Ti-Entertainment

Adem ile Havva Kıssası Dinler Tarihi

Adem ile Havva Kıssası

 

 Prof. Dr. Kürşat Demirci  eKürşat Drmirci  Kürşad Demirci Tugrul Kurt Tuğrul Kurt Marmara İlahiyat Dinler Tarihi Adem Havva

 

 Prof. Dr. Kürşat Demirci  eKürşat Drmirci  Kürşad Demirci Tugrul Kurt Tuğrul Kurt Marmara İlahiyat Dinler Tarihi Adem Havva

İçindekiler

Giriş

Tekvin’deki Anlatımlar

Tekvin’e Göre Yaratılış

Adem’in Eşi

Cennet/ Gar Eden

Yasak Ağaç ve Yılan

Cennet’ten Düşüş

Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi

Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik Unsurların Kökenleri

Tekvin’ deki Anlatımlarda Yer Alan Çeşitli Mezopotamya Mitosları

İnsanın Yaratılış Gayesi

Cennet Motifi

Ağaç Motifi

Erkekten Yaratılan Kadın

Kadınla Yılan

Adapa Mitosu

Sonuç

Kaynakça

 

Giriş:

 

Kitab-ı Mukaddes’te çokça Ortadoğu Mitolojisine (Mezopotamya, Ugarit, Eski Mısır vs.) ait unsurlar mevcuttur. Bir takım mutaassıp Yahudi ve Hıristiyanlarca kabul edilmezse de, kutsal kitaplarında anlatılan muhteva ve kıssalarda bariz bir şekilde mitolojik unsurlar bulunmaktadır. Birçok mitsel unsurlar, anlatılan kıssalarda adeta kaybolmuş ve harmanlanmış olduğundan- çoğu zaman farklı mitolojik unsurların bir araya getirilip farklı şekilde yorumlanıp ifade edildiğinden- bunu ilk bakışta net bir şekilde görmek ve ayırt etmek mümkün değildir. Ancak, örneğin Tekvin kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssasında olduğu gibi, eski Tanrı ve hatta Tanrıçalar, mitolojik semboller ve şahsiyetler yer alır. Âdem’in eşi olarak bilinen Havva, Hitit Fırtına Tanrı’sının eşi olan ve bir aslanın sırtına çıplak halde binen, aynı şekilde Yunanlılar arasında da Herakles’in eşi Hebe olarak bilinen, Tanrıça Heba ile özdeşleştirilir. Veya bu kıssada arkaik toplumlarda önemli manalara haiz olan cennet, bahçe ve ağaç gibi sembolizmi yüksek örnekler verilir. Bu çalışmanın amacı Kitab-ı Mukaddes’in ilk kitabını oluşturan Tekvin/Yaratılış kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssası çerçevesinde genelde Kitab-ı Mukaddes’te ve özelde Tekvinde yer alan Mezopotamya Mitoloji unsurlarını ortaya çıkarmaktır.

 

 

 

 

 

  1. Tekvin’deki Anlatımlar:

     

  1. Tekvin’e Göre Yaratılış

 

Âdem ile Havva kıssasını daha net anlayabilmek için öncelikle kısaca Tekvin’e göre yaratılışın nasıl vukuu bulduğu ile ilgili bilgi sahibi olmak gerekmektedir. Zira Âdem ve Havva’nın ne zaman yaratıldığı ve kıssanın vukuu bulduğu Cennet (Aden), yasak ağacın ve daha sonra cennetten düşüşün sonunda dünyanın yaratılışı konularını bilmeden herhangi bir karşılaştırma anlamsız olacaktır.

Tekvin’e göre Tanrı evreni yokluktan, Tohu ve Bohu denilen kaos ve boşluktan yaratmıştır. Evren, insan ve tabiat, yani kozmos 6 günde yaratılmıştır. İlk günde boşluktan, kaostan düzene geçiş başlamış, tanrı ilk olarak ışık olsun demiştir. Daha sonra, yaratılışın ikinci gününde “Yüksek Sularla (Gök kubbenin üstündeki suları) Alçak Suları (Gök Kubbenin altındaki suları) birbirinden ayırmak için bir gök kubbe yaptı ve ona ‘Gök’ (‘Cennet’) adını verdi.”[1] Tanrı’nın Gök kubbenin altındaki suları bir yere toplaması ve onu kurutarak kuru toprağın görünmesi üçüncü günde vukuu bulmuştur. Burada oluşan ‘kuru’ alana toprak, sular kümesine de ‘Deniz’ denmiştir. Daha sonra nebatat doğmuş ve üremiştir. Yaratılışın dördüncü gününde Güneş, ay ve yıldızlar yaratılmış, daha sonraki gün, beşinci günde balıklar ve kuşlar yaratılmıştır. Nihayet altıncı günde kara hayvanları, sürüngenler ve insan yaratılıp yedinci gün Tanrı istirahate çekilmiştir.[2] Burada çalışmanın mahiyetini daha net idrak edebilmek için kısaca yaratılış safhaları zikredilmiştir. Ayrıca önemli ve konumuzla doğrudan ilgili bir unsur daha vardır. Yaratılışın üçüncü gününde karanın (toprak) ve denizlerin oluşmasıyla ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. İbrani mitlerin kökenine dair etraflıca bir çalışma sunan Robert Graves ve Raphael Patai “İbrani Mitler” adlı eserlerinde bununla ilgili şu önemli bilgiyi paylaşmaktadır: “Buna karşın bazıları Yeryüzü ve Gökyüzünü yarattıktan sonra Tanrı’nın, kuru toprakları nemlendirmek (ıslatmak) için yeryüzünü buharla (çiseyle) kapladığını ve böylece tohum veren otları ile çimenleri yeşerttiğini anlatırlar. Buna göre Tanrı daha sonra Aden’de bir bahçe yaptı ve yarattığı insana Âdem adını vererek bahçeye koyup orada ağaç yetiştirdi. Tanrı bundan sonra bütün yaratıkları, kuşları, sürüngenleri ve son olarak da kadını yarattı[3]

