Ti-Entertainment

İslam Medeniyeti Tarihi İslam

İslam Medeniyeti Tarihi

İslam Medeniyet Tarihi

 

  1. MEDENİYET

Medeniyet: kelime anlamı olarak şehirleşmek, şehir hayatını benimsemek demektir. Arapça şehir demek olan medine kelimesinden türetilen medeniyet batı dillerinde civilisation’a karşılık olmak üzere dilimizde 19. Yy.dan itibaren kullanılmaktadır. Osmanlıda medeniyet anlamında imar, umran ve mamur kelimeleri kullanılıyordu.

Arapçada medeniyet karşılığı kullanılan et-temeddün, m-d-n kökünden gelir. M-d-n şehre gelmek şehre yerleşmek; medine de şehir anlamındadır. Yani medeniyet o şehir halkının yaşayışını benimsemek ve şehirleşmek anlamına gelmektedir.

Arapçada yaygın olarak medeniyet yerine el-hadara kelimesi kullanılır ve h-d-r kökünden gelir bedeviliğin zıddı olan köy kasaba ve şehir gibi meskun yerleri ifade eder.

  • medeniyet: civilisation (Batı literatüründe)
  • medeniyet: imar, umran, mamur, temeddün (Osmanlı literatüründe)
  • medeniyet: hadâra (Arap literatüründe)

El-hadare: göçebeliği terk ederek köy, kasaba ve şehirlere yerleşip şehirleşmek demektir.

 

            Medeniyetlere tesir eden faktörler

1-tabii çevre: insanın içinde yaşadığı, iklim ve tabiat şartlarının meydana getirdiği fiziki yapının medeniyetlerin doğmasını gelişmesine hatta değişmesine neden olan faktördür.

Misal: yış; sık ormanlarla kaplı dağlık yörelere verilen eski bir Türk coğrafya deyimidir. Türk medeniyet devrelerinin de ilkidir.

2-sosyal çevre: medeniyetler insan topluluklarının bulunduğu ve onların yerleştiği çevrelerde meydana gelirler ancak bu topluluğun birlikte yaşamasının sorumluluğunu bilen ve fertlerinin birbirleri ile olan münasebetlerini düzene sokan bir anlayışın olması gerekir

3-manevi çevre: sosyal hayat yaşayan insanın, inanç, düşünce, hürriyet ve müesseseler gibi bu çevrenin bağlı bulunduğu kuralların bütünü olarak kabul edilebilir. İslâm medeniyeti buda-brahma gibi medeniyetler bu tasnife girer. 

 

  1. KÜLTÜR

 

Kültür ve medeniyet kelimeleri zaman zaman birbirileri yerine kullanılmıştır.

 

Kültür, kavram olarak Fransızca toprağı sürüp işlemek anlamındaki ‘culture’ kelimesinden Türkçeye geçmiştir. Latince ‘cultura’dır. Ziya Gökalp kültür kelimesine karşılık olarak, bir ayetten mülhem, ‘hars’ ( حرث) kelimesini kullanmaktadır. Ziraî faaliyetler insan için en temel faaliyetlerdir ve hayatî öneme sahiptir. Kültür kelimesinin de böyle bir anlamı olması da kültürün insan için hayatî öneme sahip unsurları barındırmasından ötürüdür.

 

Bununla birlikte kültür kelimesi Batı Avrupa dillerinde zamanla ‘yüksek umumî bilgi’ anlamını kazanmıştır.

