Ti-Entertainment

İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi İslam

İslam Medeniyeti ve Müesseseleri Tarihi

İslam müesseseleri

Müesseseler tarihi insanlık için ders alınacak önemli ibret tablolarıdır.

Kelime anlamı: ”Bina olunmuş”,” temeli atılmış”.

Yapıları îcabı maddî, manevî, dinî, hukukî, malî, sosyal gibi kısımlara ayırmak mümkündür.

Batının müessese anlayışı ile Müslümanların müessese anlayışı birbirinden oldukça farklıdır. Batı bir şeyi müessese olarak ele aldığında başka bir şeyi ona karıştırmaz. Devlet ve kiliseyi, yani siyasî ve dinî müesseseleri birbirinden ayırırlar. Müslümanlarda ise böyle kesin sınırlar yoktur.

İslam ilahî bir medeniyettir. Temelinde ilahî hükümler bulunur ve en önemli kaynakları Kur’ân ve Sünnet’tir. Bununla beraber o, önceki bütün medenî ve kültürel müesseselerden faydalı ve kendi esaslarına uygun olanları almaktan çekinmez.

İslam medeniyet ve müesseseler tarihi ile ilgili kaynaklar

  • Arşivcilik

Hz. Peygamber döneminde arşivcilik başlamıştır. Mesela Hudeybiye antlaşması iki nüsha olarak hazırlanmıştır. Mühim vesikalar Hz. Peygamber’in (sas) evinde tutuluyor, Medine şehir devlet anayasası metni, kılıcının kınına rabt edilmiş bulunuyordu.

 

  • Yazılı kaynak

 Devlet kayıt ve yazışmaları, kitâbeler, vakfiyeler, biyografi, kanunnâmeler, ilmî eserler, askerlik eserleri, edebî eserler, gibi.

 

  • Maddî kalıntılar

Eski yapı, konaklama yerleri, paralar, eşya ve araçlar, gibi. İslam müesseselerin en eski çağlarına ait kalıntıları konaklama yerleridir. Camii ise İslam Müesseselerin temel kaynaklarından birini teşkil eder. Mescid, İslam toplumunun her konudaki problemlerinin görüşülüp karara bağlandığı bir yerdir.

 

 

  • Resimli ve çizili eserler

Örnek olarak harita ve planları verebiliriz. İlk defa harita çizenler Mısırlılardır. Yunanlılar bu ilmi Mısır’dan öğrenip geliştirdiler. Müslümanlar ise Roma ve Yunan haritacılığını daha da ileri merhalelere ulaştırdılar. Fatimi halifelerinden Muiz li-Dinillah H.355 yılında renkli bir haritanın yapilmasını emreder. İslam haritacılığı İdris el-Hamûdî ile çok gelişir. Sicilya krali II. Rogero için dünya haritasını çizer. Elimizde bulunan en eski Türk haritası ise Kaşgarli Mahmud Beğ’in dünya haritasıdır.

Paralar

Bu konunun araştırılıp değerlendirilmesi ile ilgili Numizmatik diye bir ilim dalı ortaya çıkmıştır.

Paraların hangi madenden ve ne ölçüde olduğu bize ait bulunduğu devletin iktisadî durumunu anlatır. Üzerindeki yazı, tarih ve resimler de devletin siyasî durumu hakkında bilgiler verir. Üzerindeki süslemeler de basıldığı çağın sanat zevki bakımından mühim bir örnek teşkil eder.

İslam dünyasında ilk defa Hz. Ömer (r.a) döneminde para basılmıştır. Fakat bu paralar İslam ülkesinin tamaminda geniş bir uygulama alanı bulamamıştır. Emevî Abdülmelik b. Mervan zamanında paralar Arapçalaştırıldı. Bundan önce müslümanlar başka milletlere (Bizans, İran gibi) ait paralar kullanıyorlardı. Türklerde en eski paralar, Göktürk ve Türgeş Kağanlıklarına aittir. Osmanlı Devletinde ise ilk para Orhan Gazi tarafından bastırılmış.

 

Hilafet

Hilafet İslam toplumunun siyasî, fikrî, idarî ve sosyal gelişmesinde rol oynayan önemli bir müessese olmuştur.  3 mart 1924 tarihinde TBMM tarafından ilga edilinceye kadar İslam toplumu bu şekilde idare edilmiştir.

Hilafet, hem dünya hem de ahiret işlerinin halk tarafından uygulanıp bir düzene sokulmasını sağlayan bir idaredir. Halife dinî bir reis değildir fakat onun her türlü hareket ve davranışının kaynağı dindir. 

Hilafet ne krallıklara, ne sultanlıklara ne de imparatorluklara tam manasıyla benzer. Krallıkta veraset vardır ve seçilen kişi hayatının sonuna kadar kral olmak zorundadır.

Başka bir idare şeklide cumhuriyettir. Bu idarede reisicumhur seçimle başa gelir. Yalnız bu seçim belli sürelerle yapılır.

Halifeler ise bir takım insanlar/halk tarafından hayatlarının sonuna kadar seçilirler. Şu halde bu, bir bakıma cumhuriyet ile monarşi karışımı bir idare şeklidir.

Hz. Peygamber döneminde Mekke ve Medine’de ki Araplar kabilelerden müteşekkildi. Kabilede her zaman bir reis vardı ve bu reis seçimle iş başına geliyordu. Seçilen yeni reis aynı kabileden olacak ve fakat eski reisin oğlu olmayacaktı. Reisin aynı zamanda iyi bir idareci ve komutan olması gerekiyordu.

Bu sebeple, Hz. Peygamberin vefatından sonra ashab yabancıları taklid etmek yerine bildikleri bir sistemi uygulamaya koydular.

