Ti-Entertainment

Yitirilmiş Hikmeti Ararken - Makale Özetleri Felsefe

Yitirilmiş Hikmeti Ararken - Makale Özetleri

Gazzali’nin Felsefi Serüveni

Umumi Bir Çerçeve

Gazzali İslam felsefesi geleneğini inşa edenlere karşı olumsuz bir tutum takınmıştır. Hiçbir zaman kendini ‘feylesuf’ olarak tanımlamamıştır. Ancak bazı klasik bilginler onun felsefeye yoğunlaşmasından dolayı onu filozof olarak değerlendirmiştir.

Gazzali  sadece İslam kelam geleneğini değil, İslam felsefe geleneğini de metafizik ve epistemolojik açıdan yönlendirmiştir.Ayrıca onun çalışmaları  felsefi birikimle Sünni dünyanın derinlemesine  temas kurmasını sağlamıştır. Sünni dünyada Gazzali den önce felsefeye karşı cılız olan ilgi onun felsefe ile hesaplaşması yolunda ortaya koyduğu eserlerle canlanmış ve bu durum Fahreddin Er Razinin eserlerinde işlediği ’müteahhirin kelamı’ olarak ortaya çıkmıştır.Bazı alimler onun felsefe ile olan meşguliyetini kınamış ve bunun olumsuz etkilenmelere yol açtığını ve Onun  filozofların belirli fikirlerini benimsediğini ileri sürmüşlerdir.

Gazzali nin ‘tehafüt’ kelimesi ile’’yıkılış’’ ve ‘’tutarsızlık’’ şeklindeki iki anlamını birini dışarıda bırakmadan birbirini bütünler şekilde kullanması filozoflara yönelttiği eleştirinin hem yönteme hem de amaca dair olduğunu vurgulamaktadır.Gazzali nin yazdıklarından meselenin herhangi bir hakikati arama yada ortaya koyma meselesi değil felsefe geleneğindeki batılı gösterme ve ispat meselesi olduğu anlaşılır.Gazzali nin tehafütündeki mukaddimelere yansıyan sert üslubu aradığını bulamayan bir Müslüman entelektüelin hayal kırıklığını değil de dini ilkelerin korunması adına felsefenin ilmi otoritesini yıkmaya yönelik bir kararlılığı ifade eder.

Serüvenini Yönlendiren Konjonktür:Nizamiye

Gazzaliyi,; siyasi,sosyo-kültürel ve fikri açıdan etkileyen Nizamiye medreseleridir.Zira bu medreseler sosyo-kültürel bir proje olup İslam dünyasında Sünniliğin tesis ve takviyesi için ortaya konmuştur.Bu medreselerde tedrisatın esasını fıkıh oluşturmaktaydı.Gazzali bu medreseye Şafii fıkhı müderrisi olarak atanmış ve fıkıh dersleri vermiştir.Nizamülmülk bu medreseler kuruluş aşamasındayken Nişabur medresesine İmamul Haremeyn el-Cüveyniyi atamış ve orada kelamcılara mahsus akli tavrın yerşleşmesine ön ayak olmıştur.

El-cüveyni Gazzali nin aynı medresede görev aldığı hocasıdır.Cüveyninin eserleri,Gazzali nin filozofları reddetme çabasında ona yol göstermiştir ve Gazzali filozofları kelam bakımından eleştrimede hocasını geçmiştir.

Cüveyni ‘el kafiye fil cedel’dlı eserinde ‘cedel’disiplininin sadece bir tartışma tekniği olmadığını aynı zamanda doğruyu araştırma ve ilmi kesinliğe ulaşmanın mantıksal temellerinin ortaya koyan bir sanat olduğunu vurgulamaktadır.Gazzali hocasından etkilenerek mantığın sadece filozoflara ait olmadığını vurgulayan ‘medariful ulum ,kitabul cedel’ gibi eserler yazmıştır.

Gazzali batıniyyeye karşı bir reddiye olarak ‘fedaihul batıniyye/kitabul müstahzıri’ adlı eseri yazmıştır.Bu eserde Gazzali masum imamın mutlak yetkisini esas alan bu mezhebi nebevi öğretiden saptığı ve akli temelden yoksun olduğu için reddetmiştir.

Din İlimlerinde Metodoloji Sorunu ve Mantık

Gazzali felsefeyi, kendini bir İslam metafiziği olarak inşa etmeye çalışan kelamın en önemli rakibi olarak gördü.Bu rekabet her dönemde devam etti.Gazzali de değişen tek şey mantıki yönetimin din ilimleri bakımından öneminin alimlerce daha faza fark edilir olmasıydı.Gazzali nin çalışma programını şu iki esas teşkil etti:

  1. Felsefenin bilginin kriteri olarak kullandığı mantığı din ilimlerinin temel metodolojisi haline getirmek ve bu ilimleri yeniden inşa etmek.