 

Kültürün terimsel ve sosyal olarak birçok tarifi yapılmıştır:

  • Bilgiyi, imanı, sanatı, ahlâkı, hukuku, örf-âdeti ve insanını, cemiyetin bir üyesi olması dolayısıyla kazandığı diğer bütün mahâret ve itiyatları ihtiva eden mürekkep bir bütündür. (Taylor)
  • Bir topluluğun yaşama tarzı. (C. Wiesler)
  • Atalardan gelen maddi- manevî değerler yekünü. (S. Spir)
  • İnsanın kendini ve tabiatı idare etme yolu ile bizzat meydana getirdiği eser. (A. Young )
  • Bir toplulukta örf ve âdetlerden davranış tarzlarından, teşkilat ve tesislerden kurulu ahenkli düzen. (R. Thurnwald)

Tanımlarda dikkati çeken nokta: bir topluluğun kendine has yaşayış ve davranış tarzının olmasıdır. Buna göre

kültür, tavırlardan, davranış tarzlarına, örf âdetlerden inanç ve tefekkürden, çeşitli değer anlayışlarından tesis ve teşkilatlardan meydana gelen mürekkep bir sistem olup tarihî bir netice ve mahsul olarak geçmişin mirası şeklinde teşekkül etmiştir.

Medeniyet ise milletlerarası değere yükselen anlayış, davranış ve yaşama vasıtasıdır. Bu ortak değerlerin kaynağı ise kültürdür.

Kültür , bir toplumun yaşadığı ve paylaştığı müşterek değerler iken medeniyet , milletlerarası seviyeye yükselmiş bir kültürün veya birbirine yakın kültürlerinin meydana getirdikleri anlayış, davranış, bilgi teknik, her türlü sosyal faaliyetler ile maddi alet ve bu maksatlarla kurdukları müesseselerin bütünüdür.

 

  • Medeniyet beyne’l- milel iken kültür, millîdir.

 

Aynı medeniyete mensup oldukları halde ayrı ayrı inanç, düşünce, davranış tarzları her milletin kültür unsurlarını teşkil eder.

Ziya Gökalp’e göre medeniyet ve kültürü birbirinden ayıran özellikler şunlardır:

  • Medeniyet, milletlerarası; kültür millidir,
  • Medeniyet, bir milletten diğerine geçerken kültür geçmez.
  • Medeniyet, usûl ve akıl vasıtalarıyla; kültür ilham ve hads vasıtalarıyla inşa edilir.
  • Medeniyet, iktisadi,dini, hukuki, ahlaki ilahi fikirlerin mecmuudur.
  • Kültürü teşkil eden unsurlar duygular, deruni ve samimi oldukları için tedkiki zordur. Medeniyet unsurlarının emareleri, müesseseleri maddi ve harici gerçekliğe sahip olduğu için tedkiki kültüre nisbeten daha kolaydır.

 

Buna göre:

  • Kültür özel; medeniyet genel karaterlidir.
  • Medeniyet kültürden doğar.
  • Bir kültürün varlığı bir milletin; bir topluluğun varlığı da bir kültürün mevcudiyetini gösterir.

 

Kültür daha çok belirli bir toplumun yaşadığı ve paylaştığı müşterek değerlerdir. Bu değerlerle toplum, diğer toplumlardan farklılaşır. Tabiri diğerle kültür toplumun manevî şahsiyetidir.

İnsanın, maddi ihtiyaçlarını karşılamak için oluşturduğu vasıtalarMADDİ KÜLTÜRÜ, manevi ihtiyaçlarını karşılayan din, ahlak gibi vasıtalar daMANEVİ KÜLÜTRÜ, sosyal varlık olarak oluşturduğu devlet, aile, hukuk gibi unsurlar da SOSYAL KÜLTÜRÜ meydana getirir.

Kültür çeşitleri:

  • MADDİ KÜLTÜR
  • MANEVİ KÜLÜTR
  • SOSYAL KÜLTÜR

 

İSLÂM MEDENİYETİ

 

            Günümüzde iki medeniyet bölgesi görülmektedir:

  1. Hıristiyanlık, Yahudilik ve diğer sistemlerin etkisinde kalmış Batı Medeniyeti
  2. İslâm dinin yayıldığı bölgelerde tesirini sürdüren İslâm Medeniyeti.