Kelime olarak halife: vekil, naib, Hz. Peygamber’in halefi ve kendisinden sonra yerine kaim olmak üzere İslam toplumunun en yüksek reisinin ünvanı.  Toplum onun her konudaki emirlerine itaat etmek zorundadır.

İlk halife seçimi – Hz. Ebu Bekir

Resulullah’ın vefatından sonra Ensar’dan bir grup Beni Saide Sakifesinde Sa’d b. Ubade’ye bey’at etmek üzere toplandı. Hz. Ömer durumu öğrenince Hz. Ebu Bekir’e durumu bildirip derhal oraya gitmelerinin gerektiğini söyledi. Ebu Ubeyde b. Cerrah da onlara katıldı. Sa’d orada bir konuşma yapıyordu. Konuşmasında Ensar’ın faziletinden ve hilafetin kendi hakları olduğunu söylüyordu. Durumu gören Hz. Ebu Bekir’de bir konuşma yaptı ve Muhacirlerin ilk müslümanlardan olduğunu ve Arapların ancak Kureyş’in reisliğine rıza göstereceğini söyledi. Sonra Hz. Ömer veya Ebu Ubeyde b. Cerrah arasında birisine bey’at etmelerini söyledi. İkiside karşı çıktı ve Hz. Ömer asıl Hz. Ebu Bekir’e bey’at edilmesi gerektiğini söyledi ve ona bey’at etti. Ensar’dan da ilk bey’at eden Beşir b. Sa’d oldu. Onun bey’atı üzerine Sa’d b. Ubade hariç herkes kendisine bey’at etti. Bu bey’ata ‘’el-bey’atul hassa’’ denir. Ertesi gün ise bütün Medine halkı yeni halifeye mescitte bey’at etmiştir. Buna da ‘’el-bey’atul amme’’ denir. Kendisine Halifetullah denmesini şiddetle yasaklamıştır.

Hz. Ebu Bekir ecelinin yaklaştığını anlayınca, arkadaşları arasından zulme varmayan bir şiddet ve zayıflığa varmayan bir yumuşaklık sahibi birini seçmeyi düşündü. Bu sıfatları taşıyan iki kişi vardı. Bunlar Hz. Ali ve Hz. Ömer’di. Fakat Hz. Ali’nin şiddete daha yakın olması nedeniyle Hz. Ömer’e karar kıldı. Kararını sahabelerle istişare etti. Osman b. Affan’a vasiyetini yazdırdı.

Hz. Ömer

İlk defa Emirul-Müminîn ünvanını kullanandır. Halifelik dönemi İslam tarihinin altın çağı olarak isimlendirilir. Mecusi Ebu Lü’lüe tarafından suikastta yaralanınca yeni halife seçimi için demokratik bir sistem uyguladı. Hz. Ali, Hz. Osman, Sa’d b. Ebi Vakkas, Zübeyr b. Avvam, Talha b. Ubeydullah ve Abdurrahman b. Avf’ı kendi aralarından birini tercih edip seçmekle görevlendirdi. Adaylar yavaş yavaş çekilmeye başladı. Sonunda Hz. Ali ile Hz. Osman kaldı ve seçim işi Abdurrahman b. Avf’a bırakıldı. Onun Hz. Osman’ı tercih etmesi sorduğu sual üzerine olmuştur. Her ikisine de Kur’ân ve Sünnetle ve ilk iki halifenin yolundan yürüyüp yürümeyeceklerini sormuştu. Hz. Osman tereddütsüz evet derken Hz. Ali Kur’ân ve Sünnete uyarım ama ilk halifelin yolundan ayrılıp kendi içtihadımla amel edebilirim demiştir.

Hz. Osman

Akrabalarına çok düşkündü. Hz. Ömer’in görevlendirdikleri kişileri azledip akrabalarını görevlendiriyordu. Kısa zamanda Kûfe, Basra ve Mısır halkı isyan ederek Medine’ye yürüdüler. Vazifemden vazgeçmem demiştir ve şehid edilmiştir.

Geriye Aşere-i mübeşşereden dört kişi kalmıştı. Sa’d b. Ebi Vakkas fitne korkusuyla hiçbir şekilde vazife almak istemiyordu. İhtilalciler ise diğer üç kişi arasında ihtilafa düştüler. İsyancılar ise Hz. Ali’nin seçilmesini istiyordu. Kûfe’li Eşter Hz. Ali’ye halife olmasını teklif etti. Hz. Ali karşı çıktı. Medine’de bulunan insanlara da şayet iki gün içinde birisine bey’at edilmezse Hz. Ali, Talha ve Zübeyr’i öldüreceklerini söylediler. Bunun üzerine Hz. Ali’ye bey’at gerçekleşti.

Hz. Ali

İlk işi Hz. Osman’ın tayin ettiği kişileri azletmek oldu. Bunlardan Şam valisi Muaviye ise isyan etti. Sonra Cemel ve Sıffın savaşı yaşandı. Sonra ise Hakem olayı oldu ve Hariciler kuvvet kazandı. Hariciler hem Hz. Ali’yi hem Muaviye’yi öldürmeye karar verdiler. Muaviye suikasttan kurtulurken Hz. Ali Kûfe’de yara alarak üç gün içinde vefat etmiştir. Kûfe halkının bey’atıyla yerine kısa bir sürede olsa oğlu Hz. Hasan geçti.

Emevîler döneminde halifelik

Bu dönem Hz. Hasan’ın halifeliği Muaviye’ye devretmesiyle başlar. Bu yıla ‘’birlik yılı’’ denmiştir. Hilafet kendisinden sonra veraset sistemiyle devam etmiştir.

