Ti-Entertainment

PROF. DR. İHSAN SÜREYYA SIRMA: SELAHADDİN-İ EYYUBİ VE KUDÜS’ÜN FETHİ İslam

PROF. DR. İHSAN SÜREYYA SIRMA: SELAHADDİN-İ EYYUBİ VE KUDÜS’ÜN FETHİ

Selahaddin’in Mücadele Anlayışı

Azerbeycan’ın Duvin kasabasından Irak’a göç eden Ravadiyye Kürt aşiretine mensup Eyyüb İbn Şazi’nin oğlu olan Selahaddin, babasının Tekrit valiliği sırasında, 531 (1137-1138) yılında Tekrit’te doğmuştu.

Bu aile, daha sonraları İmamuddin Zengin’in emrine girip Şam bölgesine yerleşir. Özellikle bu ailenin tarih sahnesine çıkışı, Selahaddin’in amcası Şirkuh’un Mısır seferi sırasında başlar. Selahaddin, amcasının bu ve diğer seferlerine katılarak büyük kahramanlık göstermiş ve etrafının dikkatini çekmiştir.

O sıralarda Kudüs’e yerleşmiş olan Haçlılar, Mısır’a göz dikmişlerdi. Mısır’ı ellerinde bulunduran Fatımiler de burayı hem Haçlılara hem de “Zengiler”e karşı korumaya çalışırken, daha çok Haçlı Kudüs kralı ile işbirliği içindeydiler. Hatta Zengiler’in kumandanı olan Selahaddin, ilk ciddi savaşını Haçlı-Fatımi birleşik ordusuna karşı yapmıştır. Emrindeki kuvvetlere oranla son derece büyük olan Haçlı-Fatımi birleşik ordusuna karşı savaşmak istemeyen bazı kumandanlara Selahaddin şöyle seslenmiş:
 

“Mademki ölümden korkuyorsunuz, neden evlerinizde oturup da hanım ve çocuklarınızla zevk ve eğlence içinde rahatça yaşamaya bakmıyorsunuz. Sultandan ücret ve ulufe aldık. Askerlik görevini kabul ettik. Bizim görevimiz, karşıdaki düşmanın azlığı veya çokluğuna bakmak ve ona göre savaşıp savaşmamaya karar vermek değildir. Bizim görevimiz, onlarla Allah’ın adı yüce olsun diye; sonuna kadar savaşmaktır.”

Onun bu sözleri, askere son derece etki etmiş ve bunun sonunda büyük başarılar elde etmişlerdi.

Selahaddin, aslında fıtri yapısı itibariyle büyük bir savaşçı olmasına rağmen, bu işe pek niyetli olmayıp daha çok ilme merak sarmıştı. O, ilim tahsilini çok istiyor ve savaş meydanına tercih ediyordu. Ancak, Haçlılar o dönemlerde bölgede hakim duruma geçmek üzere olduklarından Selahaddin, İslami gayretle ve İslam ülkesini savunmak azmiyle tekrar savaş meydanına dönmüştü.

Gerek İmamüddin Mahmud Zengi’nin ve gerekse daha sonraları Fatımilerin ordularına kumandanlık ederken, Haçlılara karşı amansızca çarpışmış ve yıllarını savaş meydanında geçirmişti. Selahaddin, 32 yaşında iken Fatımi veziri olur. Ancak onun gözü ilimde idi. Bunun için bu görevi babasına devretmek istediyse de başarılı olamadı.

Selahaddin, bu vezirliği sırasında, Şia mezhebine son derece taassupla bağlanmış bulunan Mısır halkını Ehl-i Sünnete karşı yumuşatma yollarını aramış ve Sünni fıkıh okutulan medreseler açmış, ezanı Şiilerin okuduğu gibi değil, Resulullah (sallallahu aleyhi vesellem)’in döneminde okutulduğu şekline döndürmüştü. Ama bütün bunları yaparken, asla bir baskı ve zulme tevessül etmemiş, sevdirerek ve tatlılıkla anlatmıştı.