 

 

İslâm Medeniyeti Batı Medeniyeti

 

Doğuşu ve gelişmesi süresince İslâm Medeniyeti dört medeniyet veya kültürle karşılaşmıştır:

  1. Bizans ( Yunan)
  2. İran
  3. Hind
  4. Çin medeniyetleri

 

Müslümanlar, Cebel-i Tarık boğazından Çin Seddine kadar olan sahayı fethetmek suretiyle bu bölgelere hem İslâm’ı hem de medeniyetlerini götürmüşlerdir. Buralarda fen, ilim, sanat, iktisat, tıp, edebiyat, felsefe, mimari gibi muhtelif sahalarda büyük bir medeniyet kurmuşlar ve bu coğrafyaların medeniyet inşasında azımsanmayacak kadar paya sahip olmuşlardır. [1]Hatta Batılı müsteşrikler bunu itirafa mecbur kalmışlardır.[2]

            İmansız barbarlar denilen müslümanlar, Yunan felsefesinin önemli yapıtlarını, tıp, matematik, astronomi alanlarındaki ilk eserleri tercüme ederek bu yapıtları yokluktan varlık sahasına çıkarmışlardır.[3]

Medeniyet alışverişinin cereyan etmesi açısından İspanya, Avrupa ile diğer kıtaları birbirine bağlayan işlek bir köprü vazifesi îfa etmiştir.[4]Haçlı seferlerinin yolu olması hasebiyle Akdeniz’in de rolü büyüktür.[5]

Müslümanların medeniyet taşımada aktif rol almalarının sebeplerini birkaç medde halinde özetleyebiliriz:[6]

  • İlmi çalışmaların nafile ibadet hükmünde olması
  • İslâm’da âlime çok büyük değer verilmesi ve ilmin, mü’minin yitiği olarak görülmesi
  • İlmin yöneticiler eliyle teşvik edilmesi[7]
  • İ’lâ-yı kelimetullah ve cihat düşüncesi
  • Nasslarda bilenenlerle bilmeyenlerin kıyas edilmesi ve bu suretle ilme teşvik
  • Düşmanı kendi silahıyla mağlup etme isteği
  • Hakkaniyet anlayışı

 

Müslümanlar ilimle iştigal ederek yüksek bir medeniyet tesis ettiler. İslâm Medeniyetine karşı kendisini zayıf gören Batı Medeniyeti eksikliklerini gidermek için İslâm Medeniyetinden istifade yollarını araştırdı. Bu süreçte de İslâm medeniyetinin unsurlarını kullanırken farkında olmadan onun tesiri altında kaldı.

Çeşitli medeniyet zümrelerinin herhangi birisinin yayılma alanı incelendiğinde, o medeniyetin içindeki ırk, cins, renk ve kavimlerin çeşitliliğine rağmen ortak noktaların bulunduğu görülür. İşte bu ortak paydalar medeniyetin özünü teşkil eder, onu diğerlerinden ayırır.

Çeşitli toplumları kültür bakımından ayırt eden şey onların kullandıkları vasıtadan çok bu vasıtaların arkasında yatan zihniyet veya manevi kıymetler bütünüdür.[8]

İslâm medeniyeti, İslâm dinini kabul eden milletlerin el birliği ile meydana getirdikleri ortak bir medeniyetin adıdır. Bu medeniyetin inşasında Araplar, İranlılar ve Türkler müştereken çalışmışlardır ve her biri büyük pay sahibidir.

Sayın Ziya Kazıcı hocamız 7. asırdan 13. asra kadar devam eden dünya medeniyet tarihinin İslâm Medeniyet tarihinden ibaret olduğunu söylemekte ve bu zaman diliminde en medeni ve ileri memleketlerin İslâm coğrafyasında olduğunu savunmaktadır.[9]

Batı dünyası dinî taassubları nedeniyle İslâm medeniyetinin dünya medeniyetine katkısını, zaman zaman, görmezden gelmiştir. Zaman zaman da bazı müsteşrikler hakikati gizleyemeyip ilan etmişlerdir.[10]

İslâm’da tercüme dönemi diyebileceğimiz (el-Me’mun dönemi, 9.asır) dönemden sonra bilimlere karşı büyük rağbet uyanmıştı. Bunun sonucu olarak müsbet ilimler alanında önemli gelişmeler gerçekleşti. Rasathaneler, kütüphaneler, medreseler kuruldu. Bu kurumlar daha sonraları, Avrupa için, taklid edilip geliştirilecek numuneler olmuşlardır.