Muaviye Muğire b. Şu’be’yi Kûfe valiliğinden azledip yerine Said b. As’ı tayin etmek istemişti. Haberi alan Muğire Şam’a gitmiş ve Muaviye’nin oğlu Yezid’le görüşmüştür. Muğire Yezid’in hayatta kalan en üstün sahabe olduğunu söylemiş ve babasından sonra onun halife olması gerektiğini aklına koymuştur. Muaviye Muğire’yi azletmekten vazgeçmiş ve Yezid’in halifeliği için Mervan b. Hakem’in yardımıyla halktan bey’at toplamaya başlamıştır. Halk ise galeyana gelmiş. Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman, Hz. Hüseyin ve Zübeyr bu olaya şiddetle karşı çıkmışlar. Sonuç olarak Muaviye bu üç sahabeyi ve diğer insanları kılıç zoruyla bey’at etmeye zorlamıştır.

H. 132 yılında II. Mervan’ın Abbasî kuvvetlerine yenilerek Filistin yolu ile Mısır’a kaçması, orada gece vakti yapılan bir çatışmada alnına isabet eden bir mızrakla öldürülmesi üzerine Emevî dönemi son bulmuştur.

Abbasiler döneminde halifelik

Ebu’l Abbas (750-754) Kûfe cami’inde irad ettiği bir hutbesinde ilk Abbasi halifesi, kendisini es-Seffah (kan dökücü) adıyla anmış bulunuyordu. Moğollar tarafından ortadan kaldırılmışlardır. Arap olmayan diğer Müslüman unsurlar ve özellikle İranlılar’ın yardımıyla kurulmuştur. Şuubiyye diye bilinen kavmiyetçiliğe karşı, bir tepki olarak, Arap olmayan Müslümanlar, Abbasileri desteklemiştir. ‘’Emevî devleti Arap, Abbasî Devleti ise Acem’dir.’’

Sarayda, protokol ve hilafetin heybetini artıran merasimler çoğalmıştır. İran kisralarının giydiği elbiseye benzer elbiseler giymeye başlamışlardır. Din adına halkı kendilerine itaate mecbur etmişlerdir.  Abbasiler veraseti devam ettirip buluğ çağına ermemiş çocukları bile halife yapmışlardır. Abbasiler döneminde birden fazla veliahd tayin ediliyordu. Bu dönemde iki rakip hilafet daha ortaya çıkmış. Endülüs’te III. Abdurrahman ve Mehdiyye’de Mısır Fâtımîleri.

Abbasi halifeliği iki döneme ayrılır:

1) H.132’den takriben bir asır devam eden bu dönemde yabancı ve özellikle İran tesiri görülür.

2) H.232’den 656 senesinde Moğollarca halifeliğe son verilişine kadar. Bu dönemde de devletin idarî, dinî, siyasî ve askerî kademelerinde Arap olmayan unsurlar hâkim görünmektedir.

Nüfuz hâkimiyetine göre ise dört döneme ayrılır:

a) Türklerin nüfuz dönemi (232-324)

b) Emîrul-ümeralık ‘’ (324-334)

c) Şii Büveyhîlerin hâkimiyet ‘’ (334-447)

d) Selçuklular ‘’ (447-656)

Fâtımîlerde halifelik

Abbasî halifeliğine karşı 298 yılında el-Mehdi Ebu Muhammed Ubeydullah (asıl adı Said b. Hüseyin) tarafından Şii Fâtımî Devleti kurulmuştur. Kendisinin Yahudi oğlu hatta sahtekar olduğu söylenir. Tunus ve Mısır dâhil olmak üzere hemen hemen bütün Kuzey Afrika’yı idaresi altına almışlardır. Tunus’da Mehdiye’yi başkent yapan Fâtımîler 362 yılında Muiz li-dinillah zamanında Mısır’a yerleşip orayı başkent yapmışlardır. Kendilerini Hz. Fatıma’nın soyundan gelen kimseler olarak tanıtırlar. İki buçuk asır kadar devam edip, Selahaddin Eyyubi’nin son Fâtımî halifesini makamdan indirmesiyle dönemleri sona ermiştir. Mısır tekrardan Abbasî halifeliğinin varlığını kabul ederek ona bağlanmıştır.

Endülüs Emevî halifeliği

Abbasî hanedanı iktidarı eline geçirince Emevî soyuna mensub veya onlara yakın olan bütün insanları katliamdan geçirmiştir. Bu katliamdan kurtulan Abdurrahman beş yıllık bir yolculuktan sonra Endülüs’ün Kurtuba şehrine varmıştır. Bir yıl sonra 756 senesinde bir hanedan tesis etmiştir. Buradaki Emevî hükümdarları kendilerine ‘’Emîr’’ ve ‘’Sultan’’ gibi ünvanlarla isimlendiriyorlardı. Çünkü bunların anlayışlarına göre Abbasîlerin halifeliği gerçek halifelikti. Çünkü Haremeyn onların elindeydi.

III. Abdurrahman Şii Fâtımîlerle çokca savaştı. Hıristiyanlarla da büyük savaşlar ve neticesinde büyük zaferler elde etmiştir.

Hükümdarlığının son yıllarında 929 yılında kendisi için ‘’el-Halifetu’n-Nâsır-li-dinillah’’ lakabını seçmiştir.

Böylece Bağdad’da Abbasî, Mehdiyye’de Fâtımî ve Kurtuba’da Emevî halifesi olmak üzere aynı zamanda üç halife bulunuyordu.