Bu amaçla ‘el mustasfa ‘ adlı eserini yazdı. Bu eser onun fıkıh ve mantık alanında Bağdat medresesindeki çalışmalarının bir neticesi idi.

  1. Dine aykırı olan felsefeyi yıkmak.

Bu doğrultuda ise; ‘miyarül ilm’ in tamamlayıcı bir parçasını teşkil ettiği ‘’makasıd, tehafüt, iktisad’’ üçlemesini kaleme almıştır.

Ayrıca Gazzali nin Bağdat medresesinden sonra ki dönemlerde de batıniyyeyi reddetme çabaları devam etmiştir.Ve İhya dan sonra ‘’el kıstasul müstakim’’adlı eserini bu fırkaya karşı yazmıştır. Bu eserde mantık ; örnekleri Kur’an da öğretilen bir din ilmi olarak kavranmaktadır.

 

İlim Ahlakı ve Zühd

Din ilimlerinde metodoloji sorununun mantıkla aşılması meselesi kadar gaye probleminin de zühd ahlakıyla aşılması gerektiği meselesi  de  Gazzali nin fikir hayatına yön vermiştir.

Gazzali  yazdığı ‘mizanül amel ‘ adlı eserinde ilim-amel bütünlüğü vurgulamaktadır. Ayrıca bu eser onun tasavvufa yöneldiğinin bir göstergesi olarak görülmektedir.

Gazzali Bağdat ta ders vermeyi terk ettirecek bir manevi kriz sürecine girmiştir. Bu süreçte Gazzali nin kendisini ve bağlı  olduğu ilmi muhiti ahlak bakımından ciddi bir şekilde sorguladığı , ilmi ve dünyevi itibarın zirvesinde iken her şeyi terk edip yeni arayışlara girdiği bilinmektedir. Buradan hareketle Gazzali nin kendine ve diğer alimlere eleştirel bir tutum sergilediği anlaşılmaktadır. Bu eleştirilere ‘ihya’ ve ‘munkız’ın da yer vermiştir.Bağdat ı terk ettikten sonra O Kudüs ve Şam gibi batınilerin çok olduğu bölgelerde bulunmuş ve reddiyeler yazmaya devam etmiştir.

İlmi kesinlik açısından dayandığı esasların aslında dayanaksız olduğu düşüncesi onu adeta septik bir duruma getirmiştir.O nu bu hastalık dersecesinde ki şüpheden kurtaran ve kendisine kesinlik fikrini veren şey Gazzali nin kalbine Allah ın attığı bir nurdu.Gazzali nin bu şüpheden kurtuluşu tasavvufi epistemolojinin ‘ilahi nur’ denilen temel bir kavramla açıklandı.

 

Medrese ve Ötesi: ihyau ulumi’d-din

Gazzali nin er-risaletül kudsiyye, el-iktisad fil itikad, tehafütül felasife, kitabul mustahziri gibi eserlerini kelam alanında yazdığı, mihakkun nazar ve miyarul ilm adlı eserlerini de hakiki burhan ın yöntemini vermek bakımından kaleme aldığı bilinmektedir.Ayrıca Gazzali ‘maksat ilim’ olan ve ‘Allah ve ahret bilgisi’ni oluşturan yüksek bilgileri ihya külliyatında ortaya koymuştur.

Gazzali nin fikri grafik yapısı belirleyen dönemler şunlar olmuştur:

  1. Nizamiye medresesinde eğitim gördüğü ve ders verdiği dönem
  2. Medrese muhitinin terk ettiği safha

iİhya eseri Gazzali nin din ilimleri projesinin yöneldiği teolojik zirveyi temsil etmektedir.Gazzali nin medrese döneminde yazdığı eserler fıkıh,kelam ve felsefeye dair iken medrese sonrasında yani yeni dönemde yazdığı eserleri ihyau ulumuddin adlı ansiklopedik bir eserde toplanmıştır ve tasavvuf şemsiyesi altında çağının bütün manevi öğretilerini ve uygulamalarını bütünleştirmiştir.