 

Tekvin kitabında iki farklı anlatımla karşılaşmaktayız. Aşağıdaki şemada bu farklı anlatımları kısaca zikrettik.[4]

  

  1. Âdem’in Doğuşu

Yukarıda zikredildiği üzere Tanrı Âdem’i altıncı günde yaratmıştır. Ancak Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarına göre “Tanrı toprağı rasgele kullanmadı. İnsanın, yaratılışın hükümdarı olması için en saf toprağı aldı.[5] Tanrı yeryüzünün oğlu olarak, zira toprak Âdem’e gebe kalmıştır, Âdem doğmuştur. Burada önemli bir hususa temas etmek istiyoruz. Âdem’ le ilgili “Adama’nın oğlu olarak” doğduğu söylenir. Burada Âdem kelimesinin etimolojisinde yeryüzü anlamındaki Adama kelimesinden türediğini de iddia edenler vardır.

  1. Âdem’in Eşi

Tanrı Yeryüzünü ve Âdem’i yarattıktan sonra ona eşlik etmesi için, türünün tek canlısı olmaması ve üreyebilmeleri için ona eş vermeye karar kılmıştır. Tekvin II, 18-25 ve 3. Bapta yer alan ifadelere göre Tanrı Âdem’i bunun için derin bir uykuya daldırır ve onun kaburgasından bir kadın yaratır. Âdem uyandığında ise şunu der: “Bu canlı ‘Kadın’ ismiyle anılsın, çünkü erkekten yaratıldı. Kadın ve erkek tek beden, tek vücut olacak.” Tevrat’a göre Âdem ona “Yaşayan Her Şeyin Annesi” anlamına gelen Havva ismini vermiştir.

  1. Cennet/Gar Eden:

Tanrı Âdem’ i topraktan yarattıktan sonra Aden cennetinin batısına cennetsi bir bahçe kurdu. Onu meyveleri göz kamaştıran mücevherler olan ağaçlarla donattı. Bunların arasında İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı da bulunmaktaydı.[6]

  1. Yasak Ağaç ve Yılan:

Bu yaratılan bahçeden Âdem ve Havva’ya bir istisna haricinde tamamıyla yararlanabilme yetkisi verilmişti. İstisna olan yasaklı ağaç, meyvesine dokunulduğunda bile ölüm getirecek olan İyiyi ve Kötülüğü Bilme Ağacı (Bilgelik Ağacı) idi.[7] Bununla beraber cennette yılan kılığına bürünmüş olan Şeytan’da bulunmaktaydı ve Havva’ya yaklaşarak “Tanrı gerçekten, bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin dedi mi?” diye sormuştur. Havva’da ona cevaben: “hayır, ama Tanrı bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın, yoksa ölürsünüz dedi”. Yılan: “O halde Tanrı sizi aldattı. Onun meyvesi ölüm değil, bilgelik getirir. Tanrı gözlerinin açılmasını istemiyor.” Bunun üzerine Havva ağacın meyvesini yemeye ikna oldu ve aynı zamanda da Âdem’in de bu meyveden yemesini sağladı.[8]

  1. Cennet’ten düşüş:

Meyveyi yedikten sonra Âdem ve Havva birbirlerine baktıklarında çıplak olduklarını gördüler ve utançlık hissine kapıldılar. Hemen İncir yapraklarını birbirine iliştirip kendilerine önlük yaptıklarını anlatır Tekvin kitabının üçüncü babı: “Derken günün serinliğinde bahçede yürüyen Tanrı’nın sesini duyup ağaçların arkasına gizlendiler. Tanrı, Âdem’e “Neredesin?” diye seslendi. Âdem “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. Tanrı “çıplak olduğunu saba kim söyledi?” diye sordu. “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Havva bana ağacın meyvesinden verdi, ben de onu yedim” diye yanıtladı. Havva’ya nedeni sorulduğunda o “Yılan beni aldattı” diye cevap verdi. Bunun üzerine Tanrı, Yılanı lanetledi ve “Bu yaptığından ötürü ayaklarını kaybedip karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla seni birbirinize düşman edeceğim. Onun soyundan gelenler, senin soyundan gelenlerin başını ezecek, ta ki topukları yara bere içinde kalana dek” dedi. Daha sonra Tanrı Havva’ya dönerek şunları dedi: “Senin işini ve acını kat kat çoğaltacağım. Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Bundan sonra Tanrı bir de Âdem’i lanetledi: “Benim sözümü değil de karının sözünü dinlediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu ekmek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek. Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye kadar ekmediğini alın teri dökerek kazanacaksın. En sonunda seni yarattığım toprağa geri döneceksin.“[9] Daha sonra cennetten kovuldular.

 

 

  1. Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi

”Mitos, belli bir durumun yarattığı insan imgelerinin ürünü olup, belli bir şey yapma niyetini gösterir. Böyle anlaşıldığında, mitos hakkında sorulması gereken doğru soru, onun ‘gerçek olup olmadığı’ değil, ‘onunla ne yapmak niyetinde olduğu’ sorusudur.”[10] Dolayısıyla mitosların insanlık tarihi için önemi büyüktür.

