. Kendi devrindeki bid’at ehliyle mücadele ve münazaraları olmuş, özellikle de Mutezile ve Râfızîleri red ve tenkit etmiştir.
Araştırmamıza konu olması hasebiyle Maturîdî’nin tefsir alanındaki mahiyetine gelince, büyük bir müfessirdir ve tefsiri pek çok esere kaynaklık edecek donanıma ve ilmi derinliğe sahiptir. Tefsir  alanındaki eserinin adı  “Te’vîlâtu’l-Kur’an” dır. Bu tefsirde kelam ilmine ait bahisler ehli sünnete göre ele alınmış, Mutezile’nin görüşleri cerh edilmiştir. Maturîdî’ye nispet edilen eserler konuları ve muhtevaları açısından ehemmiyet arz etse de araştırmamızın konusu dışında kaldığı için bu eserlere ve hakkındaki bilgilere yer veremeyeceğiz. Ebû Mansur el-Maturîdî hakkında bu kadar bilgiyle iktifa etmeyi uygun bulduk.

3. EBÛ ALİ FAZL B. HASAN et-TABERSÎ

Ebû Ali Eminü’d-Din el-Fazl b. el-Hasan et-Tabersî, h. 458 yılında Taberistan’da doğmuş, h. 548 tarihinde Senirvar’da vefat etmiş, na’şı Meşhed’e nakledilmiştir. Şii bir âlim olan Tabersî, müfessir, arap diline hakim bir dil bilgini ve fakih idi. Devrinin imamiyye şiasının önde gelen âlimlerindendi.
Ebu’l-Vefa Abdu’l-Cebbar b. Ali el-Mukrî er-Râzî, et-Tûsî, el-Bekrabadî, el-Huseyni ve Babaveyh el-Kummi gibi âlimlerden ilim tahsil ettikten sonra Horasan’da hocalığı esnasında başta oğlu Radıyu’d-Din olmak üzere Reşidü’d-Din İbn Şehraşüb et-Tabersî, Müntecebu’d-Din el-Kummi, Kutbu’d-Din er-Ravendî ve el-Kazvinî gibi büyük öğrenciler yetiştirmiştir. Tabersî’nin tefsir alanındaki çalışmaları ön planda olup, günümüz Şii dünyasında da müfessirliğiyle şöhret bulmuştur.
Tabersî’nin tefsir alanındaki “Mecmeu’l-Beyan fî tefsîri’l-Kur’an” adlı eseri, ehli sünnet âlimlerinden Taberî’nin “Camiu’l-Beyan”ına karşılık olarak yazıldığı rivayet edilir. Bu yüzden de isminin “Mecmeu’l-Beyan” olduğu ileri sürülür. Eserde takip edilen hususlar i’rab, lugat, müşkil hususlar, meanî, esbabu’n-nüzul, haberler, kıssalar, helal, haram, Şia’nın görüşlerinin ispatı, akli ve nakli ilimlere işaret ve Kur’an’a yapılan itirazların cevaplanması şeklindedir. Tabersî, tefsirinde ehli sünnet ve ehli beyt rivayetlerine yer vermişse de bu eser esasında bir dirayet tefsiri niteliğindedir. Ahkam ayetlerinde Ca’feriyye mezhebinin görüşlerini ispat etmeye çalışmakla birlikte diğer mezheplerin görüşlerine de yer vermiştir. İmamiyye’ye  dair konularda masum kabul edilen imamların sözlerine bağlı kalınmış, Şia’yı ilgilendirmeyen ayetlerde kendi görüşlerini ifade etmiştir.

4. MAHMUD ez-ZEMAHŞERÎ

Ebu’l-Kasım Mahmud b. Ömer b. Muhammed b. Ahmed ez-Zemahşerî, meşhur müfessirlerdendir. Türkistan’ın Harzem ülkesinin Zemahşer köyünde h. 467 yılında doğmuştur. Zemahşerî de ilmi seyahatlerde bulunmuş, Bağdat’a, Mekke’ye gitmiş, Mekke’de uzun bir süre kalmış ve “Carullah” ünvanına mazhar olmuştur.  Mekke’den tekrar Harzem’e dönmüş ve h. 538 yılında burada vefat etmiştir.
Zemahşerî, ilmi yetkinliği ve kemali ile “Fahr-ı Harzem” ünvanını da almış büyük bir âlimdir. Çokça meşayıhtan ilim tahsil etmiştir. Bağdat’ta Ali b. Muzaffer en-Nîsâbûrî, Ebu’n-Nasr el-Isbehani ve Ebû Mansur el-Cevâlikî’den ilim almış, ömrünün bir kısmını Arabistan’da özellikle de Mekke-i Mükerreme’de geçirmiş ve bu vesileyle Arap diline büyük oranda hakim olmuştur. Hatta bir gün Ebû Kubeys dağına çıkarak Arap halkına “Babalarınızın, dedelerinizin dilini gelin benden öğrenin.”  diyecek kadar bu konuda kendine olan güvenini göstermiştir.
Zemahşerî; tefsir, hadis, dil ve belagat ilimlerinde son derece mahir bir âlimdi. Tefsir alanında büyük bir inkılab yapmış ve unutulmaz bir şöhret kazanmıştır. Kendisinden önceki müfessirlerin hemen hepsi rivayet ekolünü benimsemiş, dirayet ekolünü de ikinci planda tutmuşlardır. Fakat Zemahşerî tefsir alanındaki “el-Keşşaf” adlı eserinde Kur’an’ın belagat açısından mucizeliğini de ispata çalışmıştır. Dolayısıyla bu eseri edebi yönden pek zengindir. Zemahşerî Kur’an’ın lugat bakımından muciz ve eşsiz olduğunu, bu sebeple de diğer semavî kitaplardan üstün bir mevkide bulunduğunu söyler.
Zemahşerî fıkıhta Hanefî mezhebine müntesib olmakla birlikte itikadî olarak Mutezile mezhebine mensuptur. Bunu sonucu olarak tefsir alanında yazdığı “el-Keşşaf” da Mutezilî itikadî fikirler ve ispatlarıyla doludur. Örneğin Zemahşerî, ru’yetullahı (Allah’ın ahirette görülmesini) inkâr edenlerdendir. Bu ve bunun gibi Mutezilî görüşler Zemahşerî’nin eserinde mevcuttur ve kendince ispata çalışılmıştır. Durum böyle olsa da el-Keşşaf, tefsir alanında yazılmış büyük eserlerden biridir. El-Keşşaf hakkında yazılmış nice eserler vardır. Onlardan bazı önemli olanlarını zikretmek istiyoruz. Örneğin; Nâsıru’d-Din Ahmed tarafından yazılmış olan “el-İntisaf”, Alemu’d-Din el-Irakî tarafından yazılan “el-İnsaf” ve Ali Ömer el-Mağribî tarafından yazılan “Kitabu’t-Temyîz ale’l-Keşşaf” adlı eserler Zemahşerî’nin el-Keşşaf’ı hakkında yazılan eserlerdendir.
Zemahşerî’nin üstün bir zekaya sahip olması ve eşsiz başarılara imza atması, kendisini İslâm âlimleri arasında ebedî ve parlak bir mevkiye taşımıştır.