Gazzali nin ihya projesi ; ilim ahlakının  zaafa uğradığı ,ilimle güdülen hakiki amacın dünyevileşme ile yitip gittiği bu durumunda din ilimleri geleneğinim  maksada uygunluk açısından bitkisel hayata mahkum ettiği  tespitinden hareket etmektedir.Din ilimlerinin  bu krizden çıkması, geleneğin yeniden dinamizm kazanması için ilim zihniyetini canlandırmak gerekmektedir.İhya dan çıkan ana fikir ise bunu sağlayacak etkenin tasavvuf olduğudur.Tehafütte tutarsız olduğu ve dini ilkelere aykırı olduğu için reddedilen sudur teorisine mukabil ‘nur metafiziği’ ortaya konmuştur.Bu metafizikte gerçek nu gerçek varlık Allah tır.Alemler bu külli nurun zuhurudur, kozmik varlığa varlık ve süreklilik kazandıran Allah tır,kozmik varlıkta bir nurlar hiyerarşisi mevcuttur; bu hiyerarside ulvi den süfli ye nuzül eden bir işrak ve feyezan süreci vardır,her varlık mertebesi bi üstünden varlık ışığını iktibas etmektedir.

Gazzali nin fikri yapısında İslam felsefe geleneğini yeniden inşa ve ihya  gibi bir çabadan söz edilemez. Onun ilmi ve fikri faaliyetlerinin odağında daima din ilimleri olmuştur .Felsefe ilimleri ise onun için din ilimleri bağlamında önem kazanmıştır.Onun felsefe geleneğinin İslam dünyasındaki geleceği diye bir meselesi olmuşsa da  bu felasife otoritesinin Sünni dünyanın  geleceği bakımından nasıl bir tehdit teşkil ettiği ve bu tehdite rağmen felsefenin başarılarından nasıl yararlanılacağı şeklinde olmuştur.

Gazzali nin eserler yazmasında ve entelektüel kişiliğini geliştirmesinde  felsefi birikimin ve özellikle de İbn Sina nın büyük etkisi olmuştur.

 

Sonuç: Serüvenin Anlamı

Gazzali bir din bilginidir ve hayatının sonuna kadar temel meselesi din ilimleri olmuştur.Çeşitli sebepler O nu felasifeyle radikal biçimde hesaplaşmaya sevk etmiştir.Onun felsefede ilk fark ettiği başarı mantıktır; daha sonra felsefenin aslında bir ilimler sistemi olduğunu görmüş ve felsefe eleştirisini bu noktadan hareketle yapmıştır. Bu eleştiriyi yaparken felsefeyi bütünüyle ele almamış, kelamcı metzfiziği tehdit ettiği kadarıyla ele almıştır.

Gazzali mantık ile ilmi hayatının sonuna kadar ilgilenmiş ve onu temel İslam ilimleri şemasına dahil etmek için elinden geleni yapmıştır. Ona göre mantıki açıdan yeni bir metodoloji ile donatılan kelam ilmi felsefedeki nazari metafiziğin mukabili olarak yerini almalıdır.Bu durumda ise filozofların ‘’burhan’’ a dayalı olmayan metafiziği geçersiz bir konuma gelmiştir.Saf metafizik ise ‘ilahi ışık’ kavramını esas alan Nur metafiziği dir.

Gazzali nin yaşamış olduğu krizi din ilimleri adına aşma teşebbüsünde mantık ve tasavvufun etkisi büyüktür.

Sonuç olarak Gazzali nin fikri grafiği bir yönüyle Nizamiye geleneğinin bir yönüyle kendi özgün arayışlarının yönlendirdiği bir proje ortaya koymayı başarmıştır.Bu projenin üzerine oturduğu üçlü saçayağı ise Gazzali zininde şöyle sıralamıştır:

  1. Din ilimlerinde mantığı esas alan bir metodoloji
  2.  Bu ilimleri amaca uygun bir dinamizme kavuşturacak tasavvuf ahlakı
  3. Saf metafizik yönelişler için de epistemolojik  ve ontolojik olan irfani bir nur metafiziği..

 

 

 

Farabi’nin Felsefesinde Sosyo-politik, Entelektüel ve Dini Hayatın Bütünlüğü

Erdemli Toplum ve Dünya Görüşü

Farabi’nin felsefesinde öne çıkan ‘’el-medine’’ ,’’el-felsefe’’, ‘’el-mille’’ terimleri arasında kavramsal bir bütünlük vardır.Bu üç terim sosyo-politik, entelektüel ve dini nitelemeler ile ilişkili olarak kullanılmıştır.Bunlardan birinin göz ardı edilmesi durumunda diğerlerinin tam olarak anlaşılması mümkün olmamaktadır.Ayrıca Farabi’nin getirmeye çalıştığı sistemde bu terimlerin tam olarak anlaşılmasıyla alakalıdır.Ayrıca Farabi’nin felsefesinde öne çıkan ‘el felsefetül burhaniyye’(kanıta dayalı bilgi), ‘el medinetül fazıla’(erdemli toplum)ve ‘el milletül fazıla’(erdemli din) terimleride birbirini bütünlemektedir.