Arkaik toplumlarda anlaşıldığı şekliyle, yani “gerçek bir öykü” ye işaret eden bir terim olarak kullanılırdı. Mircea Eliade’ye göre mitin gerçekliği: “Arkaik dünya için mit, hakiki gerçekliğin, yani kutsalın ortaya çıkışlarını anlattığı için gerçektir”.[11] Kutsalın (ya da doğaüstü olanın) dünyada çeşitli ve bazen de dramatik şekilde ortaya çıkışını tasvir eder. Dünyayı gerçek olarak tesis eden ve onu bugünkü haline getiren, işte kutsalın bu ortaya çıkışıdır. Dahası, doğaüstü varlıkların müdahaleleri sonucunda insan bugünkü hale, yani ölümlü, cinsiyetli ve kültürel bir varlık olma durumuna gelmiştir.[12] Mit’in temel yapısal özelliklerinden birisi de, onun sırrı açığa çıkarmak olarak da nitelendirilebilir. Yani başlangıçta (yaratılışta) olanlarla ve insan için muamma olan ve gizlenmiş bir bilgi olan yaratılış gibi olaylar hakkında bilgiler verir. Arkaik insanlar aslında mit’le efsane/masal arasında fark gözetebiliyordu. Aşkın bir anlam ifade etmeyen olayları konu edindikleri için efsaneler ve masallar, sahte hikâyeler olarak değerlendirilmektedir. Ancak: tarih içerisinde yer alan tüm fenomenler gibi mitler de değişikliğe uğramıştır. Ancak “iptidailerin” mitleri zamanla değişikliğe uğramış olsa da hala başlangıçtaki bir durumu yansıtmaktadır.[13] Eliade, ‘’Traitê d’histoire des religions’’ adlı eserinde şöyle der: “Modern zihin perspektifinden Mit, tarihi ortadan kaldırmaktadır (…). Mitlerin çoğunluğu in illo tempore de gerçekleşen olayları anlatır. Ab origin de olup bitenleri anlattığı için kozmogonik mit de bir tarihtir. ”Bir miti anlatma, bir bakıma o mitin bahsettiği olayların gerçekleştiği kutsal zamanla çağdaş olunmaktır.”[14] Mit, insanın içinde bulunduğu bireysel, kronolojik ve tarihsel zamanı aşmasını sağlayarak onu sembolik olarak da olsa geçmişe döndürür- illud tempus’a götürür. Bireylerin ve toplumların kendi menşelerini açıklama ihtiyacı duydukları gibi, kültürler de kendi kökenlerini bilme ihtiyacı hissetmiştir. Bundan dolayıdır ki, neredeyse bütün kültürlerde yaratılış mitlerine, yani kozmogoniye rastlamak mümkündür. Bundan mütevellit göreceğimiz üzere, hem Mezopotamya’da hem de zikrettiğimiz gibi Kitab-ı Mukaddes’te yaratılış ve kozmogoni ile ilgili çeşitli anlatımlar mevcuttur. Zira insan zihnini meşgul eden en önemli şeylerden bir tanesidir, “başlangıçta ne oldu” sorusu. Bu bağlamda evrenin yaratılışından sonra insanın yaratılışı ve insanlığın oluşumu ve ayrıca insanların tanrılar (tanrı ile) ilişkisi ve münasebeti son derece önemli konulardan bir tanesi olmuştur. Yine Eliade’ye göre kozmogonik mitlerde ortak bir yapı vardır. “in illo tempore de sıkı bir bütünlük mevcuttu. Bu bütünlük dünyanın ya da insanlığın meydana gelebilmesi için bölündü ya da kırıldı”.[15] Yaratılışla birlikte aslında bir nevi düzen, yani kozmos da bölündü. Bununla beraber aslında tanrılardan (tanrıdan) bir nevi bir kopuş da olmuştur.  Bidayette ilk insanlar da tanrıdan ayrılmış değildir. Bundan dolayıdır ki, “birçok arkaik din, bir dağ, ağaç, merdiven ya da sarmaşık vb. aracılığıyla gökyüzü ile bidayette bütün insanların iletişim halinde olduğunu, fakat daha sonra bu iletişimin kesildiğini anlatan mitlere sahiptir.[16] Kitab-ı Mukaddes’in evrenin yaratılışı ile ilgili bilgi ve ilgili şema yukarıda zikredilmişti. Bunun haricinde yine yukarıda zikrettiğimiz üzere, Kitab-ı Mukaddes’te Âdem ve Havva’nın cennetten düşüşü (la chute) başlangıçtaki bütünlüğü (la totalisation primordiale) bölünmesinden önceki durum, Eliade’ye göre mükemmel insanlığın durumunu (la condition de l’humanité par faite) başlangıçtaki insanın cennetvari durumunu (la condition paradisique de l’homme primordial) yansıtmaktadır. Bu aşamada cinsiyet ayrımı henüz meydana gelmemişti[17].

Günahla düşüş evrensel bir inanıştır. “Şayet in illo tempore bu olay (la chute) gerçekleşmiş olmasaydı, insan ölümsüz olmazdı, taşlar gibi sonsuz yaşayabilir, yılanlar gibi deri değiştirebilirdi. Ölümün bidayetini anlatan mit, in illo tempore gerçekleşen kazayı anlatmakta ve böylelikle de insanın neden ölümlü olduğu sorusuna cevap sunmaktadır.”[18]

Eliade’ye göre insan bir anlık için de olsa mitin anlattığı o duruma yeniden gelme ihtiyacını hissetmektedir. Çünkü cennet özlemi hâkimdir. Yaratılış sonunda dünyanın ikiye bölünmesinden önceki duruma yeniden dönmeyi arzulayan insanı Eliade şu şekilde isimlendirir: “kozmik insan- l’homme cosmique” . Eliade’ye göre cennet özlemi, insanın kozmos içerisindeki belirli bir durumunu yansıtmaktadır. Monoteistlerde bu özlem aslî günah sonucu düşüş (la chute) ile ifade edilir. Düşüşten önceki dönem Eliade’ye göre hayali zamandır (le temps du rêve). Bu bağlamda Eliade’ye göre Yahudi ve Hıristiyanların din dediği şey, ilk insanın bu düşüşünün bir neticesidir.