Mısır’da Abbasî halifeliği

Memlük hükümdarı Melikül-Muzaffer Seyfeddin Kutuz (1259-1260) Ayn Câlut mevkiinde Moğol ordusunu yenmiştir. Kutuz’un öldürülmesiyle Baybars sultan olmuştur. Baybars’ın en önemli olayı yeni bir Abbasî halifeliğini tesis etmeye çalışmasıdır. Asıl hedefi ise taht ve tacının meşruluğunu sağlamaktı. Moğolların katliamından kaçan son Abbasî halifesinin amcalarından ve halife ez-Zahir’in oğlunu yaşamakta bulunduğu Dımaşk (Şam) 1261 yılında Kahire’ye davet ederek onu, Halife el-Mustansır adı ile büyük bir merasimle makamına oturtmuştur.

Bir müddet sonra Baybars Bağdad’da da halifeliği yeniden ihya etmek üzere halife ile yola çıkmıştır. Şam’a vardığı zaman aslında bunun kendisi için tehlikeli olduğunu düşündüğü için fikrini değiştirmiştir. Kendisi geri dönerken halife yoluna devam etmiştir. Durumu öğrenen Moğollar halifeyi öldürmüştür. Baybars bunun üzerine üzülmüş ve Ebul Abbas’ı ‘’el-Hakim bi-Emrillah’’ lakabı ile hilafet makamına oturtmuştur. Halifelik böylece verasetle iki buçuk asır boyunca devam etmiştir. Bu halifeler sadece dinî konularda söz sahibi idiler.

Osmanlilar Döneminde Halifelik

Osmanlilar ile Memlkûlulerin ( Kölemen) iyi olmayan iliskileri büyük bir muharebe ile sonuclandi. Bu muharebe sonucu Memlûk hükümdari Kansu Gayri  savasta öldürüldü ve Osmanlilar kesin bir  zafer elde ettiler. Sultan Selim baska hic bir catismaya girmeden Halep sehrini teslim aldi. Burdan dogru Sam’a ilerledi ve Sam’da Osmanlilara teslim edildi. Yavuz Sultan Selim burda bir Cami insa ettirdi.

Memlûluklerin Hükümdari öldürülünce, Kahire’de Memlûk devletinin basina Sultan Tomanbay getirilmisti. Memlûklular Mercidabik Muharebesinde sonra Yavuz S.S.‘ in yaninda bulunan Halife el- Mütevekkil yerine Müstemsik’i  halife olarak tayin ettiler. Bunun üzerine Y.S.S. Tomonbaya iki elci gönderdi. Bunlar, Tomanbay’in, Sultan Selim’in hakimiyetini tanimak sartiyla sulh teklifinde bulunacaklardi. Fakat iki elcide öldürüldü ve bu hareket artik harbi kacinilmaz kildi.                                                                              Kahire yakininda bulunan Ridaniye’ye vardi burda vukuû buluan meydan muharebesinde Memlûk ordusu yine maglup oldu. Tomanbay Bedevîlerin yardimi ile tekarar girisimde bulunda ama muvaffak olamadi ve Osmanlilara teslim edildi. Araplarin Tomanbay’in lehinde ettikleri sözler ve Hayri Bey ile Canberdî Gazzâli’nin israrlari neticesinden “Bab-i Züveyle“ denilen yerde daha önce babasi Memûklular tarafindan asilmis olan Ali Bey tarafindan asildi.

èTomanbayin ölümünden sonra artik Misir da Suriye de Osmamli eyaleti haline getirildi. Y.S.S. bi ay kadar  Misirda kaldi ve burda Osmanliya itaatlerini arz etmeye gelen heyetleri kabul etti.  Bunlardan en önemlisi Haremeyn Serifi  Ebu’l- Berekât b.Muhammed’in onu temsilen gelen  oglu Numeydi. O Sultan Selime Kâbenin anahtarini ve bazi mukaddes emanetler ve hediyeler getirmisti. Haremeyn Serifi severek ve isteyerek Y.S.S.‘in Halifeligini kabul etti ve onun adini Hutbede zikretmekte büyük âmadelik gösterdi. Sultan Selim Samdan Hicaza giden hac kervanina Kâbe icin bir Örtü gönderdi ve bunu ilk yapan o oldu. Bu tarihten itibaren Osmanli Sultanlari “Hamidu’l- Haremeyn es-serifeyn“ ünvanini aldilar.

  • Arabistan, Haremeyn-i Serif, Zebid, Aden, Yemen, Habesistan, Said, Nubey, Magribe kadar, Umman Sahilinden Firat ve Bagdad’a kadar olan memleketlerin sultanlari ve emîrleri Y.S.S. `in emrine girdiler.

Osmanli Sultanlarina hangi tarihte ve ne suretle halife denildigi kesin olarak bilinememektedir, ama Hilafetin Y.S.S.‘e verildigini kanitlayici olaylar vardir bunlardan bi bazilari:

  • Islam hilâfetinin Sultan Selime devredilmesi lehindeki dinî esaslar tesbit edildikten sonra Halife Halife Mütevekkil, Ayasofya Camii’nde minbere cikip hilâfeti Sultan Selime devrettigini ilan ederek arkasindaki hil’ati cikarip kendi eli ile Osmanli Sultanina giydirmistir.
  •  Haremeyn ile Hilafet arasinda bir bag vardi, binaenaleyh gercek manada Halife olabilmek icin Haremeyn bölgesine hakim olmak gerekiyordu. Bildigimiz üzere Kabenin anahtari Sultan Selime verildi ve adi Haremeyn Serifi tarafinfan Hutbede zirk edildi.