Farabiye ait olan ‘’arau ehlil medinetül fazıla ‘’ve ‘’es-siyasetül medeniyye’’adlı eserlerin adlarından sadece siyasetle ilgili metinler olduğu anlaşılsa da aslında bu eserler filozofa ait sistemin bütün temel unsurlarını içermektedir.Bu iki eser teorik ve pratik felsefe olmak üzere iki kısımdan oluşur.Birinci kısım olan teorik felsefede ; ontoloji,teoloji,kozmolojive psikolojiye ait teorik meseleler işlenirken, ikinci kısım olan pratik felsefede ise;etik ve siyaset ilminin temel meseleleri ele alınır ve fıkıh ilminin işlevleri ortaya konur.Bu iki eserden çıkarılabilecek ana fikirler şu şekildedir:

  • Bir toplumu diğer toplumdan ayıran temel kriter erdemdir.(el fazile)
  • Hakikatin bir olması gibi tek bir erdemli toplum modeli vardır. Diğer toplumlar erdemli toplumun zıddı olarak anlam taşırlar.
  • Erdemli olan veya olmayan toplumlar sadece sosyo-politik uygulamalarıyla değil; tanrı,alem ve insanın varlığını birbiriyle ilişkisi içinde ortaya koyan felsefi bir metafiziğe dayanan bir dünya görüşüyle bu niteliği kazanırlar.Burada tanrı;üstün yetkinliğe sahip olan ontolojik ilke ,alem; sebeplilik düzeni içerisinde varlık düzeylerinin hiyerarşisini yansıtan organik bütünlük, insan; fizik yönüyle cismi alemin oluş ve bozuluş evrenine ait olan,ruhani yönüyle ise entelektüel,etik ve politik bir varlıktır.
  • Eserin ikinci kısmında ise toplumlar mutluluğu hangi pratik ve teorik ilkede gördüklerine göre tasnif edilmişlerdir.
  • Toplumların erdemli yada erdemsiz hayat tarzı oluşturmalarında öncü kişi Farabiye göre ‘’er-reisiül evvel’’ olan ‘’ilk başkan’’dır.Bu kişi ,toplumun temellerinin atan onun etik ve entelektüel yönelişlerini belirleyen kişidir.İlk başkan vahi alan bir insandır.Vahiy sadece ilk başkana mahsustur ve o bilgi sayesinde bilgi alır ve aydınlanır.Vahiy alma sürecinde bilgi Allah’tan feyezan ederek faal akla, faal akıldan ilk başkanın mestefad aklı aracılığıyla onun edilgin aklına ve hayal gücüne iletilir.O edilgin aklına feyezan eden bilgiyle ; hakim bir filozof olur.Hayal gücüne iletilmesiyle ise; vuku bulacak olayları uyaran bir nebi haline gelir.Bir peygamber-kral olarak ilk başkan erdemli dindeki fiil ve görüşleri vahiyle belirler.Farabi’nin nübüvvet teorisine göre vahiy; müstefad akıl düzeyinde kendini gerçekleştiren insana gelir. Farabinin nübüvvet teorisinde tanımladığı peygamber tipleri semitik yada İslami peygamber tipolojisine indirgenmemelidir. Çünkü farabi alternatif durumlardan söz ederek farklı peygamber tipleri çizmektedir. Mesela Farabi ‘’el-mille’’ terimi ile belli bir dini değil, vahye dayalı olan veya olmayan dini veya ideolojik nitelikler kazanmış bütün öğretileri kastetmektedir.

Din Öğretisi ve Felsefi Yöntemlerle İlişkisi

Farabi nin el-mille tanımı kitabul mille adlı eserinde şu şekilde yapılmıştır : ‘’Mille ilk başkanı(er-reisül evvel)tarafından toplum için tasarlanan bir takım şartlar altında belirlenmiş görüşler(ara) ve değer ölçüsüne bağlanmış fiiller olup ilk başkan bu görüş ve fiillerle toplumda veya toplum ile gerçekleşecek belli bir amaca ulaşmak ister’’ Bu tanımda ilk başkanın konumu belirtilmiştir.Tanımın ardından Farabi ayrım noktasın erdemlilik ve erdemsizlik olarak belirler ve bu nitelikleri ilk başkana nispet eder.Eğer ilk başkan erdemli olur ve erdemli bir başkanlık sürdürürse yönettiği toplumun gerçek anlamda mutluluğa ulaşmasını amaçlayacak bu durumda dinin tanımı erdemli dinin tanımı olacaktır.