Farklı millet ve ırklardan olmalarına rağmen müslüman âlimler çoğu zaman eserlerini Arapça olarak telif etmişlerdir. Bu sebeple çoğu zaman İslâm Medeniyeti yerine Arap Medeniyeti tabiri kullanılmıştır.

Abbasi döneminde, idareciler ve âlimler, büyük sermayeler harcayarak yabancı kültürlerin ilmi eserlerini elde etmeye gayret sarfettiler. En fazla Yunan eserlerine önem verdiler. Bu sırada Fars ve Hind eserlerini de ihmal etmediler. Tıp, matematik, astronomi, coğrafyaya ait eserlerin tamamlanmasına çalıştılar.

Daha sonra felsefe ve tabii ilimleri ilerledi. İslâm kültürü, eski Grek kültürün yok olmaktan kurtarmış ve asırlarca Elen (?) bilgisini toplamış ve muhafaza etmiştir.

İslâm medeniyetinin gelişmesinde en büyük etken İslâm’ın ilme verdiği ehemmiyettir. Esasında Allah’a en iyi şekilde ibadet etme isteği müslümanların ilimlerde öncü ve zirve olmalarını tetiklemiştir. Çünkü zekat taksimi için matematik; kıble tayini için, hac için, cihad için, coğrafya; oruç ve namaz vakitlerini tespit edebilmek için de astronomiye ihtiyaç var. İhtiyaçlar da hayatın planlanmasında yönlendirici role sahiptir.

 

İSLÂM MEDENİYETİNİN KAYNAKLARI

 

1. Kur’ân:İslâm kültür medeniyet ve müesseselerinin en önemli kaynağı Kur’ân’dır. Toplumun uyması gereken kanun ve nizamlar ile fertlerin hem devlet hem de kendi aralarındaki münasebetlerin tanzimi gibi konular ilahi vahye dayanan Kur’ân’da mevcuttur.

Müslümanlar aradıkları her şeyi Kur’an’da aramışlardır. Zira onda eksik bırakılan hiçbir şey yoktur.*

Kur‘an veya en geniş ifadesiyle İslam, insanın insanla; insanın devletle; insanın diğer mahlukatla nasıl bir münasebet içinde olması gerektiğini tespit etmiştir. Böylece müesseselerin de temelleri atılmıştır.

Kur’an emirleri; siyaset, idare ve teşkilatların kurulmasında müslümanlara rehberlik etmiştir. İslam sınırlarının genişlemesiyle de bu müesseselerin sınırları genişlemiştir.

 

 

2. Sünnet:Bir diğer kaynak da sünnettir. Kur’an’da sünnete ittibanın emredilmesi ve Hz. Peygemberi’in (s.a.v.) üsve-i hasene olarak anlatılması, sünnetin kaynak değerini ispatlamaktadır.

Hz. Peygemberi’in (s.a.v.) sünneti islam toplumu için Kur’anın açıklanmasından başka bir şey değildi. Onun (s.a.v.) fiil ve hareketleri islamın ameli olarak uygulanmasını öğretmeye yönelikti.

Hz. Peygember’in (s.a.v.) her hareket ve davranışı müesseselere esas teşkil etmektedir. Mescid-i Nebi, Medine Sözleşmesi v.b. bu müesseselerin en önemli örnekleridir.