Selahaddin, Bağdad Abbasi Hilafeti tarafından, Fatımi hilafetini kaldırması için kendisine gelen emir ve baskıları, hemen ve fevri davranışlarla uygulamak istemeyip bunun zamanla ve kültür değişikliğiyle daha kolay ve kan dökülmeden gerçekleştirebileceğini savunuyordu. Bu işin zulüm ve düşmanlıkla değil, ilim ve irfanla olacağını göstermeye çalışıyordu. Gerçekten bu böyle olmuş ve Mısır’da Şii-Fatımi etkisi zamanla kaybolup gitmişti.

Selahaddin’in Mısır valiliği sırasında, Nureddin Mahmud Zengi’ye olan bağlılığını sürdürüp Haçlılarla sayısız savaşlara girmiş ve onların bölgedeki yayılma politikasını akamete uğratmıştı. Allah’ın izniyle Selahaddin gibi bir İslam mücahidi olmasaydı, Haçlıların zayıf Fatımi yönetimden yararlanarak Mısır’a hakim olmaları gayet kolay olurdu. Selahaddin’in üstün gayretleri ile İslam ülkesinin Ortadoğu bölgesinde tekrar bir birlik sağlanmış ve tek düşman olan Haçlılar hedef alınmıştı. Haçlılar, Selahaddin’nin bu birliği temin ile uğraştığı bir sırada, Suriye’ye hücum edip Humus şehrini ele geçirmişlerdi. Ancak Selahaddin hemen Suriye’ye koşarak, bu İslam şehrini Haçlıların elinden geri almıştı.

Bu arada; Haşhaşiler, Selahaddin’e bir suikastte bulunurlar. Başından bir hançer darbesiyle yaralanan Selahaddin, Allah’ın hikmetiyle bu dehşetli saldırıdan kurtulur.

Selahaddin’in Haçlı ilişkileri ve Kudüs’ün Fethi

Mekke ve Medine’den sonra İslam’ca kutsal sayılan 3. belde Kudüs şehridir. Mescid’i Aksa’yı içinde barındıran bu şehir; her 3 semavi dince de kutsal sayılmaktadır. Hazreti Ömer devrinden beri Müslüman bir belde haline getirilen Kudüs bölgedeki kişisel çatışma ve çıkarlar yüzünden maalesef 15. Temmuz 1099’da Haçlıların eline geçmişti. Uzun süre haçlı hâkimiyetinde kalan Kudüs; Selahaddin gibi İslam’a bağlı ve cihad ruhuyla yanıp tutuşan ciddi bir kumandan bekliyordu.
Selahaddin İslam’i cihad içinde kendisini gördüğü ilk günden beridir Kudüs, Haçlı işgali altında bulunuyordu. Selahaddin ise bir Müslüman olarak Kutsal toprakların haçlı işgali altında kalmasına asla razı olamıyordu.

Selahaddin’in en büyük gayesi Kudüs’ü tekrar fethedip, İslam topraklarına katmak idi. Selahaddin’in tarih sahnesine çıktığı ilk günden beri, Haçlılarla çatışmasız geçen bir anı olmamıştı. Gerek bu savaşlarda ve gerekse Haşhaşilerin ona düzenledikleri suikastlarda birkaç kez ölümün pençesinden zorla kurtulmuştu.

Selahaddin bu durumu kardeşi Tiran şah’a yazdığı bir mektupta şöyle dile getiriyordu: “Birkaç defa ölümün pençesinden kurtulduk. Cenab-ı Allah’ın bizi birkaç defa ölümden kurtarması galiba gerçekleştirilmesini istediği bir iş için olsa gerek.”

1178 yılında Askalan şehrine yakın bir yerde yapılan savaşta yapılan büyük fedakârlıklara göğüs geren Selahaddin Merciuyun’da Haçlıları büyük bir hezimete uğratır. Bir ara civardaki Müslüman Atabeklerin ve Anadolu Selçuklularının O’nu rahatsız etmeleri ve ülkesine saldırmaları Selahaddin’i bir hayli üzmüştü. O haçlılara karşı durmadan savaşırken civardaki Müslümanlarda ona saldırıyorlardı.