Erdemli toplumum erdemli dini olmakla birlikte böyle bir toplumun ilk başkanı hem sosyo-politik hem de dini ve ideolojik hayatı vahyin ışığında biçimlendirmektedir. İlk başkandan sonraki dönemlerde ise belirleyici olan ilk başkanın yolundan gidilmiş olmaktır. Erdemli dindeki görüşlerin bir kısmı teorik bir kısmı ise pratik meselelere dairdir. Teorik olanlar şöyle sıralanır : a)Tanrı nın nitelikleri b)ruhani varlıkların nitelikleri, onların Tanrı ya ve birbirlerine karşı konumları c)alemin varlığa gelişi,cismani varlıkların oluşumu,alemin Tanrı ve ruhanilerle ilişkisi d)insan aklının kozmik menşei ve göksel alemle irtibatı e)nübüvvet ve vahyin gerçekliği f)ölüm gerçeği ve ahret hayatı.Pratik meseleler ise;erdemli ve erdemsiz başkanlar ve onları izleyen toplumların hayat tarzı üzerine yoğunlaşır.

Dinin tanımında yer alan fiiller ise; bir dinin ritüellerinde yer alan kutsal yüceltici ve iyiyi övücü ; toplumsal ahlakı veya toplumlar arası ilişkileri adalet ilkesine göre düzenleyen kurallar olarak belirlenir.

Farabi açısından felsefe ile erdemli dinin konularının ortak olması, teorik ve pratik olarak ayrılması birbirleriyle benzerlik göstermelerinden kaynaklanmaktadır. Bu benzerlik ise dinin felsefeyle kanıtlanmasını, dinin kanıtlarını felsefeden alması gibi bir ilişkiyi zorunlu kılar. Gerçeğin doğrudan yada benzetmeyle ifadesi olan bir dinin dili akıl düzeyindeki kanıtlamalarla ortaya konacak görüşleri içerir. Bu, dinin hem teorik hem de pratik yönüyle akli kanıtlarını felsefeden alacağı anlamına gelir.’Burhan’ teorisine göre kanıtları alan verenin altında bulunacağı için din felsefenin altında yer almaktadır.Felsefe dinin ‘ara’sını veri kabul ederek onları ilkeleri ve akli kanıtlarıyla açıklar.

Kitab ul millede eşzamanlı olarak ele alınan mantığa göre ise alt- üst şeklinde ortaya konan din felsefe ilişkisi Kitab ul huruf ta zamansal ya da ardzamanlı olarak ele alınmakta ve öncelik sonralık bakımından ortaya konmaktadır. Farabi nin bu kitabı dil,düşünce ve felsefenin evrimini ve dini söylemin ortaya çıkışını ele alır,hem çok özgün hem de yorumlanması güç olan açıklamalar içerir. Kitb ul mille de ‘hangi din’ sorusuna cevap verilirken Kitab ul hurufta ise ‘hangi felsefe’ sorusuna cevap verilir.

Erdemli toplum ve erdemli dinin kendisini önceleyen burhani felsefeye tabi olması Farabi açısından mantıksal bir zorunluluktur. Farabi ye göre ister vahye dayalı olsun isterse çeşitli siyasal liderlikler tarafından bir ideoloji veya bir dünya görü halinde inşa edilmiş olsun bir milleyi bir felsefi gelenek öncelemektedir. Hiçbir mille tarihsel durumdan bağımsız bir kronolojik aralıkta veya beşeri düzeyden bağımsız bir kültürel boşlukta kendisini ifade edemez. Bir din retoriğini inşa ederken hitap ettiği beşeri varlık alanının bütün sosyo-kültürel ve sosyo-politik olgularını veri olarak kabul etmektedir, aksi halde anlamlı bir mesaj olması mümkün olamaz. Farabi ye göre mesajın anlamlı olması onun doğru olduğunu göstermez. Aynı şekilde millenin bir felsefi burhan tarafından da öncelenmemiş olması onun doğru olmadığını göstermez.

Farabi nin sisteminde ki hareket noktası ’el felsefe’nin ‘el medine’ ve ‘el mille’ olgusuna olan önceliğidir. Farabi bu üçü arasındaki ilişkiyi ortaya koyarken ‘’önce daima felsefi telakkiler vardır’’ der ve felsefeyi bir hakikat iddiası olarak tanımlar ve ‘el felsefe’ yi ‘el medine’ ve ‘el mille’ nin belirleyici faktörü olarak ortaya koyar.