Sultan Selim

  • Siî irani dize getirdi
  • Memlûk devletini ortadan kaldirdi
  • Hristiyan Avrupaya karsi basari elde etti
  • Portekiz donanmasi tehdidi altinda bulunan Haremeyni bu tehlikeden kurtardi.

 

Osmanlilar „halife“ sifati üzerinde pek fazla durmamislar. Sadece bazen Halife denildigi tespit edilmis. Yavuz S.S. icin Hamidu’l- Haremeyn, Sultan, Hakan gibi ünvanlar kullanilmistir ama halife ünvani pek kullanilmamistir. Buna gerekte yoktu zaten cünkü Osmanli Sultanlari artik Islam âleminin en büyük hükümdari olmustu. Zaten Y.S.S. in Misiri almasiyla birlikte Hilafet Osmanlilara gecmis kabul edildi. Bu zamandan itibaren gelen  Padisahlar paralarin üzerine Halife yerine Sultan yazdirmsilardir.Halife tabirini resmi olarak ilk defa Kücük Kaynarcada Ruslarla yapilan andlasmada kullanildigi görülmektedir.

Sultan ikinci Abdülhamid, Besinci Muradin yerine gectigi zaman Osmanli devleti, kuzey komsusu Rusya , Balkan ülkeleri ve diger Hiristiyan devletlerle iyi bir müsasebette degildi. ( Rusya savas acmis, Sirbistan ve Karadas istiklallerini kazanamis, Bulgaristan müstakil bir devlet durumuna gelmisti, balkanlar huzursuzluk icerisindeydi).

  • Kisacasi bu dönem, azginlasmis Avrupa emperyalizminin Osmanli Devleti icin kötü ve büyük emellerinin bulundugu dönemdir. Iste bu sebepledirki  Sultan II. Abdülhamid  Halife sifati ile Islam birligini saglamak icin Islam dünyasinin muhtelif bölgelerine adamlar göndermistir.

Sultan II. Abdülhamidden sonra Osmanli Devletindeki siyasi kriz, bunun arkasindan gelen Birinci Dünya Savasi ve nihayet Istiklâl Savasindan sonraki olaylar, son Osmanli Sultani Vahdeddin in vazifen alinmasina ve saltanata son verilmesine sebep olmustur.

  • 1 Kasim 1922 saltanat ve hilafet birbirinden ayirildi ve saltanat kaldirildi. Saltanatin ilgasindan sonra TBMM Sultan Abdülazizin ogullarindan veliahd olarak Abdülmedd Efendiyi Halife-i Müslimin ünvani ile veliaht tayin etti.Topkapida ona bey’at edildi. Fakat bir müddet sonra TBMM bazi münakasalar bilhassa Ismet Inönünün hilafeti kaldiralim demesi ve bunun kabul edilmesi üzere 3 Mart 1924 tarihinde Hilafet de tarihe mal olmustur

Bu tarihten sonra Islam dünyasi bir bosluga düsmüs fakat hic bir caba netice göstermemistir.

Halifelik, islam kudret ve birligi icin önemli bir müessese idi.( dinin ve islam cemaatinin haklarini koruyup müdafaa etmesi gerekiyordu) èIslam Peygamberine vekâlet tasimaktaydi                                                          

Buna göre Sâri in emirlerinin uygulayicisi olarak büyük yetki ve sorumluluklara sahipti, onun seriate aykiri olmayan tüm emirlerine uymak gerekiyordu.

Islam toplumunu her yönde temsil eden bir insandan diger insanlardan farkli özellikler bulunmasi gerekiyordu…

  • El-Mâverdî   ve  el-Ferra su özellikleri siralarlar:

- Dini müdafaa ve muhafaza etmek

- Ser’i davalarda hüküm vermek

- Islam mülkünü korumak

- Suclulari cezalandirmak

- Sinirlari muhafaza icin asker bulundurmak vs.

 

  • Ibn Halduna göre 4 tane özellik bulunmalidir:
    • 1. Ilim: cünki Allahin hükümlerini ancak onlari bilenler tatbik edebilir( naslardan hüküm cikarma, taklit etmemek)
    • 2. Adalet: herkesin adil davranmasini saglamak icin kendisininde adil olmasi gerekir (adaleti saglayan)
    •  3.ehliyet ve istihkak: ser’an tayin edilen cezalari yerine getirmesi, savaslara katilmasi
    • 4.fikir, akil, is ve amele tesir edecek derecede duygu ve âza da kusurlu olmamak: delilik, körlük, sagirlik olmamali

 

Bazi âlimlere göre Halifenin Kureysten olma sartida aranirdi, ama bu görüse bir arastirmaci baska acilardan bakmis:

  • Hz. Ebu Bekir (ra) secilirken, kimse Peygamberden bir hadis nakl etmemis, ki bir rivayet hazir olsaydi o onda söylenirdi. „Imamlar Kureysten olur“ hadisini mezhep taraftarlarinin veya kabile asabiyeti ile rivayet edilmistir demek , hicte isabetsiz sayilmaz.

Abdülcemil ed-Dihlevî Nisa Suresinin 59. Ayetine isaret ederek burada bir kabile veya milletten söz edilmedigini belirtir. èHalifenin Kureysten olma sartinin bulunmadigini söyler.

 

-Siaanlayisina göre halifelik sadece Hz. Ali ve evladlarinin hakkidir.Hilafet bunlardan alinamaz, ki Peygamberin bu konuda bir rivayetinin olmamasi onlar icin imkansizdir.Cünki onlara göre Hz. Ali (ra) Efendimizin hem amca oglu hemde damadi idi. Yani hilafet onun ve onun soyundan gelenlerin olmalidir.