 

  1. Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik unsurlar ve Kökenleri

Belirli bazı mitoslar sadece bir uygarlığa münhasır değildir. Zaman, tarih ve zihinler akıcıdır, değişkenlikle dinamizmini sağlar. Tarih boyunca çeşitli istilalar, fetihler, terakki ve tağayyür ile medeniyetlerin birbiriyle tanışması ve etkilenmesi vukuu bulmuştur. Binaenaleyh Sami ırkı Mezopotamya bölgesine gelmesi ve varlığını sürdürmesiyle Yahudilerin (ve Hıristiyanların) kutsal saydıkları kitaplarında Mezopotamya uygarlıklarına ait bir takım düşünce, inanış ve mitler de girmiştir. Mesela Yaratılış mitosun yanında Tufan öyküsü de hem Mezopotamya’da hem de Sami çevrede bilindik bir anlatımdır. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımlarda net bir şekilde mitolojik unsurlar görülmektedir. Ancak Kitab-ı Mukaddes yazarları Mezopotamya’ya ait mitleri aynı şekilde değil, değiştirerek, eklemelerde bulunarak ve bir takım mitleri birbiriyle mezcederek, eklektik şekilde bir araya getirmişlerdir. Bundan dolayı Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Mezopotamya kültür havrasına ait olan Mitolojileri anlayabilmek için öncelikle bu Mitosların Mezopotamya’daki anlatımlarına göz atmak faydalı olacaktır.

  1. Tekvin’ deki Anlatımlarda Mezopotamya Mitosları:

Yukarıda kısaca Tevrat’ın Tekvin babındaki Âdem ile Havva kıssasını ve genel olarak Mit’in ehemmiyetini kısaca zikrettik. Amacımız, Âdem ile Havva kıssasındaki anlatımlarda Mezopotamya mitlerin kökenlerine dair bilgi sunmadan, paralellikleri arz etmeden önce genel bir çerçeve çizmek. Özellikle Mitlerin önemi hakkındaki bilgiler, hem Mezopotamya’da hem de Kutsal Kitapta yer alan mitolojik anlatımların neden yer aldığını anlama babından son derece önemlidir. Burada çalışmanın hacmini aşmamak için, sadece Tekvin kitabında Âdem’le Havva kıssasını değerlendirmede çalışmaya faydada bulunabilecek bir takım mitoslar zikredilecektir.  

  1. İnsanın Yaratılış Gayesi: Hizmetkâr. Enki ve Marduk

Doğrudan Âdem ile Havva kıssası ile alakalı görünmese de Tanrı’nın insanı yaratmadaki nedeni ile ilgili önemli bir ayrıntı vardır. Tanrı Tekvin’de Âdem’i evreni yarattıktan sonra yaratır, onu bir bahçenin içine koyar, daha sonra ona eş yaratır ve eşinden ötürü her ikisi bir günah işler ve Tanrı tarafından cezalandırılır. Cezaları artık daima toprağa bağlı kalmaları (yukarıda ilgili pasajları zikrettik), kadınlar doğum sancıları çekmeleri gibi acziyet belirtileridir. Burada farklı boyutlarla olaya bakmak gerekmektedir. Mezopotamya mitoslarında insanlar, tanrılara hizmet etmeleri için yaratılmışlardır. Tanrılar mitosa göre çok çalışır ve onca işin peşinden gidemediklerinden insanları kendilerine hizmet etmeleri için yaratır. Yüce tanrı Enki, insanı yaratmaya karar verir.[19]Mitosta Enki’nin insanı akıl ve bedensel güç yönünden aciz bir yaratık yaratır. Hatta Ninmah insanın bu durumuna üzülür ve bu durumun değişmesi için Enki’yi uyarır. Ancak bu durum değişmez. Samuel Henry Hooke’un verdiği bilgiye göre, ”İnsan” anlamına gelen İbrani sözcüklerinden biri “enoş” olup, zayıf ya da “hasta” anlamına gelen bir sözcük köküdür.[20] Aynı şekilde Kitab-ı Mukaddes’te de hem Âdem ve Havva’nın cennette yaratılmaları hem de sonrasında düşüşlerinde, insanın aciz ve zayıf olduğu mesajı verilir. Burada önemli Babilonya mitosu olan “Enuma Elish” hakkında bilgi vermekte fayda vardır. Dünyanın, evrenin ve sonunda insanın yaratılışı ile ilgili önemli bilgiler veren Enuma Elish destanında, altıncı tablette, Marduk, tanrıların hizmetini görmesi için insanı yaratır. Bunun için tanrılar âleminde bir ayaklanmaya neden olan Kingu’nun öldürülmesi gerektiğine karar kılar tanrı Ea’nın öğüdüne uyar.[21]Dolayısıyla isyancı “Kingu öldürülür ve karnından tanrıları ‘özgür kılmak’ yolunda onlara hizmet etmesi için, yani tapınak ritüelleriyle ilgili kol işlerini yapması ve tanrılar için yiyecek sağlama işlerini görmesi için, insan türünü yaratır.

 

  1. Cennet Motifi: DİLMUN

Ele alacağımız ikinci motif ise, cennet motifidir. Mezopotamya mitoslarında cennet ile ilgili anlatımlara rastlamak mümkündür. Enki ile Ninbursag mitosu başlı başına hem Cennet hem de ilk yaratılış ile ilgili genişçe bir perspektif sunmaktadır. İbrani cennet anlatımının temelini oluşturmuş olması ihtimali büyük olduğundan bu mit hakkında kısaca bilgi sunulacaktır. Mitostaki başkahraman su tanrısı Enki ve toprak ana Ninhursag’dır. Ancak bu mitosun yer aldığı sahne de önemlidir. Zira mitos’un sahnesi Dilmun’dur. Temiz, saf, aydınlık olan, hayvanların birbirine zarar vermediği, ne hastalığın ne de yaşlılığın bilindiği bir ülkedir Dilmun.[22]  Tekvin babında anlatılan Cennet tasvirleri de bu yöndedir. Bütün kötü hasletlerden uzak, huzur ve mutluluk yuvası olarak tasvir edilir Cennet. Arkaik insanların doğaya bağlı bir hayat yaşadıklarını düşünürsek, düşünülebilecek en mutlu ve güzel yerin yeşilliklerle dolu bir mekânın olması anlaşılırdır. Samilerin daha sonra Mezopotamya topraklarına gelmeleriyle bu doğa motifi hemen hemen tamamıyla alınmıştır. Burada en önemli motif şüphesiz insanların kutsal mekâna ve AXİS MUNDİ olarak belirttiği merkezi bir yere olan bağlılığıdır. Bununla ilgili de bir "Cennet Özlemi" zuhur etmektedir. Merkeze bir çaba sonrası ulaşma ve kurtulma, huzur bulma ihtiyacı ”varlığın en süfli ve en ari olmayan seviyelerinde bile arketipleri gerçekleştirme ihtiyacını sürekli hissetmesidir”.[23] Yani genel olarak kutsal bir mekâna, başlangıcı simgeleyen o merkezi mekâna, axis mundi’ye ihtiyaç-hasret oluşur ve bu bir şekilde kendini belirli mitoslarda manifeste eder.