Farabi filozofu tüm insanlığın seçkini olan evrensel bir şahsiyet olarak görür. Filozof açısından yapılması gereken şey kendisine kadar ulaşan burhani felsefenin ilkelerine başvurarak kendi kültür coğrafyasına ait medeni, entelektüel ve dini hayat için açıklamalar getirmektir. Toplumun önde gelenleri felsefenin ilkeleri , yöntemi ,işlevi ve amacı açısından ne kadar aydınlatılırsa o toplum bu ölçüde mutluluğa doğru gidecektir. Şu halde filozof mutluluğa ulaşmak için sahip olması gereken akli, ahlaki ve teknik erdemlerin edinilmesi yönünde üzerine düşeni yapmalıdır. Tahsis ul sa’ade de olduğu gibi öncüsünü ilk başkan olarak belirlediği bir eğitim ve öğretim gereğini işaret etmeyi, Tenbih ila sebili’ssa’ade de olduğu gibi ferdi ahlakın mutlulukla ilişkisini açık şekilde ortaya koymalı, felsefi ilimlerin İhsau’l-ulum daki gibi toplu bir öğretim müfredatını çizmeli, Mantık külliyatında olduğu gibi kesin bilginin yöntemi hakkında bir bilinç oluşturmalı ve nihayet erdemli toplumun dünya görüşünde yer alması gereken “ara” ve “ef’al” e hem felsefe hem de din bakımından açıklık getirerek kelam ve fıkıh gibi ilimlerin bu açıklık içinde kendi metodolojilerini geliştirmelerine katkı sağlamalıdır.

 

Elif Merve Afacan

 

İBN RÜŞD FELSEFESİNDE AKIL-VAHİY İLİŞKİSİ

İbn Rüşd ve Aristocu Paradigma

İbn Rüşd’ün felsefesi belirgin bir biçimde Aristocu tavrına sahiptir. Bu onun sadece Aristo’nun “Büyük Şarih”i sıfatıyla ortaya koyduğu akademik birikim nedeniyle değil , aynı zamanda bu büyük filozofun sistemini kendi özgün felsefi araştırmalarının temel paradigması olarak benimsemesiyle de ilgilidir. Dolayısıyla onun akıl, bilgi, yöntem gibi kavramlar hakkındaki temel yaklaşımının Aristo’nun geliştirdiği felsefi paradigmayı esas aldığı söylenmelidir. Bu yaklaşım nesnelerin gerçekliği olduğuna ve bu nesnel gerçekliğin insan aklının imkanları içinde kavranabileceğine inanmayı gerektirir. Bu felsefi inancın dayanağı alemde bir sebeplilik, süreklilik ve düzenin bulunduğu şeklindeki ana fikirdir. Nesneleri bilmek onların sebeplerini bilmektir ve bu yüzden sebeplilik aklın idrakini mümkün kılan temel ilkelerden biridir.

İbn Rüşd’e göre insanı insan yapan akıldır. Akıl alemdeki varlıklar arasındaki düzen ve tertibi düşünüp kavramanın ötesinde bir şey değildir. Aklın iki işlevi var : biri pratik diğeri teorik. İnsanın gayesi ise akıl gücünü kullanıp teorik ve pratik yetkinliğe ulaşmaktır. Bu yetkinlik ancak entelektüel hayat tarzı ile mümkündür.

İbn Rüşd’ün sözlerinde ;Aristo adeta insan-ı kamilin , beşer tabiatı düzeyindeki simgesi olmaktadır. Hatta ulaştığı bu düzey kendisini “ilahi inayet”’in bir eseri olarak saymamız için de bir gerekçedir.

İbn Rüş’ün Din Felsefesinde Nübüvvet ve Vahiy

İbn Rüşd, Aristocu paradigmaya bağlı bir filozof olduğu kadar dinine sıkı sıkıya bağlı bir müslümandır da. Kendisi Allah’ın varlığını ve birliğini ispat etmek üzere kanıtlar geliştirmiştir, O’nun Zatı’nı tanıtan sıfatları ve alemle ilişkisini gösteren fiilleri konusunda rasyonel açıklamalar getirmeye çalışmış ve hatta kader gibi meseleleri de kendi felsefi yaklaşımından dikkat ve titizlikle ele almıştır.

El-Keşf ‘an menahici’l-edille adlı eserinde yöntem sorunu yaşadığına inandıüğı kelam geleneğini eleştirmiş diğer yandan da teolojik meselelerin kanıtlanmasına yeni bir felsefi yaklaşım getirmeye çalışmıştır.