-Haricîlerin görüsü daha degisiktir, onlara göre hic bir aile ve kabileye tahsis edilmedigi gibi halifenin bulunmasi da gerekli degildir.Mutlaka bir Halife gerekiyorsa o zaman bunun secimle olmasi icab eder.

-Mutezile ye göre imamet ümmetin secimine baglidir.Cünkü Allah bu konuda kimseye yetki vermedigi gibi hic kimseyi tayin de etmemistir.Bu kisi Kureystende olabilir baskasindanda olabilir

-Mürcie Haricilerle hemen hemen ayni görüste, Kureysten olmasi gerekmez derler

 

Halifelerde aranan özellikler cok idealist bir yaklasimin sonucudur ama her Halife ideal bir Halife olamamistir bazen zorla, bazen hile ile, bazen cesitli menfaatler saglamak sûretiyle ele gecirilmisitr.Ama bu sekilde bile Halife olmus olsalar hepsinin Müslümanlara büyük faydalari dokunmus..ki imama isyan etmeden ve düsmanlik göstermeden yardimcilarinin devlet idaresini onun elinden almis olmalari gibi kusurlar ise bu takdirde devletin idaresini eline gecirmis olan bu müstevlinen hali gözden gecirilir, ve eger sartlari uygun ise halifeligin basinda kalmasi caiz olur.

 

Halifelik Müessesi, Siî Büveyhîlerin Bagdad Abbasi halifeligine hakim olduklari zamanlarda halifeler birer kukla idiler. Selcuklularin 477 Bagdada girmesi ile halifeler eski durumlarina getirildiler.

 

 

Gerek Halife gerekse diger hükümdarlarin, halk tarafindan bilinip taninmasini saglayan ve kendilerine has bazi özel isaret veya kiyafetler bulunuyordu.

-Bürde: Peygamberimiz (sav) in hirkasidir.Ka’b bn Züheyre hediye etmisti. Emevîler döneminde Ka’b in varisleri tarafindan Muaviyeye satilmisti. Daha sonra Misira intikal eden bu Hirka Y.S.S ile birlikte Istanbula geldi.

 

-Mühür:  Halifler Hz. Peygamberi takliden mühür kullanmaya basladilar. Islam devletine davet icin mektuplar yazildiginda bu mühür ile simgelenirdi. Hz. Osman (ra) onu kuyuya düsürdü ve bulunamayinca yeni bir tane yaptirildi.

Islam dünyasinda yeni devletler ortaya ciktikca bu devletlerin basindaki hükümdarlar da kendilerine birer mühür kazdirdilar. Sonra Tugra denilen bir cesit imza ortaya cikti, bunlarda hükümdarlarin özel isaretleri olarak kabul edildi.

 

-Asâ: Halife tahat oturunca kendisine hirka, mühür ve asâ götürülüp verilirdi. Gerek Emevîlerde gerekse Abbasîlerde bu üc sey Halifelik alameti olarak kullanilirdi.

 

-Hutbe: Camilerde minberde hutbe okunduktan sonra devrin halifesinin ismini vermek suretiyle ona dua edilierdi. Bu halifenin hakimiyet isareti idi. Bu yolda ilk cigir acan Hz. Ali (ra) ye mimberde dua eden Abdullah bn Abbastir.

 

-Sikke: Sikke halife veya hükümdarin adiin bulundugu paradir.Abdülmelik bn Mervan dönemine kadar degisik milletlerin ( Bizans, Iran ) paralari kullaniliyordu.

 

-Tiraz: Hükümdarlar, kendileri icin dokunan elbiseye kendilerine ait özel  bir takim isaretler koydururlardi.Bu isaretler (yazi, resim, sembolik sekiller) altin sirma ile yahut kumasin renginden farkli bir renk ile yapilirdi.Tiraz makam ve rütbeyi gösteriyordu.

Vezirlik

 

Hükümdarlar ile vatandaşlar arasında köprü vazifesi gören bu müessesenin başında bulunan kimseye vezir denir. Abbasîler’e gelinceye kadar, idarî sistem içinde resmen ‘’vezir’’ ünvanı ile anılan bir görevlinin bulunmadığı anlaşılmaktadır. Ancak buna rağmen onların vazifelerini üstlenen görevliler vardı ki bunlara ‘’kâtib’’ veya ‘’müşir’’ (danışman) deniyordu.

Abbasîler’de devlet ve teşkilatlarında gelişmeler görülünce halife Ebu’l-Abbas Abdullah es-Seffah kendisine yardım etmesi için ilk kez vezir ünvanıyla Ebu Seleme Hafs b. Süleyman el-Hallal’ı vazifeye getirmiştir. Bunu İranlılar’ın ve özellikle Horasanlılar’ın tesiri ile meydana getirmişti.

‘’Vezir’’ kelimesinin ve bu müessesenin Arap asıllı olmadığını ileri sürenler var. 

Farklı görüşler şunlardır:

  • Abbasî’ler de diğer birçok müessesede olduğu gibi vezâret müessesesinin de Sâsânîler’i taklid ettiğinin ilim âleminde eskiden beri bilinen bir vakıa olduğuna işaretle Sâsânîler’deki ‘’Vazurg framaahar’’, yani hükümdarın mührünü taşıyan mutlak vekili ne ise İslam devletlerindeki vezir-tefviz/vezir-i a’zam da odur denmektedir.

 

  • Kelimenin Farsça ile bir ilgisi bulunmadığı görüşüdür. Bunlar kelimenin hadis ve Kur’an’da zikredilişini görüşlerine delil olarak gösterirler. Kur’ân’da ‘’vizr’’ ağırlık, yük ve günah manasında geçmektedir. ‘’Bana ailemden bir de vezir ver, kardeşim Harun’u’’. (Taha, 29) Vezir gerçektende hükümdarın yük ve ağırlığını taşıyan kimsedir.  