 

 

 

(وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ إِلَّا فِي كِتَابٍ مُبِينٍEn’am 59   مَا فَرَّطْنَا فِي الْكِتَابِ مِنْ شَيْءٍEn’am38)*

 

 

İSLÂM MEDENİYETİNİN BATIYA GEÇİŞ YOLLARI

Sarayların, mabedlerin, eğitim kurumalarının,sanatın, edebiyatın ve endüstrinin temelinde, yani medeniyetin temelinde insan vardır. Mensubu bulunduğu din ona ruh ve mana verir; onu belirli davranışlarda bulunmaya zorlar.

İslam dünyasının öncülüğünü yapan şahsiyetler batı dünyasının da öncülüğünü yapmışlardır.

İslam medeniyetinin sınırları Batının kapısını Emeviler’le dövmeye başlamış Türklerin islamı kabul etmesiyle de tazyikini güçlendirerek artırmıştır. Anadolunun fethiyle de akıncılar ve Haçlı seferleri vesilesiyle islam medeniyeti batı medeniyetiyle yüzyüze gelmiştir.

Farabi, ibni sina , Gazzali gibi islam filozoflarının yanında Aristo gibi Yunan filozoflarının Arapçaya çevrilmesiyle batı diğer ilimlerle de meşgul olma ihtiyacı hissetmiştir.

İslam medeniyeti Endülüs (İspanya), İtalya ve Sicilya üzerinden Batıya yayılmıştır.

Endülüste, islam ve hıristiyanlık arasında kültürel temas Kurtuba emirliği döneminde başlamıştır. Arap hakimiyeti süresince müsta’reb ve yahudi unsurları tarafından yoğun şekilde sürdürülmüş ve bu hakimiyetin çökmeye başladığı dönemde en iyi ürünler verilmiştir.

Romalılar ve onların mirasçıları olan Bizanslılar, doğu ve batı dünyasını Akdeniz etrafında toplayarak meydana getirdikleri ‘Akdeniz Medeniyeti’ ile doğu kültürünün batıya geçmesinde aracı oluyorlardı. İslamın ortaya çıkışı ile batı dünyası, doğu kültürünü islam medeniyeti aracılığıyla almak ve aktarmak durumunda kaldı.

Orta çağın sonlarında ve Rönesans’ta Grek felsefesi, Batı tarafından, Arapların elinde olduğu şekliye Batıya intikal ettirildi.

  • İslâm medeniyeti Avrupa’ya İspanya yoluyla adımını atmıştır.(711) Kısa zamanda Endülüs, Avrupa devletleriyle medeniyetin her sahasında yarışır hale geldi.(özellikle eğitim alanında) Endülüs Avrupa’yı ilim sahasında beslemiş, zamanla Avrupa profesörleri Kurtuba’da imtihan edilir olmuş.
  • Sicilya.
  • Haçlı seferleri.Savaşlarda sağ kalan ve geri dönen Avrupalılar müslümanlarda gördükleri değerleri ülkelerine taşımışlardır.
  • İtalyan liman şehirleri. Akdeniz ticaretinin bir kolunu da İtalyan liman şehirleri oluşturuyordu.
  • Türkler.İbni Sina,Farabi gibi ilim adamlarında Avrupa ve dünya asırlarca istifade etmişlerdir. Beytü’l- Hikme, Uluğ Bey’in kuruduğu rasathaneler Türklerin katkılarından kimisidir.

 

 

İSLÂM MEDENİYETİNİN BAZI DEĞERLERİ

 

 

  1. ADÂLET

Hakkı yerine getirmek.

Doğru olmak.

Birbirine eşit olmak.

İnsaf etmek, adaletle hükmetmek, haksızlıktan kaçınmak.

 

Zıddı zulüm, haksızlık, taraf tutmak ve insafsızlıktır.

Bir adı da ‘Âdil’ olan Allah, bizden âdil olmamızı ister. Kur’an ve sünnette adalet kavramı önemli yer tutar. Bu kavram/anlayış müslümanların her davranışlarına ve düşüncelerine sirayet etmiştir.