5. FAHRU’D-DİN er-RÂZÎ

Ebû Abdillah Muhammed İbni’l-Allame Hatibu’r-Rey Ziyau’d-Din Ömer et-Teymî el-Bekrî meşhur ve otoriter müfessirlerden olup h. 543 yılında Rey şehrinde doğmuş ve bu nedenle kendisine er-Râzî denilmiştir. Nesebi Kureyş kabilesine dayanır. H. 606 yılında Herat’ta vefat etmiştir.
Fahru’d-Din er-Râzî’nin ilk hocası babası Ziyau’d-Din’dir. Bu zat Muhyi’s-Sünne Muhammed Begavî’nin öğrencilerindendir ve oldukça fasih, beliğ ve hitabet sanatında yetkindi.       Er-Râzî daha sonra Merağa’da Ali Mecducîlî’den felsefe, Kemal Sümmanî’den fıkıh, Şeyh Necmu’d-Din-i Kübra’dan zühd ve tasavvuf dersleri almış ve kendisini birçok alanda yetiştirmiştir. Fahru’d-Din er-Râzî kendisini yetiştirdikten sonra seyahatlere çıkmış, çeşitli münazaralarda bulunmuştur. Öncelikle Harezm’e gidip Mutezilî âlimlerle çok kere münazara etmiş bunun neticesinde de orayı terk etmek durumunda kalmıştır. Daha sonra Mâverâunnehir’e gitmiş, orada da birçok münazara ve ilmi sohbetlere katılmıştır. Bir ara vatanı olan Rey şehrine dönmüş oradan da tekrar seyahate çıkıp Horasan’a gitmiştir. Horasan’da Sultan-ı Kebir Alâu’d-Din Harzemşah Muhammed ile aralarında büyük bir muhabbet ve samimiyet hasıl olmuştur. Bir ara Herat’ta ikamet etmiş ve burada Şeyhu’l-İslâm lakabıyla anılmıştır. Herat’ta Kerramiyye grubunun yanlış akidelerini ortaya çıkarıp halkı bunlara karşı uyarmaya çalışıyordu.
Er-Râzî büyük bir âlim ve kemal timsali idi. Birçok alanda yetkinliğe ulaşmıştı. Tefsir, kelam, fıkıh, usul-i fıkıh gibi dini ilimlerde yetkin olduğu gibi; edebiyat, matematik, kimya, tıp gibi pozitif ilimlerde de oldukça bilgili idi. Parlak bir fikir ve büyük bir muhakeme gücüne sahipti. Dini mezheplerin esaslarını, felsefi konuların araç ve amaçlarını tetkik etmiş, üstün zekası ve ilmiyle bid’at ehline ve safsatayla uğraşan filozoflara cephe almıştır. Hakikatin tecelissini temin etmek için var gücüyle çalışıp, eserler telif ediyordu. Râzî’nin eserleri tüm İslâm coğrafyasına yayılmış, ilim sahiplerine, âlimlere ve eserlerine kaynaklık etmiştir.
Tefsir alanında yazdığı muhteşem eseri “Mefatihu’l-Gayb”dır. Râzî tefsirde kendine özgü bir yöntem belirlemiş, tefsir kitabını o zamana kadar yazılmamış bir biçimde meydana getirmiştir. Tefsir kitabının özelliklerini sıralayacak olursak;
• Fatiha süresi, tek başına detaylı bir şekilde ele alınmış ve kitapta bir ciltlik bir yer almıştır.
• Bu eser hem rivayet hem de dirayet yöntemini birleştirmiştir. Ayetler îzâh edilirken hem sahabe ve tabiinden rivayetler yapılmış, hem de bu rivayetler dirayet yoluyla tekrar yorumlanmıştır.
• Bu eserde ayet ve sürelerin arasındaki bağlantılar, siyak-sibak ilişkisi son derece güzel anlatılmıştır ve müellifinin zekasına ve derin ilmine dair izler taşımaktadır.
• Fıkhen Şafii, itikatça Eş’arî mezheplerine mensup olan Râzî, tefsirinde de bu iki mezhebin görüşlerine ağırlıklı olarak yer vermiştir.
• Bu eserde İslami ilimler dışında, felsefe, astronomi gibi ilimlere ait görüşler ve konular da yer almaktadır.
“Tefsir-i Kebir” olarak da adlandırılan bu eser, h. 687 yılında vefat eden Burhanü’d-Din en-Nesefî tarafından “Vadıh” isimli bir eserle özetlenmiştir. Yine Muhammed b. el-Kadî de bu eseri özetlemiş, bazı faydalı bilgiler eklemiş ve şahsi müdahalelerde bulunmuştur.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