Tekvin 2:8’de Tanrı ilk kez Eden cennet bahçesinden bahseder. Bununla ilgili Hooke “Ortadoğu Mitolojisi” adlı eserinde şu sözlere yer verir:

“Yehova’nın bahçeyi diktiği yer, uzakta, doğuda, Aden denilen bir bölgedir. Kuşkusuz, “Aden” denen, “Eski Ahit”te (“İkinci Kırallar” kitabı 19:12’de; “Hezekiel kitabı 27:23’te; “Amoş” kitabı 1:5’te olmak üzere) birçok yerde adı geçen bir yer vardır; ama bu eski mitostaki Aden, herhangi coğrafi bölge olmaktan çok güneşin doğusundaki ayın batısındaki ülkedir. Akadça edinu sözcüğü, “ova” ya da “bozkır” anlamına gelir ve akla yatkın olarak “bahçe”nin, susuz kırın, kumlu, bomboş topraklarından sihirsel bir güçle fışkıran bir yeşillik biçiminde düşünülmüş olacağı ileri sürülmüştür. “ [24]

Bunun sebebiyle ilgili enteresan yorumlar vardır. Modern bilimin ortaya çıkardığı tespitlere göre Kitab-ı Mukaddes ilahî menşeili değil, yani Yahudilerin iddia ettikleri gibi Musa tarafından yazılmamıştır (ilk beş kitap= Torah), bilakis 4 farklı kaynak tarafından kaleme alınmıştır. Buna “Biblical Criticism” denilmektedir. Bu çerçevede özellikle tekvin kitabında anlatılan kıssalara biraz da bu gözle bakmak lazım. Bundan dolayıdır ki cennet ile ilgili ifadelerde, 4 kaynaktan biri olan Yehovacı metne göre, farklı bir dünya görüşü ve zihin yapısı hâkimdi. Hooke bunu şu şekilde ifade eder: “Yehovacı yazarın kafasında, kendi ülkesinin iyi sulak topraklarıyla (bkz. “tesniye” kitabı 8:7) Bedevilerin dolaştıkları, içinde ancak tanrısal bir gücün mucizesinin bir bahçe yaratabileceği çöl arasındaki zıtlık bulunmuş olabilir.”[25]

Bundan da öte bitkilerle ilgili önemli mana ve inanışlar söz konusudur arkaik insanın düşünce yapısında. Diğer konu başlığından bu konu incelenmiştir.

 

  1. Ağaç Motifi: Bilgelik ve Ölümsüzlük

Ölümsüzlüğü elde etme, insanın ebedî hayatı arzu etmesi tarih boyunca önemli bir yer edinmiştir. Bununla ilgili çok farklı mitoslar mevcuttur. Bununla ilgili Gılgamış Destanı günümüze tam olmasa da ulaşmış en önemli destanlardan birisidir. Gılgamış Destanında kral Gılgamış ölümsüzlüğü elde edebilmek için zor, zahmetli ve meşakkatli bir yolculuk üstlenir ve sonunda ölümsüzlüğü elde edemeden geri döner. Aynı şekilde genel olarak arkaik toplumlarda ölümsüzlüğü elde edebilmek daima önem arz etmiştir.  Tükenmez/ebedî hayat, ilkel ontolojide mutlak gerçeklik kavramının ifadesi olduğundan, ağaç bu gerçekliğin simgesine, yani dünyanın merkezine ("AXİS MUNDİ") dönüşebilir. Cennet denilen güzellik ve mutluluk mekânı da hem Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin babında Gar Eden (Kur’an’da Cennet-ü Adn), hem de Mezopotamya mitoslarında Dilmun olarak mutlak Gerçekliğin yarattığı düzenin merkezinde yer almaktadır. Tekvin’de farklı ağaçlardan bahsedilir. Burada hem bilgelik ağacı, hem de ölümsüzlük ağacı önemlidir. Bilgelik ağacının yasaklanmasının nedeni, Gar Eden’de yer alan ve saklanmış olan Ölümsüzlük ağacına ulaşmamasıdır. Zira bilge olan saklı olan şeylere kadir olacağından Âdem ve Havva’ya bilgelik ağacından yemeleri yasaklanmıştır. Dolayısıyla burada asıl odak nokta ölümsüzlük ağacıdır. Mircea Eliade’nin ifade ettiği gibi “Bir ağaç hiçbir zaman yalnızca kendisi için kutsallık kazanmaz her zaman onun aracılığıyla "ortaya konulan," "anlamlandırdığı" ve "simgelediği" şey adına bir tapıma sahip olur.” Bilgi Ağacı Cennetin ortasında, Hayat Ağacı ve İyiliği ve Kötülüğü Bilme Ağacı vardır ve Tanrı, Âdem’e Bilgi Ağacı'nın meyvelerinden yemeyi yasaklamıştı; "Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün," demişti.  