1186 yılında Haçlıların Kerekprinkespi Renauld’da Chatillon Müslümanların bir kervanına el koyarak kafiledekilere hayli işkence ve hakaretler yapar. Hatta İslam’a ve Rasulullah’a dil uzatarak “şayet Muhammed’e (saallahu aleyhi ve sellem) inanıyorsanız haydin onu çağrında sizi bu tehlikeden kurtarsın” diye söyler. Bu sözleri duyan Selahaddin son derece üzülerek “Bu Kafiri kendi eliyle öldürmeye yemin eder” ve arkasından ordusunu düzenleyip Rasulullah’ın miraca çıktığı bu peygamberler diyarı kutsal Kudüs şehrini haçlıların elinden kurtarma hazırlıklarına başlar.

Selahaddin 17 Rebiül-Ahir 583 (26 Haziran 1187) günü Cuma namazından sonra tekbir ve tevhid sadaları ile cihada çıkmıştı. Selahaddin Allah yolunda cihaddan zevk aldığı kadar hiçbir şeyden zevk almazdı. Son derece gayretli ve yorulmak bilmez bir çalışma azmine sahipti. O’nu görenler hep kederli mahzun ve son derece üzüntülü bir halde olduğunu ve hiç doğru dürüst yemek yemediğini, pek gülümsemediğini söylerlerdi.

O’na bu halinin nedenini soran birisine şöyle demişti: “Kudüs şehri ve Mescid’i Aksa haçlıların işgali altında olduğu müddetçe ben nasıl olur da gülebilirim. Nasıl olurda sevinebilirim ve nasıl olurda istediğim gibi rahatça yemek yiyebilirim? Hele hele gözüme nasıl uyku girebilir?”

Kadı Şehauddin ibni Şeddad, Selahaddin’in yakın adamı ve sırdaşıydı. O Selahaddin’i şöyle anlatırdı:
“Selahaddin, Kudüs hakkında öyle gamlıydı ki O’nun bu gam ve kederini dağlar kaldıramazdı. O çocuğunu kaybetmiş bir ana gibi şaşırmış kalmıştı. Atını bir yerden bir yere koşturup Müslümanları Kudüs’ü kurtarmak için cihada davet ediyordu. İnsan toplulukları arasına dalıp “Ey Müslümanlar! İslam için! İslam için!” Diye bağırıyordu. Gözlerinden daima hüzünlü yaşlar dökülüyor ve kuruduğu görülmüyordu. Hele Akka’ya baktığı zaman kendine bir türlü hâkim olamıyor ve halkına yapılan işkence ve zulümleri hatırlamak istemiyordu. Bir türlü boğazına yemek girmiyordu. Durmadan ilaç içip durduğu halde yemek yemiyordu. Hatta doktorlarından biri ta Cuma gününden Pazar gününe kadar sadece bir günde bir ki lokmalık bir şeyler yediğini söylemişti. O’nun bu hali Kudüs’ün işgal altında olmasına üzüldüğü içindi.”

Selahaddin, Hittin’de Haçlılarla karşı karşıya gelerek büyük çarpışmaya girmişti. İki ordu arasında şiddetli bir savaş meydana geldi. Selahaddin’in ustaca manevralarıyla ve süvarilerini iyice kullanmasıyla haçlı ordusunu hittin’de darmadağın etti. Askerlerin çoğu tamamen yok edildi. On yıllardır Kudüs’te Müslüman kanı emen haçlılar artık ele düşmüşlerdi. Kudüs kralının çadırı önünde bulunan “kutsal haç” Müslümanların eline geçmişti. Müslüman askerlerle kahraman hamlelerle Hıttin tepesini ele geçirerek Kudüs kralı Guy de Lusingnan ve Kerek prinkespi Renaud esir alınmışlardı.