A. MÜFESSİRLERİN YUSUF SURESİ 110. AYETİ ÎZÂHLARI

1. Taberî’nin Îzâhı

 Daha önce de belirttiğimiz gibi Taberî’nin tefsirdeki yöntemi rivayet yöntemidir. Yani ayetleri sahabelerden gelen rivayetler ışığında açıklamaya çalışmıştır. Yusuf suresi 110. ayeti açıklarken de bu rivayetler ışığında Taberî’nin ayeti îzâhını aktarmaya çalışacağız. Bu ayet-i kerimede dikkat edilmesi gereken bir husus vardır. Öncelikle ayetin metnini ve mealini yazarak daha sonra bu hususu açıklamak istiyoruz.
 “ حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ ”
“Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.”
 Ayet-i kerimede dikkat edilmesi gereken husus “كذبوا” kelimesidir. Bu kelime kıraat farklılıklarına göre farklı anlam kazanmaktadır. Bu farklılıkları, ayetin îzâhında yeri geldiği zaman zikredeceğiz. Şimdi Taberî’nin ayeti îzâhına geçelim.
 Camii’u’l-Beyan adlı tefsir eserinde Taberî Yusuf suresi 110. ayeti rivayetlerle açıklamaya çalışır. Bu rivayetleri tefsirdeki sırasına göre aktarıyoruz.
• İbn Abbas’tan rivayet edildiğine göre; “ حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا ” “Hani peygamberler yalanlandıklarını anlayıp da ümitsizliğe düştükleri zaman…” ayetindeki “ الرسل “ kelimesi kavimlere gönderilen peygamberlerdir. O kavimlere Allah’a iman etmelerini ve peygamberlerin kendileriyle gönderildikleri vahyi tasdik etmelerini söylemek için Allah tarafından gönderilmişlerdir. Yalancı ümmetlerden olan bu kavimlere gönderilen peygamberler, kavimleri tarafından yalanlandıklarını zannedince/anlayınca (buradaki zan kesin bilgi ifade eder), “ جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ ” “O peygamberlere yardımımız geldi. Dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdi.” Allah’ın sadece kendilerine olan va’dini yerine getirerek yani o peygamberlere yardımını göndererek onları bu yalancı kavimlerden kurtarmıştır.
• Sa’d b. Cübeyr’den rivayetle; “ حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ” “Peygamberler yalanlandığını anlayınca…” ifadesiyle, kavimlerinin kendilerine teslim/İslam olması konusunda ümitsizliğe düşmeleri anlamına gelmektedir. “وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا” “Onlar (o kavimler) peygamberleri tarafından yalanlandıklarını zannedince…”
Bu iki rivayeti inceleyecek olursak; İbn Abbas’tan gelen rivayette peygamberlerin, kavimleri tarafından kendilerini çağırdıkları şeylere inanmamalarından ve davetine icabet etmemelerinden dolayı peygamberler bir ümitsizliğe düşmüş ve kavimlerinin kendilerine kesinlikle inanmayacaklarını anlamışlardır. Burada kavimleri tarafından yalanlandıklarını/inkâr edildiklerini anlayan peygamberlerdir. Fakat İbn Cübeyr’den gelen rivayete baktığımızda burada yalanlanma fiili kavimlerin peygamberleri tarafından yalanlandığı zannıdır. Peygamberlerinin kendilerine yalan bilgi ve beyanda bulunduklarını zannetmişlerdir.
Aynı ayette bu iki farklılık kıraat sebebiyle oluşmuştur. “ كذبوا ” kelimesi mechul ve şeddesiz yani “kuzibû” şeklinde okunduğunda yalanlanma zannının peygamberlere değil kavimlerine ait olduğu anlaşılır. Yani kavimleri, peygamberlerine va’d edilen yardım ve zafer konusunda, onların yalancı duruma düştüklerini zannettiler. Başka bir ifadeyle peygamberlerin Allah tarafından kendilerine va’d edilen yardım konusunda yalanlandıklarını zannettiler. Fakat aynı kelime şeddeli yani “kuzzibû” şeklinde okunursa yalanlanma zannı/bilgisi peygamberleredir. Buradaki yalanlama kavimleri tarafından inkâr edilmedir. Kelime şeddeli okunduğunda ayetteki zan kelimesi kesin ifade eder ve peygamberlerin, kavimleri tarafından inkâr edildiklerini ve kendilerine inanmayacaklarını kesinlikle bildikleri manasına gelir. Bundan dolayı da ümitsizliğe düşmüşler, bu ümitsizlik sonucu da Allah, peygamberlerine yardımını göndermiş ve onları o kavimlerden kurtarmıştır. İbn  Cüreyc aynı zamanda Mücahid’den rivayetle, kendisinin bu kelimeyi fetha ile ve şeddesiz yani “kezebû” şeklinde okuduğunu ifade eder. O zaman da mana mechul okunuşla aynı anlama gelir, farklılık ise ma’lum oluşudur. Yani mana şu şekilde olur: O kavimler peygamberlerinin kendilerine yalan söylediklerini zannettiler. Farklılık yazılışta olup mechulde mana; yalanlanma, ma’lumda; yalan söyleme anlamında olsa da sonuç itibariyle anlam açısından fark yoktur.
Ayet-i kerimede kıraat farklılıkları olan başka bir kelime de “فنجي ” kelimesidir. Taberî tefsirinde bu kelimenin okunuşundaki farklılıklara da değinir. Bunu şöyle ifade eder:
“ فنجي من نشاء ” sözüne gelince;  burada farklı okunuşlar vardır. Medine, Mekke ve Irak ehli bunu cezimli ve iki nun harfiyle “ فَنُنْجِيَ “ “fenunciye” şeklinde okumuştur.  Bunun manası ‘‘Biz peygamberlerimizi ve bize iman edenleri yardımımız geldiği vakit kâfirlerden ve yalan söyleyen o kimselerden kurtarırız/kurtaracağız’’demektir. Bu kelime mushafta tek ‘nun’ ile yazılmıştır fakat onun manası iki ‘nun’ ile yazılmış gibidir. Bu iki ‘nun’ harfinden biri kelimenin aslından olan harftir. Diğeri ise istikbal manasına delâleti içindir. Yani ‘dilediklerimizi kurtaracağız’ demektir. Kûfe ehlinden bazıları ise bu kelimeyi aynı manaya gelecek şekilde ikinci’ nun’ harfini idğam ederek ve ‘cim’ harfini şeddeleyerek “fenuccî” şeklinde okumuşlardır. Bunların dışında kalan Kûfe ehli de yine aynı manaya gelecek bir ifadeyle ‘cim’ harfini şeddeli ‘ya’ harfini ise nasb ederek “fenucciye” şeklinde okumuşlardır. Bize göre doğru okuyuş Medine, Mekke ve Irak ehlinin okuduğu gibi iki ‘nun’ harfiyledir. Çünkü bu okuyuş Mısırlıların ve onlardan sonra gelenlerin de okuyuşudur. Sözün te’vîline gelince; ‘Biz yardımımız geldiği vakit peygamberlerimizi ve bize iman eden kullarımızdan dilediklerimizi kurtaracağız’ demektir.
Taberî, tefsirinde bu kıraat farklıklarını zikrederek çoğunluğun görüşüne uyar, kendisi ayete bir yorum getirmez. Çünkü dirayet yöntemini değil rivayet yöntemini benimsemiştir. Ayetin son kısmını ise şöyle açıklar:
“ وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُناَ عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ ” sözüne gelince, bunun manası şudur; “Bizim şiddetli azabımız bizi inkâr eden kâfirlerden asla geri çevrilmez. Onlar ki günaha dalıp gittiler, Allah’ı inkâr ettiler, peygamberlere ve onların Allah’tan getirdiklerine muhalefet ettiler.”
Taberî’nin Yusuf suresi 110. ayeti îzâhı bu kadarla sınırlıdır. Araştırmamızın bu bölümünde sadece müfessirlerin ayeti îzâhlarına yer vereceğimiz için gerekli açıklamalara sonuç bölümünde ayrıntısıyla yer vereceğiz.