Bu kutsal mekânda yer alan “Kutsal Ağaç” İlkel dinsel inanışlarda ağacın (daha doğrusu bazı ağaçların) gücü temsil ettiği kesindir. İlkel toplumlarda “kutsal ağacın” kimi zaman buna “Yaşam Ağacı” da denmiştir, son derece önemli bir konuma sahip idi. Ağaç, kutsal güçlerle yüklüyse dikey olduğu, yerden bittiği, yapraklarını kaybedip yeniden kazandığı, kendini sayısız kez yenilediği (“ölür” ve "yeniden dirilir"), süslü ve güzel olduğu içindir. Ağacın "biçimine" olduğu kadar "biyolojik özelliklerine" de bağlı tüm bu nitelikler, ağacın kutsallığını doğrulayan niteliklerdir. Ama ilkel zihniyette, ağaç evrendir ve evren olmasının nedeni onu yinelemesi ve onu "simgelemekle" birlikte varlığını da taşımasıdır. Bundan mütevellit ağacın aslında bir mikrokozmos olduğunu söylememiz mümkündür. Bununla ilgili Kitab-ı Mukaddes’te muhtelif yerlerde önemli ifadeler yer almaktadır. Bunun için Tekvin babında zikredilen Cennet ve ağaç motifini iyi anlayabilmek için birkaç örnek zikretmekte fayda görülmektedir.

  • «Boyunduruğunu çok önce kırdın, Bağlarını kopardın. ‹Kulluk etmeyeceğim› dedin. Gerçekten de her yüksek tepede, Her bol yapraklı ağacın altında Fahişe gibi yatıp kalktın.(Yeremya 2:20).

  • Kral Yoşiya döneminde RAB bana, «Dönek İsrail’ in yaptığını gördün mü?» dedi, «Her yüksek tepenin üzerine, her bol yapraklı ağacın altına gidip fahişelik etti.(Yeremya 3:6)

Ancak sadece Mezopotamya bölgesine münhasır bir sembol değildir ağaç sembolü. Hint geleneği en eski metinlerine göre her zaman kozmosu, dev bir ağaç olarak tasvir etmiştir. Upanişad'larda, bu düşünce çok açık bir biçimde belirlenmiştir: Evren, kökleri göğe uzanan, dallarıyla tüm dünyayı saran "baş aşağı" durmuş bir ağaçtır (bu imgenin, güneş ışıklarının yansımasını belirttiğini de hatırlayalım: “Dalları aşağıya uzanır, kökleri göğe uzanır, böylece düşer ışıkları üstümüze”).   "Ağacı köklerinden kesmek", insanı kozmostan ayırmak, onu "duyu nesneleri" inden ve “eylemlerinin meyvelerinden” yalıtmak demektir. Dalları yüce elementlerdir, yaprakları duyu nesneleridir, güzel çiçekleri, iyi ve kötü acı ve zevk meyveleridir. Bu ezelî Brahma-Ağacı tüm canlıların yaşam kaynağıdır. Marifet silahıyla bu ağaç kesilirse ve böylece Ruh da zevk alırsa artık geri dönülmez.  Hayat Ağacı, ölüleri dirilten, hastaları iyileştiren ya da gençleştiren vb. tüm mucizevi bitkilerin ilk örneğidir.[26]

Yine Kitab-ı Mukaddes’in tekvin babında zikredildiğine göre Âdem ile Havva yasak ağaçtan yedikleri meyve, Elma idi. Burada da yine Elma motifinin önemli bir yeri vardır. Elma İskandinavya mitolojisinde, gençleştirici ve yenileyici meyvedir.

 

 

  1. Erkekten Yaratılan Kadın

Mezopotamya mitolojilerinden Enki ile Ninhursag mitosunda Enki Ninhursag’da yarattığı meyveleri yer ve Ninbursag buna öfkelenerek Enki’yi lanetler. Enki’ye 8 hastalık verir ve iyileşmesi için de tanrılar yaratır. Bu hastalıklardan bir tanesi de, tanrının kaburgasıdır ve kaburga ile uğraşması için yaratılan tanrıçanın adı, “kaburgaların tanrıçası” anlamına gelen “Ninti”dir. Ne var ki Sümerce “ti” sözcüğü, kaburga kadar “yaşam” anlamına da gelen çift anlamlı biz sözcük olduğunu dile getirir Hooke. Dolayısıyla Ninti aynı zamanda “Yaşamın Tanrıçası” anlamına gelebilmektedir. Bu Tekvin kitabında kadının Âdem’den, Âdem’in kaburgasından yaratılması hususu ile tekrar karşımıza çıkmaktadır. Zira Havva kelimesi de “Yaşam” anlamındadır. “Bu durumda, İbrani Cennet mitosunun en ilginç özelliklerinden birisini, kökeninde açıkça bu kabaca işlenmiş Sümer mitosunun bulunmasının oluşturduğunu söyleyebiliriz.”[27]

 