Başta bu iki kral ve Prinkesp Selahattin’in huzuruna getirilir. Selahattin Kudüs kralını saygı ve hürmetle karşılayıp yanına oturtur. Kralın son derece bitkin ve susuz olduğunu gören Selahattin, hemen ona soğuk ayran dolusu bir sürahiyi uzatır. Bir kısmını içip gerisini Renaud’a vermek ister, ancak İslama ve Hz. Peygamber‘e küfür ve hakaretlerde bulunan bu şahsın su içmesine izin verilmez. Selahaddin, bu kâfiri kendi eliyle öldürmeye yemin etmişti. Selahaddin onu iyice ta’zir ettikten sonra İslam’a davet eder. İslam’ı kabul ettiği takdirde affedeceğini bildirir. Fakat bunu kabul etmeyince idam edilir.

Kudüs’ün Fethi (27 Receb 583 - 2 Ekim 1187)
 

Hıttin zaferinden sonra Selahaddin, bölgede birçok kale ve şehri Haçlıların elinden kurtarır. Bu sayısız başarılardan sonra, haçlılar tamamen Filistin’den çıkartmak ve Ömer İbn el-Hattab’a halef olmak için Kudüs’ün yolunu tutar.

Selahaddin 20 Eylül 1187’de Kudüs’ü kuşatır. O, şehre karşı son derece merhamet duygusuyla dolup taştığı için, Mescid-i Aksa’nın hatırı için burayı yağmalamak istemiyordu. Sulhla ve tatlılıkla alma niyetindeydi. Ancak haçlılar şehri 60 bin kişilik bir kuvvet müdafaa ettiklerinden dolayı cesaretlenip teslime yanaşmadılar. Çeşitli çarpışmalar ve şiddetli kuşatmalardan sonra nihayet doksan sene evvel Kudüs’e ve Beytü’l-Makdis’e giren haçlılar, 27 Receb Cuma günü hem de Allah’ın bir hikmetiyle miraç gecesinde şehri teslim etmek zorunda kaldılar. Selahaddin fetih yoluyla tekrar şehri ele geçirdi. Ancak, bir Müslüman devlet adamına yakışır bir tarzda asla merhameti ve adaleti elden bırakmadı. Haçlıların Kudüs’e girişlerinde yaptıkları katliamları O, asla tekrarlamak istemeyip bir intikam peşinde olmadı.

Artık Selahaddin Kudüs’e bir fatih olarak girmiş ve bu kutsal şehrin hürriyete kavuşmasını sağlamıştı. Cuma namazını büyük bir heyecanla Kudüs’te kılan Selahaddin, Haçlıların elinde kalan diğer şehirleri de kurtarmak için cihada devam etti. Sur şehrine gelen Selahaddin, bu son derece müstahkem olan şehri kuşattı.

III. Haçlı Seferi ve Haçlıların Filistinden Çıkartılması

Filistin’in yavaş yavaş Müslümanlar tarafından fethedildiğini gören Avrupa’lılar tam bir Haçlı zihniyetiyle Cenova, Venedik, Alman, Fransız ve İngilizlerin katıldığı birleşik bir orduyla Sur şehrinin müdafaasına katılmak üzere yola koyuldular.

Selahaddin, durmak ve dinlenmek nedir bilmeden Sur’un çevresindeki irili ufaklı şehirleri ele geçirdikten sonra, Antakya üzerine bir sefer düzenledi. Antakya’da o sıralarda Haçlıların elinde bulunuyordu. Şehri muhasara edip etrafında bulunan birçok kaleyi tekrar İslam diyarına kattı.
İngiliz kralı Arslan Yürekli Rişar, Fransız kralı Philippe Auguste ve Alman kralı Frederich Barbarossa, ordularının başına geçip Kudüs üzerine sefere çıktılar. Birleşik haçlı orduları yavaş yavaş Filistin’e varınca, Akka kalesini kuşattılar. Salahaddin çok zor günler yaşamaya başladı. Ancak büyük bir azimle düşman ordularına karşı koymaya devam etti. Haçlı ordularının devamlı takviye alması Selahaddin’i endişelendiriyordu. Ancak tek bir an bile ara vermeden dinlenmeden savaşıp durdu.