2. Maturîdî’nin Îzâhı

İmam Maturîdî’nin tefsiri olan Te’vîlâtu’l-Kur’ân’da ayeti izahı şöyledir:
“ حَتَّى إذَا اسْتَيْئَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ ”
“Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.”
Allah’ın  “حَتَّى إذَا اسْتَيْئَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا ” sözüne gelince, burada iki okuyuş vardır. Bunlar  “ كُذِبُوا ” “kuzibû” ve “ كُذِّبُوا ” “kuzzibû”dur. Bazı müfessirler şöyle demiştir: “Peygamberler kavimlerinin imanlarından ve kendilerini tasdik etmelerinden ümitsizliğe düşmüşlerdir. Bunun sebebi reddetmelerinde aşırıya gitmeleri ve ayetleri inkar etmelerinde inat derecesinde olmalarıdır. Bundan dolayı peygamberler kavimlerinin iman etmesinden ümitsizliğe düşmüş ve iman etmeyeceklerini anlamışlardır. Ya da onların ümitsizliğe düşmeleri, kavimlerinin iman etmeyeceğini Allah’tan vahiy alarak öğrenmeleri sebebiyledir. Bunun örneği tıpkı şu ayetteki gibidir:
“وَأُوحِيَ إِلَى نُوحٍ أَنَّهُ لَن يُؤْمِنَ مِن قَوْمِكَ إِلاَّ مَن قَدْ آمَنَ فَلاَ تَبْتَئِسْ بِمَا كَانُوا يَفْعَلُون” “Ve Nuh’a; Kavminden iman edenler dışında başkası asla iman etmeyecektir. Omların yaptıklarından dolayı ümitsizliğe kapılma’ diye vahyolundu.”
“ وَظَنُّوا أنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا ” “Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri zaman…” sözüne gelince, bazı müfessirler şöyle der: Peygamberlere bir zafiyet hâsıl oldu ve bu yüzden yalanlandıklarını zannettiler ve ümitsizliğe kapıldılar. Fakat bu zafiyet peygamberlere, başlarına gelen musibetlerden, sıkıntılardan ve Allah’ın yardımının gecikmesinden dolayı gelmiştir. Kavimleri hem kendilerine inanmamış hem de yalancılıkla itham etmişlerdir. Urve b. Zübeyr (r.a.)’den rivayetle; bir gün Hz. Âişe (r.anha)’ye bu ayeti sormuş, o da şu cevabı vermiştir: “Bu; kavimlerin, kendi peygamberlerini yalanlamasıdır. Yoksa peygamberlerin, Allah’ın kendilerine va’d ettikten sonra bu v’adi yerine getirmemesinden dolayı kendilerinin yalanlandığını asla düşünmemişlerdir.” Bunun üzerine Urve şöyle demiştir: “ Peki bu ayet nasıldır, manası nedir o halde?” Hz. Âişe de şöyle cevap vermiştir: “ Bu ayet, peygamberlere tâbi olanların, onlara iman ve onları tasdîk edenlerin, başlarına gelen musibet ve sıkıntılar karşısında Allah’ın yardımının gecikmesi sebebiyle peygamberlerin, kavimlerinin imanından ve peygamberleri tasdîkinden vazgeçecekleri korkusuyla ümitsizliğe düşmeleridir.”
“ فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ ” “Dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirilir.” sözüne gelince, bu söz Müminler içindir. Bu istikbal (gelecek zaman) için açık bir haberdir. Yani mana ‘iman eden kullarımızdan dilediğimiz kurtuluşa erdirilecektir’ şeklindedir. Bunun hem dünyada hem de ahrette gerçekleşmesi muhtemeldir. Dünyada dilediğimiz kimseleri kurtarıp, diğerlerini helak ederiz; ahrette de Müminleri kurtarıp cennete, kâfirleri de azabımızı tatmaları için cehenneme atarız manasına gelir.
“ وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِين ” “Azabımız suçlular topluluğundan geri çevrilmez” sözüne gelince de bunun manası şudur: Azabımız suçlu bir topluma hak olduysa onu geri çevirecek kimse yoktur. O azabımız muhakkak gerçekleşecektir.