  1. Kadınla yılan:

Tekvin babında Âdem ile Havva kıssasında göze çarpan bir başka husus şüphesiz Havva’nın Yılanın sözlerine kanıp tanrısal emre karşı gelmesi. Daha sonra Tanrı Havva’nın örneğinde bütün kadınları yılanlarla bir tutar ve onları lanetler. Dolayısıyla burada kadınla yılan bir görülmektedir. Kadınla yılanın özdeşleştirilmesi Mezopotamya ve genel olarak arkaik toplumlarda var olan bir sembolizmdir. Kadınla yılan arasındaki ilişki çok anlamlı ve çok çeşitlidir, ama hiçbir biçimde yalnızca basite indirgenmiş bir cinsellik simgecilikle de açıklanamazlar. Yılanların temsil ettiği pek çok anlam vardır ve bu özelliklerinin en önemlileri arasında "yenilenme" özelliği kabul edilir. Kadınların aylık olarak gördükleri regl, rahimde yenilenmeyi simgeler. Dolayısıyla bu bakıma yılanla özdeşleştirilir. Yılan "dönüşen" bir hayvandır. Yılan, aydan geldiği, yani "sonsuz" olduğu, yeraltında yaşadığı, ölülerin ruhlarını (başka şeylerin yanı sıra) canlandırdığı için tüm sırları bilir, bilgeliğin kaynağıdır ve geleceği görür.  Ulu Tanrıçanın niteliklerinden biri olarak yılan ay doğasını korur(döngüsel yenilenme) ve onu yer doğasıyla birleştirir. Belli dönemlerde ay yerle özdeşleştirilmiştir; yer, yaşayan tüm canlıların rahmi olarak kabul edilmektedir.  Ulu tanrıçalar, ayla ve yerle ilgili pek çok özelliği bünyelerinde birleştirmişlerdir. Ayrıca, bu tanrıçaların aynı zamanda cenaze tanrıçaları olmaları nedeniyle (ölüler yenilenmek ve yeni bir biçime kavuşmak için ya yerin altına giderler ya da aya giderler); yılan bir cenaze hayvanı olmuş ve ölülerin, ataların ruhlarını canlandırmıştır. Kadınlara da bu özellikler verilirdi. Arkaik toplumlarda kadınlara gizemlilik, tanrıçalık, ululuk verilirdi. Ancak daha sonra bu ululuk Sami kültür ile olumsuz bir yön almış ve kadının yılanla özdeşleştirilmesi kadına bir nevi bir hakaret olarak algılanmıştır. Tekvin’de tanrının emrine aykırı gelen ve Âdem’i de kandıran kişinin Havva olarak gösterilmesi manidardır.

  

  1. Adapa Mitosu

Buraya kadar Âdem ile Havva kıssasının nasıl oluştuğu, hangi kökenlere, mitoslara dayandığına dair kısaca bilgi verdik. Şimdi zikredilecek olan Adapa mitosu da bu kökenlerden bir tanesidir, ancak özellikle bu mitosun sadece Mezopotamya sınırlarında kalmaması ve yaygın kazanmasının yanında Âdem ile Havva kıssası ile çok daha net paralellikler gösterdiğinden ayrıca bir başlık altında incelenmesi uygun görülmüştür. Adapa mitosu da daha önce zikrettiğimiz Gılgamış Destanı gibi ölümsüzlük peşinde olma teması çerçevesindedir. Burada da ölümsüzlük aranır, ancak sonunda ölümsüzlüğün bir çaresinin olmadığı idrak edilir. Mitosun muhtevasına geçmeden önce “Adapa” isminin anlamı ve kullanımı ile ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. Asur tarihi bilim adamı olan Alman Erich Robert Ebeling’e göre “Adapa” kelimesi İbranice “Âdem” adının Asurlu karşıtıdır. Dolayısıyla Adapa mitosu, “ilk insan” hakkında bir mitostur.[28] Tekvin babında yer alan ilk insan ile ilgili anlatım M.Ö yaklaşış 2000- 1400 yıllarında Babillerin kil tabletlerinde ADAPA adıyla yer almaktaydı. Adapa, Eridu şehrinin rahip-kralıydı ve bilgelik kral, Ea (Enki)’nin oğludur. “Ea, Adapa’yı ‘insanın örneği’ olarak yaratmış ve ona bilgelik vermiş, ama bitimsiz yaşam vermemişti”[29]. Adapa’nın rahiplik görevlerinden birisi de tanrıların sofrası için balık temin etmekti. Anlatılan mitos’a göre bir gün yine balık tutarken, Güney Yeli esip kayığını devirdi. Buna çok sinirlenen ve öfkesine yenik düşen Adapa,  Güney Yeli’nin kanadını kırdı. Bunun üzerine Güney yeli 7 gün esemeyince Yüce Tanrı Anu, yelin esmediğini fark etmesi üzerine İlabrat’ı nedenini araştırması için gönderdi. Bunun Adapa’nın yaptığını öğrenen Anu, onu huzuruna çağırdı. Ancak Adapa’nın babası Ea, “Göklerde olup biten her şeyi bilen” bilgelik tanrısı olduğundan oğluna nasıl davranılması ve ne denilmesi gerektiğini öğretti.[30] Göğün giriş kapısına geldiğinde onu karşılayacak olan Tammuz ve Ningizzida’ya neden matem gömleğini giydiği sorusunun üzerine “kaybolan iki tanrının” yasını tuttuğunu söylecekti. Kimdir bu tanrılar sorusuna da Tammuz ve Ningizza cevabını verecekti. Nitekim öyle yaptı ve Anu’nun başkanlığından kurulan tanrılar meclisi önünde hesap vermeye başladı. Adapa sınavı geçti ve Güney yeli ile ilgili olayı anlattı. Anu meclise Adapa ile ne yapılacağını sordu. Ona “yaşam ekmeği” ve “yaşam suyu” yani ölümsüzlük teklif edildi. Ancak babasının öğüdü üzerine Adapa bunu kabul etmedi. Anu ise onun bunu yapmakla, yani babasının öğüdünü dinleyip teklif edilen hediyeleri kabul etmemekle ölümsüzlük şansını yitirdiğini açıkladı. Mitosun bu teması ve genel anlamda Kitab-ı Mukaddes’e de yansıması ile ilgili Hooke şöyle demektedir:

“Bu tür mitoslarda sık sık, ölümsüzlük şansının yitirilmesi, tanrılardan birinin ya da ötekinin kıskançlığının ürünü olarak gösterilir ve tanrıların ölümsüzlüğü kendilerine ayırdıkları söylenir. Adapa mitosundan aynı zamanda, Tammuz’un ortalıktan yitişinin Sami mitolojisinin sık karşılaşılan bir öğesi olduğunu anlıyoruz. Tanrıların mitosun kahramanına sundukları giysi motifi ile, ileride İbranilerin (Cennetten) Düşüş öyküsünde, Yehova’nın Âdem’e ve Havva’ya deri giyişiler vermesi arasında bir bağlantı görülebilir. “[31]

 