 

Veya bu kelime ‘’vezara’’ kelimesinden de gelmiş olabilir. Bu manası ile de koruyucu ve sığınılacak yer demektir. (el-Kıyame, 11)

 

  • Kelime aslında Farsça olup Arapça’ya, oradan da Araplaşmış şekli ile tekrar Farsça’ya geçmiştir.

Araplar aslında bu kelimeyi anlıyor fakat bunu sadece yardımcı ve danışman manasında kullandıkları görülür. Nitekim Peygamberin vefatından sonra ortaya çıkan hilafet problemine bir çözüm getirme mevzuu görüşülürken Hz. Ebû Bekir bir fikir ileri sürmüştü. Buna göre ‘’emirler Kureyş’ten, ‘’vezirler’’ de Ensar’dan olacaktı.

 

Arapça ‘’vzr’’ kökünden gelen vezir, hükümdarın hemen hemen bütün işlerini yüklenen kişidir. O yüksek bir devlet memuru olarak icraî, teşrıî ve kazaî selahiyetleri, kayıtsız şartsız elinde bulunduran ve hükümdarın vekili sıfatı ile devletin bütün işlerini sevk ve idare eden bir kimsedir.  

Vezirlikten maksat, devlet işlerinde halifeye yardım etmek ve halifenin kendisi ile istişarede bulunmak ise bu İslam’ın başından beri vardı. Hz. Ebû Bekir Resulullah’ın bir nevi müsteşarıydı. Müslümanlar, Hz. Ebû Bekir’e ‘’Resulullah’ın veziri’’ ,ifadesini kullanıyorlardı. Fakat bu resmî bir sıfat ve ünvan değildi.

Abbasîler de vezirler büyük yetkilere sahiptiler. Bu dönemde vezirler dilediğini göreve getirebilir, dilediğini de vazifeden alabiliyordu. Vergilerin toplanması, Divânu’r-Resâil’i yönetmesi, sivil ve askerî idareyi elinde bulundurması ve halifeye öğütler vermesi de onların her konuda tam bir yetkiye sahip olduklarını gösterir.

Tefviz vezirliğine sadece Müslüman olanlar getirilebiliyordu. Ancak Fâtımîler Behram el-Ermenî adında bir Hıristiyanı tefviz veziri yaptılar. İlk Fâtımî veziri Yakub b. Yusuf b. İbrahim b. Killis ise Yahudiyken sonradan müslüman olmuştu. Kendisi aynı zamanda bu devrin en meşhur veziridir.

Eyyûbî Devletinde vezirlik

Vezirlik bu dönemde önemsiz görünmektedir. Başlangıçta kendiside vezir olan Sultan Selahaddin (564-589) vezirlik ihdası için fazla gayret göstermemiştir. Vezirlere fazla iltifat edilmeme sebebi herhalde onların kuvvetlenip devlet için bir tehlike olmaması içindi.

Memlûklular Devletinde vezirlik

Eyyûbîler’in toprakları üzerinde yeni bir devlet kuran Memlûklular ise vezirlik müessesesine büyük önem vermişlerdir. Bu sebeple Sultan Baybars (658-676) kendisine yardım edecek bir vezir tayin etmişti. Fakat bu vezir sultanın yokluğunda tam anlamıyla ona ‘’Nâib’’ olma yetkisine sahip değildi. Harp ve diğer seferlerde sultan yanına ‘’Veziru’s-sohbe’’ denilen başkasını alırdı ve asıl veziri devlet merkezi olan Kahire’de bırakırdı. Bu durum Muhammed Kalavun (678-689) dönemine kadar devam etti, o ise bir vezir kullanmadı.

Endülüs Emevî Devletinde vezir

Vezire bazen ‘’hâcib’’ bazen da ‘’zu’l-vizâreteyn’’ denirdi.  Hâcib ‘’sultanı herkesten koruyan’’ anlamında değildir. O, tam anlamıyla bir vezirlikti. Endülüs’te zayıflayan hilafet otoritesi üzerine haciblerin nüfuzu artmıştı. Öyle ki bunların bir kısmının isimleri halife ile birlikte paralarda görülüyordu.

Vezirlerin maaşı zaman ve devletlere göre değişmekle birlikte hemen hepsi büyük servet sahibi olmuşlardı. Onların çocuklarına ve hatta akrabalarına da maaş veriliyordu.

Vezir seçimi

Abbasî’ler dönemindevezire halife tarafından iki görevli vasıtasıyla mektup gönderilirdi. Mektubu alan vezir adayı beraberinde ileri gelen devlet adamları da olduğu halde halifenin sarayına gelir, burada halife ile bir müddet görüşür, sonunda hil’at ve tören elbisesi (cübbe, sarık, kılıç ve mürekkeb) giymek üzere halifenin huzuruna gelir ve elini öperdi. Saraydan ayrılacağı zaman süslü bir ata binerdi. At, kılıç ve mürekkeb onun askerî ve idarî konulardaki yetkilerine bir işaret olurdu. Sonra vezâret sarayına gider ve orada yüksek dereceli memurlar, komutanlar ve saray muhafızlarını bulurdu. Bundan sonra tayini ile ilgili yazı okunurdu.

Vezirler genellikle halifelerden çekinirlerdi. Ebû Cafer el-Mansur Ebu’l Cehm adlı vezirini öldürmesinden sonra bu isimle kimse vazifeyi kabul etmek istemiyordu. Mesela Halid el-Bermekî kendisine vezir denilmesini istemiyordu. Bununla beraber H. III asırda idare yönünden zayıf olan halifeler iş başına geçince vezirler daha bir güç kazanmaya başladılar. Vezir olmak, vezir kalmak için insanlardan rüşvet alıp her türlü hile mübah görülür oldu.