3. Tabersî’nin Îzâhı

“ حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ ”
“Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, suçlular topluluğundan geri çevrilemez.”
 Kıraat: Kûfe ehli, Ebû Ca’fer, şeddesiz olarak “ كذبوا ” “kuzibû” şeklinde okumuşlardır. Bu Alî, Zeyne’l-Abidîn, Muhammed b. Alî, Ca’fer b. Muhammed, Zeyd b. Alî, İbn Abbas, İbn Mes’ud, Saîd b. Cübeyr, İkrime, Dahhak, ve A’meş’in  kıraatleridir. Geri kalanlar ise şeddeli olarak “ كذّبوا ” “kuzzibû” şeklinde okumuşlardır. Bu ise Âişe, Hasan, Katâde, Atâ ve Zührî’nin kıraatleridir.
 “ فنجي ” kelimesinde ise, Âsım, İbn Âmir, Ya’kub ve Sehl bu kelimeyi tek “nun” harfiyle, “cim” harfini şeddeli ve “ya” harfinin fethasıyla “fenucciye” şeklinde okumuşlardır. Geri kalanlar ise; iki “nun” harfiyle, “cim” harfini şeddesiz ve “ya” harfini sakin olarak “fenuncî” şeklinde okumuşlardır.
 Ayetin îzâhına gelince; bu ayette Allah (cc), peygamberine (sav) şunu haber veriyor:
“ حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ ” Burada söze delalet eden bir hazf vardır. Bunun takdiri şudur: “ Ya Muhammed! Tıpkı senin ümmetinde yaptığımız gibi geçmiş yalancı ümmetlere de azabımızı geç bıraktığımızda elçilerimiz kavimlerinin imanlarından dolayı ye’se kapıldı. Bu da Allah’ın onlara haber vermesiyle gerçekleşti. Bu haber de “ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا ” idi. Yani o peygamberler, kavimlerinin kendilerini yalanladıklarına tamamen kânî olmuşlardı. Peygamberler de birer beşerdi, bu yüzden de onların da zayıflıkları vardı ve ümitsizliğe düşmeleri de abes bir şey değildi.
Bu ümitsizlik üzerine Allah, peygamberlerine yardımını gönderip, onları ve iman edenleri yalancı ve kafirlerin arasından kurtaracaktı. Bunu da ayetin devamı olan “ جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاء ” “yardımımız onlara geldi ve dilediğimiz kimse kurtuluşa erdirildi” sözüyle açıklanmıştır. Yani azab geldiği zaman dilediğimiz kimseler –ki onlar müminlerdir- kafirlerden ayrılarak helaktan kurtulacaklardır. Zira “ وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِين ” “Suçlu toplumdan azabımız geri çevrilmez.” hitabına binaen, haklarında azab sözü geçmiş olanlar, o azaba muhakkak çarptırılacaklar, onlardan bu azabı kimse geri çeviremeyecektir. İşte bu azaptan sadece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirilecektir.

4. Zemahşerî’nin Îzâhı

Zemahşerî Keşşâf’ında araştırmamızın konusu ayeti şöyle îzâh etmektedir:
“ حتى ” söze delalet bakımından hazf edilmekle alakalıdır. Bunun anlamı sanki şöyledir: “Biz senden önce hiçbir erkek (peygamber) göndermedik ki, ümitsizliğe düştüklerinde yardımımız onlara ulaşıp da onlar o yardımla sevinip rahatlamasınlar.” 
“ وظنوا أنهم قد كذبوا ” “Yalanlandıklarını zannettiklerinde…” Yani, kendilerine yardım edilecekleri söylendiği zaman, onlar bunu yalanladılar, inkâr ettiler. Bunun anlamı şudur ki; yalanlanma, kafirlere karşı direnme, bütün bunların sonucunda Allah’tan bir yardımın gelmesini beklemeleri, ümide kapılmaları, hatta bu ümitte ileri gitmeleriyle birlikte, yardımın gecikmesinden veya dünyada gelmeyeceğini düşünmelerinden dolayı ümitsizliğe düştüler hatta vehme kapıldılar. Fakat hiç hesap etmedikleri bir anda yardımımız onlara ulaştı. İbn Abbas’tan rivayetle; o “ ظنوا ” kelimesini şöyle anlamlandırmıştır: “Zannetme; zayıfladıkları ve mağlup oldukları sırada, Allah’ın kendilerine yardım göndereceği va’di konusunda ihtilafa düştükleri zamanda olmuştur.” Ardından İbn Abbas “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.”  ayetini okumuştur. “Zan” kelimesi caiz olan iki şeyden birini diğerine tercih etmektir.
İnsanlara Rabbini öğreten, sözünden dönmesi mümkün olmayan ve her türlü pis işlerden münezzeh olan peygamberlerin bu konuda durumu nedir diye sorulursa; şu cevap verilir: Kendilerine peygamber gönderilen kavimler, peygamberlerinin kendilerine yalan söylediklerini veya peygamberlerin onlara Allah’ın yardımı konusunda verdikleri sözden döndüklerini zannettiler. Bunun sonucunda da o kavimler, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlayıp inkar ettiler, o peygamberleri tasdik etmediler. Dolayısıyla peygamberler, yardım konusundaki va’dlerinde kavimleri karşısında ve kendi kavimleri tarafından yalancılıkla itham edildiler.
“ فنجي ” “fenucciye” kelimesi mâzî ve mebnîdir. İbn Muhaysın bu kelimeyi “ فنجا ” “fenecâ” olarak okumuştur. Bu kelimenin manası ‘kurtardık’ demektir. Bundan maksat ise ayetin devamında gelen “ من نشاء ” “dilediğimiz kimseleri kurtardık” manasıdır. Bu kimseler de müminlerdir. Çünkü onlar kurtulmayı hak etmişlerdir. Bunu da Allah ayetin sonunda beyan ediyor: “ ولا يرد بأسنا عن القوم المجرمين ” “Suçlu toplumdan azabımız asla geri çevrilmez.”  Müminler, îmân etmeleriyle ve peygamberlerini tasdikle suçlu kimselerden ayrıldıkları için, onlar Allah’ın yardımıyla kurtulmuş ve azaptan muaf tutulmuşlardır. Müminler dışındakiler ise azaba müstehak olmuş ve o azabı onlardan geri kimse çevirememiştir.