İbn Rüşd’e göre her seviyeden insanın kolaylıkla kavrayabileceği ve üstelik hem din hem akıl bakımından tatmin edici iki delil bulunmaktadır :

  1. İnayet delili : filozof alemdeki bütün varlıkların insanın varlığına ve varoluş gayesine hizmet edecek şekilde düzenlenmiş olması fikrine dayanmıştır. Alemde sarsılmaz bir düzen olduğu ve daha önemlisi bu düzen içinde her şeyin insanın varoluşuna göre inceden inceye ayarlandığını kavrayan akıl , insan varoluşu için mükemmel bir biçimde tasarlanmış bu düzenin ancak ve ancak bilgi ,irade, kudret ve hikmet sahibi bir Yaratıcı’nın varlığına hükmedecektir.
  2. İhtira delili : insanın biyolojk, psikolojik, entelektüel varlığı hakkında araştırma yapan kimse ana rahmine atılan bir damla sudan akıllı bir canlıya kadar gelişen süreci yakından kavrayacaktır. Alemdeki varlık ve oluşların yaratılmış olduğunu kavrayan akılda alemin bir yaratıcısının olduğunu kavraması zor olmayacaktır düzen, gaye, hikmeti ve inayet terimlerine başvurarak özgün bir teolojik argüman geliştirmiştir. İbn Rüşd tek başına yeterli görmediği sebeplilik kozmolojik delilin imkanlarını da sebeplilik kavramlarına müracaat ederek bu argümana eklemeye çalışmıştır.

İbn Rüşd bu iki delilin gücünü hem akıldan hem de vahiyden aldığını düşünür.

İbn Rüsd rasyonel tutumunu nübüvveti temellendirme ve kanıtlamada da gösterir. İbn rüşd’e göre nübüvvet meselesi biri genel olarak nübüvvetin kanıtlanması diğeri hz.Muhammed’in peygamber olduğunun ortaya konulması şeklinde ilişkili iki başlıkta ele alır. İbn Rüşd, kelam bilginlerinin nübüvveti mucize kavramını eksen alarak kanıtlamaya çalışırken öncüllerde akli doğrulanabilirlilik sorunu olduğunu düşünür. Ona göre bütün mesele peygamber gönderilmesi aklen zorunlu görebileceğimiz bir kanıtın ortaya konulmasıdır. Bu yöndeki kanıtı dinin fenomenolojik gerçeğinden hareket ederek ortaya koymaktadır. Buna göre insanlık tarihi ancak bir nübüvvet gerçeğinin kabulüyle izah edilebilecek olan büyük dini geleneklere tanıklık etmektedir. Hz.Muhammed’in peygamberliğini kanıtlayacak mucizeden bahsedilirse bu Kur’an-ı Kerim’dir. İbn Rüşd, Müslümanların kutsal kitabını mucizevi kılan özelliklerin başında, içerdiği teorik ve pratik bilgilerin öğrenimle değil  ancak vahiyle elde edilebilecek türden olmasını göstermektedir.

Din Açısından Akli ve Felsefi Araştırmanın Değeri

Faslü’l-makal fima beyne’l-hikme ve’ş-şeri’a mine’l-ittisal adlı eserinde felsefi araştırmalar yapmanın dini değerler açısından ne ifade ettiğini ortaya koymaya çalışır. Eseri felsefe çalışmanın dini hükmü hakkında verilmiş bir fetva görünümündedir. Dini açıdan felsefe ve mantık disiplinleri alanında araştırmalar yapmak sinen sakıncasız mı(mübah), sakıncalı(mahzur) mu yoksa dini bir yükümlülük müdür? Eğer sonuncusu se bu yükümlülük tavsiye düzeyinde midir yoksa zorunluluk(vucüb) mu ifade etmektedir ? İbnRüşd’e göre felsefe alemdeki varlıklar üzerine araştırma yapmaktan  ve onları Allah’ın varlığını göstermelrei açısından değerlendirmekten başka bir şey değildir. Kozmik varlığın hakkında bilgi sahibi olmak aynı mantıkla Allah hakkında daha eksiksiz bilgi edinmemizi sağlar.

İnsan  entelektüel imkanlarını kullanmakla yükümlüdür ; bu imkanlarını sonuna kadar kullanarak “mülk” alemi üzerinde derin ,incelemeler yapmalı, “melekut”un bu alaem üzerindeki egemenliğini fark etmeli ve nihayet bu egemenliğin mutlak sahibi olan Yüce “Melik”i tanımalıdır. Din ve felsefe birbirine tamamen  paraleldir o halde nakli bilgi olarak vahiy, akli bilgi olarak felsefe çalışmayı zorunlu kılmaktadır.

Akli araştırmanın gerçek ve gerçek yöntemi İbn Rüşd’e göre burhani kıyastır. Burhani kıyas , doğruluğu tartışma götürmeyen yahut kanıtlanmış önermelere dayalı geçerli ve kesin sonuç veren kıyastır. Filozof var olanlar üzerinde düşünme emrinden (ayet) burhani kıyasın zorunlu olduğu sonucuna meşru bir biçimde ulaşacaktır.