Selçuklular dönemindevezir ‘’menşur-ı vezâret’’ denilen bir fermanla tayin edilirdi. Vezâret alameti olarak ona divit ile tac/külah verilerek hil’at giydirilirdi.

Tefviz ve tenfiz

Tefviz, devlet işlerini kendi görüş ve ictihadı ile yürütmek için seçilen vezirin mansıb (memuriyet, devlet hizmeti) ve yetkisini ifade ederdi. Bu vezir devletin ve halife adına bütün hükümet işlerini yapmaya yetkilidir. Ancak halifenin tayin ettiği memurları azle, azlettiği memurları tayin edemez.

Maverdî’ye göre tefviz vazifesini üstlenen vezirde halifede bulunması icab eden şartlar bulunması gerekir. Bu vezirin görüşlerinde isabetli, hukukçu, askerî ve ekonomik alanlarda iyi bir yönetici olması gerekir. Halifenin yapabileceği her şeyi tefviz veziri de yapabilirdi.

Tenfiz vezâretinde ise yetkiler daha kısıtlıdır. Böyle bir vezaretin başına getirilen kişi ise sadece görevlendirildiği konulardan sorumludur.

Bu göreve getirilen kişide bulunması gereken şartlar şunlardır:

  • Emânet
  • Doğruluk
  • Kanaatkâr olmalıdır
  • Kendisi ile halk arasında düşmanlık olmamalıdır
  • Kuvvetli hafıza
  • Zekâ ve ferâset sahibi
  • Hevâ ehlinden olmamalı
  • Tecrübe ve ihtisas

Tefviz veziri devamlı olarak bir tane olduğu halde, tenfiz vezirlerinin sayısı zaman ve işlere göre değişebilir.

Osmanlılar’daki vezir-i a’zamlık vezâret-i tefvizi haiz bulunuyordu. Tefviz veziri sadece Müslümanlardan seçilir. Fakat tenfiz veziri gayr-i müslimlerden de olabilirdi.

Abbasîler’de vezirlere ‘’Veziru’l-vüzerâ’’ denirdi. Bu ünvan sonraları Fâtımîler arasında da kullanılmış. Yine bu dönemde vezirlere A’lamu’d-Din, Sa’du’d-Devle, Eminü’l-Mülk ve Şerefu’l-Mülk denmiştir. Selçuklular’da vezire sahib, hâce bazen de lala denilmiştir.

Selçuklular hükümdarları bürokrasi ile ilgili işler hakkında fazla bilgileri olmadığı için vezirlerine çok yetki vermişlerdir. Nizamü’l-Mülk bunlardan biridir.

Osmanlı döneminde vezirlik

Osmanlılar’da vezirlerin yazılı emirlerine ‘’buyruldu’’ denmiştir. Bu dönemde vezirlik daha önceki İslam ve Türk devletlerinde olduğu gibi tek olduğu zaman vezir, çok oldukları vakit ise vezir-i a’zam, hükümdarın mutlak vekili idi. Bu dönemin ilk veziri Alaaddin Paşa’dır. Orhan Gazi zamanında Osmanlılar’da tek vezir vardı. Divan, vezir, kadı ve hükümdardan teşekkül ediyordu. Devlet işlerinin artması üzerine vezirler sayısında da artışlar oldu. Bu devirde vezirlerin içlerinden biri vezir-i a’zam ünvanını alırdı. Vezir-i a’zama tayin esnasında hil’at giydirilir ve kendisine sultanın adı bulunan mühür (mühr-i hümayun) ile divit takımı, kılıç teslim edilirdi. Bu mührü taşıdığı için kendisine ‘’sahib-i mühr’’ denirdi. Vezir-i a’zam İslam âlemindeki vezâret-i tefvizi temsil ediyordu. Bu dönemde vezirlere halifeler tarafından değişik lakablar verilmiştir. İsimleri ‘’din’’, ‘’devlet’’ ve ‘’mille’’ gibi kelimelere izafe edilmiştir.  Bundan başka ‘’zu’r-riyaseteyn’’, zu’s-seyfeyn’’, ‘’zul-kifayeteyn’’, ‘’sadrazam’’ gibi lakablarda kullanılmıştır. Sadrazamlar birçok yardımcı personelden istifade etmek zorundadır.

Kur’ân

İslam müesseselerinin en önemli kaynağıdır. Kur’an, ,insanların hem kendi aralarında, hem devletle olan münasebetlerinde, hem de diğer bütün varlıklara karşı nasıl davranılması gerektiğini tesbit etmiştir. Kur’an emirleri, Müslümanların siyaset, idare ve teşkilâtlarını kurmada rehberleri oldu.

Sünnet

İslam müesseselerinin ikinci önemli kaynağıdır.

 

 

 

Rukiye Mert

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

Nisa Suresi 34-35

Nisa Suresi 34-35 Tefsiri

DEVAMI

"Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye" ve "El-Umm"

Fıkıh babları mukayesesi: Mecelle-i Ahkam-ı adliyye El-Umm

DEVAMI

Videolar

  • Nuh Arslantaş: Mustafa Öztürk'le Din ve Hayat: Kur'an'da Yahudilik (Kanal 24 - 27.09.2014)
  • Kinder über den Islam - Ammar und Umeyr
  • Die Spaltung der Umma (Siffin-Tahkim)

Foto Galeri

<p>Yeni Ti-Entertainment.com hakkındaki görüşünüz?</p>