5. Râzî’nin Îzâhı

“ حَتَّى إِذَا اسْتَيْأَسَ الرُّسُلُ وَظَنُّوا أَنَّهُمْ قَدْ كُذِبُوا جَاءَهُمْ نَصْرُنَا فَنُجِّيَ مَنْ نَشَاءُ وَلاَ يُرَدُّ بَأْسُنَا عَنِ الْقَوْمِ الْمُجْرِمِينَ ”
“Nihayet peygamberler ümitlerini kesecek hâle gelip yalanlandıklarını düşündükleri sırada, onlara yardımımız geldi de, böylece dilediğimiz kimseler kurtuluşa erdirildi. Azabımız ise, günahkarlar gürûhundan asla geri çevrilmez.”
Fahru’d-Din er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr’inde Yusuf süresi 110. ayetin îzâhını başlıklar şeklinde yapar. Biz de kendi usûlüne uyarak bu îzâhı küçük başlıklar halinde sunacağız.
1. Allah’ın Yardımı Nihayette Gelir
 Âsım, Hamza ve Kisâî şeddesiz ve “zal” harfini kesre ile “kuzibû” “yalancı durumuna düşürüldüler” şeklinde okurlarken; diğer kıraat imamları şedde ile “kuzzibû” “yalanlandılar” şeklinde okumuşlardır. Fiili şeddesiz okumanın iki sebebi vardır:
a. Bu zannın, yalanlayanlara ait olması, yani; “Peygamberler, kavimlerinin iman etmelerinden ümit kestiklerinde, kavimleri o peygamberlerin, va’d olundukları yardım ve muzafferiyet hususunda yalancı durumuna düşürüldüklerini zannettiler.” manasına gelir.
Eğer “ Kendilerine peygamber gönderilen kimseler, cümlede söz konusu edilmedikleri halde, bu zamirin (zannettiler fiilindeki zamirin) onlara râcî kılınması nasıl makbul ve yerinde olur?” denirse; biz deriz ki: Peygamberlerden bahsetmek, sanki gönderildikleri kimselerden bahsetmek gibidir. İstersen şöyle de diyebilirsin: Onlar ayetteki, “Yeryüzünde hiç gezip dolaşmadılar mı?”  ifadesinde söz konusu edilmişlerdir. Binâenaleyh bu zamir, “ الذين من قبلهم ” “Kendilerinden öncekilerin akıbeti…” ifadesinde bahsedilen peygamberlerini yalanlamış kavimlere râcî olur. Buradaki zan, vehmetme sanma manasında olur.
b. Bunun manası ayrıca şöyle olabilir: “Peygamberler, va’d olundukları hususlarda, yalancı çıkarıldıklarını zannettiler.” Bu te’vîl ve mana, İbn Ebî Müleyke vasıtası ile, İbn Abbas (r.a)’tan nakledilmiştir. Buna göre “O peygamberler, insanî zaaflarından dolayı, ‘İş demek ki böyle!’ dediler.” demektir. Fakat bu îzâh tuhaftır. Çünkü mümin kimsenin, Allah’ın yalan söylemiş olacağını zannetmiş olması câiz değildir. Hatta böyle bir şey, insanı imandan çıkarır. Böyle olunca, bu düşünce peygamberler hakkında ise asla düşünülemez.
2. Zan Burada İlim İfade Eder
“ كذبوا ” fiilinin şeddeli okunmasına göre iki îzâh vardır:
a. Buradaki zan, “yakîn” yani kesin bilme manasındadır. Buna göre ayet, “O peygamberler, ümmetlerinin kendilerini yalanladıklarını, artık bundan sonra iman etmeyeceklerini iyice anladılar. İşte o zaman onlara beddua ettiler. Bu durumda da Allah, o kavimlerin üzerine, köklerini kazıyan bir azap gönderdi.” demektir.
b. Buradaki zan, “zannetme” manasında olabilir. Buna göre ayetin manası şöyle olur: “O peygamberler, kavimlerinin iman etmelerinden ümitlerini kesip de, kendilerine iman edenlerin de kendilerini zaferin gelmesi hususunda yalanlayacaklarını zannettikleri zaman…” Bu te’vîl de , Hz. Âişe (r.anha)’den nakledilmiştir.
Rivayet edildiğine göre İbn Ebî Müleyke, İbn Abbas (r.a.)’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Peygamberler, yalanlandıklarını zannettiler. Çünkü onlar da insan idiler. Cenâb-ı Hakk’ın şu ayetini görmüyor musun? “Hatta peygamberler ve beraberindeki müminler, ‘Allah’ın yardımı ne zaman?’ diyordu.”  İbn Ebî Müleyke diyor ki: “Bunu Hz. Âişe (r.anha)’ye söylediğim zaman, o bu manayı hoş bulmadı ve şöyle dedi: Hz. Muhammed (sav), Allah’ın kendisine va’d ettiği her şeyi mutlaka yerine getireceğini biliyordu. Fakat belalar, peygamberlerden hiç eksik olmaz. Öyle ki onlar, kendilerine iman emiş kimselerin bile, bu yüzden kendilerini yalanlamalarından endişe ederler.
Araştırmamızın konusu olan Yusuf süresi 110. ayet hakkında beş farklı müfessirin yaptıkları îzâhı aktarmaya çalıştık. Vermiş olduğumuz bilgilere baktığımızda, ayette dikkat çeken noktalar, kıraat farklılıkları, bu farklılıklardan doğan anlam değişiklikleri, Allah’ın yardımının gelip gelmeyeceği ve bu konuda -kıraat farklılıklarına göre- peygamberlerin yalanlanması ve ümitsizliğe düşmeleridir. Peygamberlerin yalanlanması ve ümitsizliğe düşmelerine sebep asıl konu olan Allah’ın yardımı meselesini ayrı bir başlık altında incelemeye çalışacağız.