Bu anlayış müslümanların müesseseleşmelerine de yansımış kadılık, kadılkudatlık, kazaskerlik, ihtisap gibi kurumlar tesis etmişlerdir.

Adalet kavramı yönetimde de belirleyici rol oynamıştır. Adil yönetimlerin ömrü uzun olurken zalim yönetimlerin sonu çabuk gelmiştir. Hz. Ömer, Ömer b. Abdulaziz, osmanlı, adalet anlayışlarıyla tarihe nam salmışlardır.

Kısaca osmanlı’nın adalete verdiği önemi şu cümlelerle anlatabiliriz:

  • İmdi bu Devlet-i Aliye, adl ile kaimdir ve illa zulm ile memâlik viran olması mukarrerdir.
  • Kadıyan-ı fi’n-nar: Yıldırım Beyazıd döneminde adı yolsuzluklara karışan kadılar yakılarak cezalandırılmış.
  • Zulme rıza zulümdür.
  • Küfür ile payidar olunur, ama zulüm ile asla.
  • HOŞGÖRÜ

‘Görmezlikten gelme, bir kabahatlıya karşı şiddet göstermeyip geçivermek’ manalarına gelen müsamahayı  hoşgörü veya tolerans diye de tarif edebiliriz. Hoşgörü islamın önemli prensiplerindendir.

  • Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. onlarla mücadeleyi en güzel tarik hangisiyse onunla yap.
  • Dinde zorlama yoktur.

Gibi ayetler islamın hoşgörüsünü yansıtmaktadır.

Hiçbir çağda zorla islamlaştırma politikası uygulanmamış bilakis islam, isnsanların kalplerini fethetmek sûretiyle şehirlere girmiştir.

İslamın intişarı için gayr-i müslim beldelere giden mürşidler ve akıncılar insanların kalplerin kazanmaya çalışmışlardır. Bu mürşidler aynı zamanda tabiptiler. Gittikleri beldelerde sağlık hizmetleri vererek insanlara hizmet vermişler ve irşad vazifelerini yapabilmek için, gittikleri yerleri fetihlere hazır hale getirmek için zemin hazırlamışlardır.

İslam sağlığa ve temizliğe önem veren bir dindir. Bu sebeple müslümanlar bir çok hastane kurmuşlar ve buralarda din, ırk ayrımı yapmaksızın insanlara hizmet vermişlerdir.

Müslüman hakimiyeti altında diğer unsurlar kendi benliklerini korumuştur ve müslümanlar da buna müdahele etmemişlerdir.

 

Osmanlı hakimiyeti altında birçok ırk ve din aynı anda barınmıştır:

 

Hıristiyanlar

Katolikler

Ortodokslar

Nasturiler

Museviler

Sabiiler

 

 

Dini bakımdan, bu şekilde, ayrı ayrı din mensupları ve aynı dinin farklı mezhep mensupları bir bayrak altında ,hoşgörü ve adalet anlayışı sayesinde, birleştirilmiştir. Bunun yanısıra 22 ayrı millete adalet ve hoşgörü dağıtılmış.( kitapta 66. Ve 67. Sayfadaki tasniflere bakabilirsiniz.)

 

Hıristiyanlara kendi dindaşlarının tanımadığı adaleti ve hoşgörüyü osmanlı sunmuştur. 1204’te İstanbul Latinler tarafından işgal edilince patriklik İznik’e taşınmış; 1453’te osmanlıdan kaçan patriğin yerine yenisi tayin edilerek patriklik ayakta tutulmuştur.

 

Endülüste zulme uğrayan Yahudiler yine osmanlı eliyle refaha kavuşmuştur.

Osmanlının bu hoşgörü politikası sadece dini alanda olmamıştır. Fethedilen bölgelerdeki eski feodal topraklar yerli ailelere tımar olarak bırakılmıştır.

Balkanlar katolik tazyikine karşı osmanlıyı kurtarıcı olarak görmüşlerdir.