Şiddetli muharebeler oldu. Haçlılar tüm güçleriyle genel bir saldırıya geçmeye hazırlandılar. Selahaddin de askerlerini bir hilal şekline sokarak düşmana karşı dikildi. Dehşet verici sahneler yaşandı. Kan gövdeyi götürüyordu. Müslümanların yeniden ele geçirdikleri Kudüs’ü asla geri vermeye niyetleri yoktu. Başta Selahaddin olmak üzere bütün İslam ordusu İslami bir cihad aşkıyla bölgeyi haçlılardan temizlemeye çalışıyorlardı.

Selahaddin bu arada şiddetli bir hastalığa yakalanır, ancak savaş alanını terk etmeye hiçte niyetli değildi. Akka çevresindeki savaşlar tam iki yıl sürdü. Akka müdafaası ortaçağın en büyük müdafaasıydı. Selaaddin iki yıl müddetle gece gündüz savaş elbiselerini sırtından çıkarmadı ve asla bu müddet içinde hastalandığı günler hariç tek bir gün atından inmedi ve savaş meydanından ayrılmadı.
Haçlıların büyük, son derece kalabalık ve saldırgan ordularına karşı bir hayli güç durumda kalan Selahaddin asla anlaşmaya yanaşmak istemiyordu. Ancak kumandanların ve askerlerin şiddetli istekleri karşısında sulha razı olup haçlılarla Remle anlaşmasını imzaladı. Arkasından Kudüs’e çekilerek orada bazı kültürel faaliyetlere geçti.

Bu arada hacca gitmeyi çok çok arzu ediyordu. Ancak kendisinin yokluğunda haçlıların ülkeye saldırmaları söz konusu olduğu için bu zevkli ibadetinden mahrum kalmıştı.

Nihayet bir müddet sonra bir hayli hastalanır. Savaştan savaşa koşan ve bütün hayatını haçlılarla mücadele etmekle geçiren Kudüs fatihi Selahaddin’in sarayı yoktu. İslam tarihinde dört halifeden sonra sarayda oturmayan yalnızca Ömer İbn Abdulaziz ve Selahaddin-i Eyyubi’yi görebiliyoruz. Selahaddin’in cihad aşkından dolayı bir saray yaptırıp içinde yaşamayı düşünmeye hiç de vakti ve hevesi olmadı. Belki bir ara Dımaşk’ta iki katlı bir ev yaptırılması için faaliyete geçilmiş, ancak oda yarım kalmıştı.

Nihayetin de Selahaddin 22 Şubat 1193 Çarşamba günü hakkın rahmetine kavuştu.

Bir asra yakın zaman haçlı zulmü ve işgali altında kalan Kudüs’ü kurtaran Selahaddin’in bu büyük fethi gerçekleştirmesinin tek sebebi, onun İslam’a ve Allah’ın emirlerine son derece bağlı oluşu idi.

Selahaddin savaş başlamadan evvel, Allah’ın huzurunda durur, namaz kılar, dua eder ve gözyaşları sakalını ve seccadesini ıslatıncaya kadar ağlar ve Allah’a yalvarırdı.

Selahaddin’i Kudüs’ü tekrar baştan fethetmeye sürükleyen duygu, “Şayet (emr olunduğunuz bu cihad’a) hep birlikte çıkmazsanız (Allah) sizi pek acıklı bir azaba uğratır. Yerinize sizden başka (ona itaat eden) bir kavmi getirir. Siz ona hiçbir şeyle zarar veremezsiniz. Allah her şeye kadirdir. “(9/39. ) ayetindeki emir ve tevhid idi. n

PROF. DR. İHSAN SÜREYYA SIRMA

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

Nisa Suresi 34-35

Nisa Suresi 34-35 Tefsiri

DEVAMI

"Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye" ve "El-Umm"

Fıkıh babları mukayesesi: Mecelle-i Ahkam-ı adliyye El-Umm

DEVAMI

Videolar

  • Nuh Arslantaş: Mustafa Öztürk'le Din ve Hayat: Kur'an'da Yahudilik (Kanal 24 - 27.09.2014)
  • Kinder über den Islam - Ammar und Umeyr
  • Die Spaltung der Umma (Siffin-Tahkim)

Foto Galeri

<p>Yeni Ti-Entertainment.com hakkındaki görüşünüz?</p>