B. AYET BAĞLAMINDA ALLAH’IN YARDIMI KONUSU

Söz konusu ayette geçen “nasr” (yardım) meselesi; kavimlerin, peygamberlerini yalancılıkla itham etmesine, kendisiyle gönderilen vahyi tasdik etmemelerine ve sonucunda suçlu bir toplum olarak nitelendirilmesine sebep olmuştur. Bu nitelendirilme sonucunda da Allah’ın azabına düçâr olmuşlardır.
Kur’ân-ı Kerîm’de, Allah’ın yardımıyla ilgili ayetler mevcuttur. Nitekim Allah Teâlâ, peygamberlerine ve beraberindeki inanmış kimselere, güçlerinin ve sabırlarının kesilmesinin akabinde yardımını göndermiştir. Bu sünettullahtır. Fakat dikkat edilirse ayetlerde geçen Allah’ın yardımı, işin/zorluğun en başında değil, peygamberler ve beraberindekilerinin tüm gücünü kullanmasının ardından, artık kullanacak güçleri ve sabırları kalmadığında gelmiş olması göze çarpar. Bu gerçek şu ayet-i kerîmede açıkça belirtilmiştir: “Yoksa siz, sizden öncekilerin başına gelenler, sizin de başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Peygamber ve onunla beraber mü’minler, “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı. İyi bilin ki, Allah’ın yardımı pek yakındır.”  Görüldüğü üzere Allah’ın yardımının gelmesi yeterince uğraşmaya “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramaya ve sarsılmaya bağlıdır. Çünkü yardım, ihtiyaç olunan bir zamanda gelmelidir. İhtiyaç olmayan bir zamanda gelmesi yardım manasını taşımaz. Olsa olsa keyfî bir davranış olur. Allah ise keyfî davranmaktan münezzehtir. Onun her işinde muhakkak bir hikmet vardır.
“Allah, mümin kullarını sever, onları korur. O halde neden gücün kalmadığı, insanın bittiği bir anda yardım gönderir? Daha önceden gönderse ya!” denirse cevabımız şudur ki: Bu dünya hayatı imtihan yeridir ve Allah türlü sıkıntı ve belalarla kullarını imtihan etmektedir. Hangilerinin daha iyi amel işlediğini görmek için ölümü ve hayatı yaratandır.  Üstelik yardımın gelmemesi veya geç gelmesi Allah’ın hikmetine binaen bizim için belki de hayırlıdır. Biz hayrın ve şerrin hangi işte/amelde olduğunu bilemeyiz. Belki de bizim için şer sandığımız işlerde hayır, hayır sandığımız işlerde de şer vardır.  Dolayısıyla yardımın gelip gelmemesi aslında iman açısından mühim değildir. Mühim olan sıkıntı veya belaların Allah’tan geldiğini bilip, bu sıkıntı ve belalara sabretmektir. Fakat buna rağmen Allah Teâlâ, yardımını göndereceğini ayetlerde va’d ediyor. Örneğin; Uhud savaşında müminlerin içlerinden bir kısım insanlar paniğe kapılarak ayrılmak istiyorlardı. Savaş onları korkutmuştu ve geri dönmek istiyorlardı. Allah (cc) ise onlara savaşta melekleriyle destek vereceğini ve Allah’a güvenmelerini peygamberine vahyetmişti: “Hani sizden iki takım (paniğe kapılarak) çözülmeye yüz tutmuştu. Hâlbuki Allah onların yardımcısı idi. Mü’minler, yalnız Allah’a tevekkül etsinler. Andolsun, siz son derece güçsüz iken Allah size Bedir’de yardım etmişti. O hâlde Allah’a karşı gelmekten sakının ki şükretmiş olasınız. Hani sen mü’minlere, “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” diyordun. Evet, sabrettiğiniz ve Allah’a karşı gelmekten sakındığınız takdirde; onlar ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz nişanlı beş bin melekle size yardım eder. Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı. Yardım ve zafer ancak mutlak güç sahibi, hüküm ve hikmet sahibi Allah katındadır. Bir de Allah bunu, inkâr edenlerden bir kısmını helâk etsin veya perişan etsin de umutsuz olarak dönüp gitsinler diye yaptı.”
Allah’ın yardım göndermesi aynı zamanda rahmetinin de bir göstergesidir. Yukarıdaki ayetlerde Allah hem yardımını göndereceğini hem de göndermesinin sebebini açıklıyor: “Allah, bunu size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz bununla yatışsın diye yaptı.” Bu rahmetinin göstergesinden başka bir şey olamaz. Zira dileseydi müminleri, savaşıp canlarını vermekle de imtihan edebilirdi fakat Allah bunu tercih etmedi. Açıkça görülüyor ki imtihan etmesinde bile bir rahmet vardır.
Yusuf süresi 110. ayette de peygamberler ve beraberindeki müminler karşılaştıkları sıkıntı ve belalar karşısında Allah’tan bir yardım bekliyorlar. Fakat yardımın gecikmesi veya gelmemesi sonucunda, kavimleri peygamberlerini va’d ettiği yardım ve zafer hususunda yalancılıkla itham ediyorlar ve peygamberlerini inkar ediyorlar. Peygamberler de kavimlerinin artık iman etmesinden, getirdikleri şeyleri tasdik etmelerinden ümitsizliğe kapılıyorlar. Ya da artık inanmayacaklarını kesin bir şekilde biliyorlar. Bunun üzerine Allah, yardımını göndererek dilediği mümin kullarını kafirlerden kurtarıyor ve geri kalan suçlu topluma azabını gönderiyor. Bize de sanki şu mesajı veriyor: “Sizden önceki kavimlerin yaptıklarını işte size haber veriyorum. Sakın ola ki sizde onların yaptıklarını yapıp va’dimden döneceğimi düşünmeyin, ümitsizliğe kapılmayın. Siz gücünüzün son raddesine kadar azim, sebat ve gayret gösterin, zafer ve muvaffakiyeti bana bırakın. Benim yardımım müminlere muhakkak ulaşacaktır.” Gayret bizden, tevfîk Allah’tan…

 