Gayr-ı müslim din adamları vergilerden ve askerlikten muaf tutulmuş. Aynı şekilde gayr-i müslim tabipler de vergilerden muaf tutulmuş. Bazı tabiplerin samur kalpak, sarı mest ve pabuç giymelerine, ata binmelerine de müdahale edilmemiş.

Osmanlıların takip ettiği siyaset, idaresi altında bulunan farklı din, mezhep ve ırklara mensup insanları sömürmek değil, aksine onlara hizmet etmekti.

 

 

 

 

 

 

 

 

Rukiye Mert


[1]Özellikle günümüz Avrupa medeniyetinin oluşumunda…

[2]R. V. C. Bodley, “ Rönesans’ı İslâmiyete borçluyuz”  demiştir.

[3]Müslüman âlimler sadece bununla yetinmemiş  tercüme ederek tüm insanların hizmetine sundukları bu ilim mirasları ziyadeleştirerek sonraki kuşaklara tevarüsünü de temin etmişlerdir.

[4]Batı ve Grek – Arap kültürleri arasındaki temaslar kaç asır buradan gerçekleşmiştir.

[5]Ki savaşlar medeniyet alışveriş bir araçtır.

[6]Bu konuyla ilgili Z. K., özetini sunduğumuz kitabının 26,27. sayfalarında şunları söylüyor: “İslâm dünyasının, özellikle mânevî alandaki bu olağanüstü gelişmesi, İslâm inkılâbının gücü ile ruhundaki aksiyon kabiliyeti ve bunların yanısıra bu medeniyetin öncülüğünü yapmış olan Arap ve Arap olmayan milletlerin parla düşünce ve sanat yetenekleri ile birlikte, İslâm’ın ilme verdiği değer ile açıklanabilir. (…) Bununla beraber İslâm, maddî olduğu kadar mânevî alanda, başka bir ifade ile hayatın bütün safhalarında tatbik edilen bir sistem olduğundan, onun gayretini sadece ruhanî ve mânevî saha ile sınırlandırmak mümkün değildir. Bu gayret sayesindedir ki İslâm âleminde ilmin her sahasıyla uğraşılmıştır. Zira İslâmî anlayışa göre ilim ve ibadet birbirinden ayrılamayan iki unsurdur.”

[7]Sayfa 31 “Fikir sahasında, şayânı hayret faydalı çalışmanın, başlangıçtaki en kuvvetli âmili  yabancı kültürlerin fikir mahsullerini bilen halifelerin idare ve ihtirasları idi. Bütün ilim dallarını ihtiva eden sistematik ve tedrici tercüme faaliyeti, büyük ölçüde bu şekilede gelişti.”

[8]Rahibelerin kıyafeti- islamın testtür anlayışı; yahudilerin kipa kullanması- müslüman erkeklerin takke takması

[9]Bağdat, Kurtuba, Kahire, Gırnata, Tuleytula, Toledo gibi ilim ve ticaret merkezleri müslümanların elindeydi.

[10][10]M. Watt :” Yunanlıların talebeleri, herkesten önce Müslüman Araplardır. Arapların ilmi, Yunanlılarınkinin bir devamıdır. Araplar onu muhafaza edip büyümüş ve birçok bakımdan geliştirip mükemmelleştirmişlerdir.”

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

Nisa Suresi 34-35

Nisa Suresi 34-35 Tefsiri

DEVAMI

"Mecelle-i Ahkam-ı Adliyye" ve "El-Umm"

Fıkıh babları mukayesesi: Mecelle-i Ahkam-ı adliyye El-Umm

DEVAMI

Videolar

  • Nuh Arslantaş: Mustafa Öztürk'le Din ve Hayat: Kur'an'da Yahudilik (Kanal 24 - 27.09.2014)
  • Kinder über den Islam - Ammar und Umeyr
  • Die Spaltung der Umma (Siffin-Tahkim)

Foto Galeri

<p>Yeni Ti-Entertainment.com hakkındaki görüşünüz?</p>