Felsefi Te’vil : Dini Metnin Yorumlanması

İbn Rüşd felsefenin vaat ettiği entelektüel imkanların dini hakikatleri anlama yönünde çok önemli bir işleve sahip olduğunu düşünmektedir : Kur’an’ı yorumlamak

Kur’an’ı Kerim’in muhtevası ile felsefenin araştırma alanları arasındaki parelellik vahiy ile akıl arasında bir ilişkinin olduğunu doğrudan doğruya işaret etmektedir. Kur’an’ı Kerim’in bir biçimde temas veya işaret ettiği varlıklar hakkında ise felsefi kanıtlama yöntemlerine dayanılarak ortaya konmuş bilgiler bulunmaktadır. İbn Rüşd : eğer din felsefenin araştırdığı bir varlık hakkında kendi üslubuna uygun biçimde bilgi veriyor ise aynı şey hakkında bilgi veren vahiy ve felsefe metinlerinden biri ya diğerini onaylıyor olacak yada çelişiyor olacak. Görünürde bir çelişki varsa bunu aşmak için nasıl bir yöntem uygulanmalıdır ? İbn Rüsd “te’vil” ile der. Te’vil, yani bir lafzın bilinen sözlük anlamını mecaz olarak ifade ettiği anlamına indirgemektir. İbnRüşd dinin dilinde mecazi ifadeler olduğunu kabul etmekte ve söz  konusu te’vilin felsefi kanıtlama yöntemlerine dayanılarak yapılması gerektiğini söylemektedir.

Kur’an metninde dış anlamı(zahir)esas almayı gerektiren ayetler olduğu gibi iç anlamı(batın) esas almayı gerektiren ayetler de var. Te’vil işlemi iç anlamı esas almayı gerektiren ayetlerde olmalıdır. Muhkem ayetlerde zahir esas alınıp tefsir edilmeyecektir. Ancak müteşabih ayetlerin asıl anlamı lafzı esas almayı mümkün kılmadığı için onların te’vil edilmesi gerekmektedir.

Nahl 125. Ayette “ Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et. Ve onlarla en güzel biçimde tartış” buradaki hikmet terimini apodektik(burhani) yöntem, güzel öğüt terimini retorik(hatabi) yöntem, tartışmak(cedel)terimini de diyalektik yöntem olarak anlamaktadır. İlki filozofları ikincisi avamı, üçüncüsü de kelam bilginlerini ilgilendiren yöntemler olmaktadır. Hatabi ve cedeli tasdik türlerine uygun bir biçimde iletilmiş olan ,zahiri anlamı esas almayı gerektiren ayetlerde te’vil işlemi hem gereksiz hem de sakıncalıdır. Bu tür ayetlerde mecazi anlam aranmaz ve bunları te’vil etmeye çalışarak anlamı saptırmak dini bir sapkınlığa yol açar. Filozofun görevi ise zahiri anlamı burhani yöntemle te’vil etmektir. Yani Te’vili gerektiren ayetlerin açıklanma yetkisi sadece filozoflara aittir. Gerçek filozoflar bir yandan te’vili gerektiren ayetleri açıklamalı diğer yandan saptırıcı ve yıkıcı fikri akımları tenkit etmelidir.İbn Rüş’ün te’vil teorisi avamı gözetici, kelamcıları sınırlayıcı ve filozofları yüceltici bir yaklaşıma sahiptir.

İbn Rüşd’te Dini ve Felsefi Hakikatin Birliği

İbn Rüşd hakikatin birliği ilkesini benimsemiştir. Hakikat tektir ve bizim dışımızdadır. O bize din tarafından vahiy ile verilir veya biz kendi çabamızla ona ulaşırız. Verilen ve ulaşılan hakikat aynıdır. Onun tespit veya ispat ettiği hakikatler dinin vahiy ile işaret ettiği hakikatler ile çelişemez, onunla uyumlu olur ve onu doğrular. Çelişki ancak görünürde olabilir ve öngörülen te’vil yöntemlerine başvurularak ortada bir çelişki olmadığı anlaşılabilir. “Felsefe şeriatın arkadaşı ve aynı memeden süt içmiş kardeşidir” İbn Rüşd, felsefe ve dinin aynı hakikat kaynağıyla ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Sümeyye Esen 

 

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

Akıl ve İnanç Kitap Özeti - Rahim Acar

Rahim Acar- Akıl ve İnanç Kitap Özeti (1.,2.,3.,7.,9.,11.,12.,13. ve 14. bölümlerin Özetleri)

DEVAMI

Mustafa Çağrıcı - Kitap Özeti ve Ders Notları

Mustafa Çağrıcı - Kitap Özeti ve Ders Notları (VİZE)

DEVAMI

Deutsch

Foto Galeri

<p>Yeni Ti-Entertainment.com hakkındaki görüşünüz?</p>