SONUÇ

Araştırmamıza konu edindiğimiz Yusuf süresi 110. ayeti farklı müfessirlere göre îzâh etmeye, ayetin ihtiva ettiği konulara değinmeye çalıştık. Bu ayet, peygamberlerin yaşadığı üzüntüleri, sıkıntıları ve dayanılmazlıkları gözler önüne seren canlı bir tablodur. Peygamberler kimi zaman yalancılıkla suçlanmakta, kimi zaman bağnaz ve inatçı kimselerle uğraşmakta, dolayısıyla hep sıkıntı ve üzüntü içerisindedirler. Araştırmamızın konusu olan ayette de peygamberler, kavimleri tarafından yalancılıkla itham edilmiş, peygamberler de kavimleri hakkında artık iman etmeyeceklerini bilerek ümitsizliğe ve üzüntüye kapılmışlardır.
Kur’ân’da peygamberler hakkındaki kıssalarda, peygamberlerin, gönderildikleri kavmi hidayete çağırması ve onlara Rablerini anlatmasından/tanıtmasından bahsedilir. Bunun tabî bir sonucu olarak da kavmin içinden inanmayanlar çıkacak ve bunlar peygamberleri hayli zorlayacak ve uğraştıracaktır. Fakat her zorluğa rağmen peygamberler davasından vazgeçmeyecek ve tebliğine devam edecektir. Fakat durum bazen öyle hal alır ki peygamberlerin bile artık dayanacak güçleri kalmaz. İnatçılık öylesine hakimdir ki zihinlere, peygamberler ne yapsa bu kilidi açmaya muktedir olamaz. Zihinleri kilitli bu insanlar ise, kendilerine gönderilen peygamberleri inkar eder, onlara işkence eder veya haksız yere öldürürler. Yusuf süresi 110. ayette de bu açıkça ifade edilmiştir. Peygamberler,  Allah’ın henüz gerçekleşmemiş yardımı hususunda kavimleri tarafından yalancılıkla itham edilmişler, peygamberler de kavimlerinin imanı konusunda ümitsizliğe düşmüşlerdir. Bazı yorumlarda ümitsizliğe düşülen konunun Allah’ın yardımı hususunda olduğu söylenmiştir. Fakat Allah’ın va’dinden döneceğini düşünmek bir mümin için bile imkânsızken, O’nun elçisi olan peygamberlerin böyle düşünmesi akıl almaz bir durumdur. Peygamberlerin ümitsizliğe düştüğü konu Allah’ın va’dinden dönmesi değil, kavimlerinin iman etmemesinden dolayıdır. Allah, iman edenlerle etmeyenleri ayırmak için peygamberlerine yardımını göndermiş ve dilediği kimseleri kurtarmıştır. Dolayısıyla Allah’ın va’di her zaman olduğu gibi bir kez daha yerine gelmiştir.
İnsan hayatında sıkıntılar muhakkak olacaktır. Bu sıkıntıların sabrı ve dayanma gücünü zorladığı hatta bitirdiği anlar da olacaktır. Bu durum karşısında yapılacak olan ise ümitsizliğe düşmek değil sabretmek gerekir. Peygamberlerin ümitsizliğe düşmesi yadsınacak bir durum değildir. Zira onlar her şeyden önce birer beşerdir. Bu beşerî özellikleri sebebiyle insan fıtratında olan bazı duygu ve düşünceler peygamberlerde de zuhur edebilir. Korku, sevinç, hüzün, kızgınlık gibi fıtrî duygular peygamberlerde de mevcuttur. Fakat şunu unutmamak gerekir ki bu duygular peygamberlerde de olmasına rağmen, onlar bu duygularını kendi nefsî meseleleri için hiçbir zaman ortaya çıkarmamıştır. Bu duygular sadece Allah ve dini için ortaya çıkmıştır. Peygamberler kızdıklarında, üzüldüklerinde, korktuklarında ve ümitsizliğe kapıldıklarında bunu hep Allah için yapmışlardır. Nitekim konumuz olan Yusuf süresi 110. ayette de peygamberler, kavimlerinin kendilerini yalanladıkları için, kendilerini tasdik etmedikleri için ümitsizliğe, üzüntüye kapılmamışlardır. Asıl sebebi kavimlerinin imansız olması ve Allah’a karşı isyan etmelerinden dolayıdır. Peygamberler tebliğ ettiği kimselerin, davete icabet edip kurtuluşa ermelerini ister lakin hidayet etmek Allah’a aittir, gerçek hidayet Allah’ın hidayetidir.  Peygamberlere düşen ise sadece tebliğdir.  Ayetlerde de bu açıkça ifade edilmiştir. Örneğin: “Ey Peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun verdiği peygamberlik görevini yerine getirmemiş olursun. Allah, seni insanlardan korur. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmeyecektir.”  Ayetten anlaşıldığı üzere peygamberin görevi sadece tebliğ etmek, uyarmaktır. Hidayet etmek ise sadece Allah’a aittir. 

KAYNAKÇA

Bilmen, Ömer Nasuhi, Tabakâtu’l-Müfessirin, Ravza Yayınları, İstanbul, 2008.
Cerrahoğlu, İsmail, Tefsir Tarihi, Fecr Yayınları, Ankara, 2010.
Çetin, Abdurrahman, Kıraatlerin Tefsire Etkisi, Ensar Neşriyat, İstanbul, 2012.
Ebu’l-A’la el-Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’ân, İnsan Yayınları,
İslamoğlu, Mustafa, Kur’ân Sürelerinin Kimliği, Akabe Vakfı Yayınları, İstanbul, 2011.
Matûrîdî, Ebû Mansur Muhammed b. Muhammed b. Mahmud, Te’vîlâtu’l-Kur’ân, Mizan Yayınevi, İstanbul, 2006.
Mecdî Âşûr, Es-Sünenü’l-İlâhiyye fi’l-Ümem ve’l-Efrâd, Daru’s-Selam
Muhammed Ebû Zehra, Mezhepler Tarihi, Düşün Yayıncılık
Râgıp el-İsfehânî, Müfredat, Pınar Yayınları
Râzî, Fahruddin, Mefatihu’l-Gayb, Huzur Yayınevi, İstanbul, 2008.
Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerir, Câmi’u’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân, Dâru’l-Alemi’l-Kütüb, Suud, 2003.
Tabersî, Ebû Alî Fazl b. Hasan, Mecme’u’l-Beyân fî Tefsîri’l-Kur’ân, Dâru’l-Ma’rife, Byerut-Lübnan.
Topaloğlu, Bekir, Kelâm İlmi Giriş, Damla Yayınevi, İstanbul, 2012.
Topaloğlu, Bekir, Mâturîdiyye Akaidi, İfav Yayınları, İstanbul, 2011.
Yeprem, M. Saim, Matûrîdî’nin Akîde Risalesi ve Şerhi, İfav Yayınları, İstanbul, 2000,
Zemahşerî, Mahmud, El-Keşşâf an Hakâiki't-Tenzil, Dâru’l-Ma’rife, Beyrut-Lübnan, 2009.

KATEGORİDEKİ DİĞER YAZILAR

Videolar

  • Nuh Arslantaş: Mustafa Öztürk'le Din ve Hayat: Kur'an'da Yahudilik (Kanal 24 - 27.09.2014)
  • Kinder über den Islam - Ammar und Umeyr
  • Die Spaltung der Umma (Siffin-Tahkim)

Foto Galeri

<p>Yeni Ti-Entertainment.com hakkındaki görüşünüz?</p>