  1. Sonuç

Yapılan bu çalışmada ana hatlarıyla Tevrat’ın tekvin babında anlatılan Adam ile Havva kıssasında zikredilen unsurlar ayrıntılı bakıp, onların Mezopotamya mitleriyle paralelliklerine değinilmiştir. Tevrat’ın oluşum sürecinde ki “Biblical Criticism” çerçevesinde yaklaşık bin yıllık bir süreçten bahsetmekteyiz, çeşitli sosyo-politik ve siyasî olaylar çerçevesinde olsun, göçlerden dolayı olsun, tarih içerisinde yaşamış oldukları topraklarda ne denli etkilendiğini izhar etmeye çalışılmıştır. Yahudilerin çeşitli toplumlar ile iletişimi ve sürekli sürgün hayatı yaşamalarından mütevellit oluşmuş olan zihin algısının bir projeksiyonu olan Kitab-ı Mukaddes farklı mitolojilerle doludur. Bunun en önemli tezahürü olan, 3 ana bölümden oluşan Eski Ahit veya Yahudi Kutsal Kitabın, (Tanah, Ketuvim ve Neviim) ilk bölümün ilk kitabı olan Tekvin, yani Yaratılış kitabında mevcuttur. Çalışmamızda hem kısaca genel olarak yaratılışın kademeleri, hem de ilk insanın yaratılışı ile bilgiler sunduktan sonra bunların Mezopotamya kültürü ve mitolojisinde ve arkaik toplumların inanışlarındaki kökenlerine değindik. İbraniler Mezopotamya bölgesine yerleştiklerinde kendileri gibi Sami kültüre sahip olanlara rastladıklarından, o kültürde var olan inanış ve anlatımları kendilerine hamletmeleri de pek zor olmamıştır. Akadların dili, İbranilere yabancı olmadığından o kültüre yerleşmiş olan inanışlar da dil ile birlikte İbranilerin tedavülüne girmiştir. Dolayısıyla karşılıklı etkileşim vukuu bulmuştur. Bunu süreci zaten bize genelde Kitab-ı Mukaddes’in ve özellikle de (özelde) Tevrat’ın (Torah) yazım süreci bize göstermektedir. Çalışmamızda bununla ilgili bir takım örnekler verdik, Tekvin babında 2 farklı yaratılış hikâyelerin varlığından, yaratılış, ilk insan, ilk günah, yaşam ağacı, ölümsüzlük gibi önemli temalarla ile ilgili bir takım temel benzerliklerini ve bunların Mezopotamya kültüründe ve literatüründe tezahürleri ve kökenlerine değindik.

Dolayısıyla sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımları anlayabilmek için, muhakkak onun tarihi süreci, Mezopotamya uygarlıklarının dini düşünceleri ve yaşamlarıyla ilgili fikir sahibi olmak son derece elzemdir, hatta ve hatta doğru idrak edip sağlıklı çalışmalar yapabilmek için kaçınılmazdır. Genel anlamda Dinler Tarihi ile ilgili sağlıklı bilgilere sahip olabilmek, herhangi bir metni doğru anlamlandırabilmek ve doğru yorumlayabilmek için olaylara her zaman bütüncül şekilde bakmak, olayın bütün inceliklerine varıncaya kadar objektif ve deskriptif bakmak gerekir. Hal böyle olunca, sözgelimi “basit” kutsal metinler dahi, derin tarihi bilgiler sunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça:

  • Childs, B.S., Myth and Reality in the Old Testament (SBT 27), London 2. Aufl. 1962.

  • Demirci, Kürşat, “Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş”, Ayışığı kitapları, İstanbul 2013

  • Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931.

  • Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973.

  • Lambert, W.G., Old Testament Mythology in its Ancient Near Eastern Context, in: J.A. Emerton (Hg.), Congress Volume Jerusalem 1986 (VT.S 40), Leiden 1988, 124-143

  • Lange, Armin; Lichtenberg, Hermann ve Römheld Diethard, “Mythos im Alten Testament und seiner Umwelt”, De Gruyter yayınevi, Berlin 1999.

  • Mircea Eliade, “ “İmages et symboles”; “Traite histoire des religions”; Dinler Tarihine Giriş”

  • Müller, H.-P., Mythos als Gattung archaischen Erzählens und die Geschichte von Adapa, Archiv für Orientforschung 29/30 (1984) (online ulaşılabilir: http://www.jstor.org/discover/10.2307/41661912?sid=21105648352793&uid=3739192&uid=2&uid=4&uid=70&uid=2129 )

  • Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013

  • Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002.

  • Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları

  • Schmidt, W.H., Mythos im Alten Testament, EvTh 27 1967

     

 

 

[1] Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013,   

  s.49.

[2] Tekvin, I-II, 3.

[3] Graves ve Patai, a.g.e. s.49

[4] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi” s. 145

[5] A.g.e. s.97

[6] A.g.e. s. 109

[7] A.g.e. s. 117

[8] Tekvin III, 1-6

[9] A.g.e. s.118.

[10] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002, s. 13-14.

[11] Mit, modern romanlardaki öyküler gibi basit bir kurgudan ibaret olmayıp bilakis yaşanılan bir gerçekliktir (malinowski)

[12] Mircea Eliade aspects du mythe s. 16-17

[13] Eliade, a.g.e, s.15

[14] Eliade- images et symboles, s.74).

[15] Eliade, “İmages et Symboles”, s.208

[16] ELiade İmages et symboles s. 52-52

[17] Eliade, “Traite histoire des religions”, s.355-256)

[18] Adıbelli, a.g.e. s.235

[19] İlgili mitoslar için bk. Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları

[20] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2002. s.37.

[21] Hooke, a.g.e. s.55

[22] Hooke, a.g.e. s.41

[23] Mircea Eliade, “Dinler Tarihine Giriş”, Kabalcı Yayınları

[24] Hooke, a.g.e. s.156

[25] Hooke, a.g.e. s.156

[26] Bununla ilgili şu ek bilgiyi sunmakta fayda görmekteyiz: A) Hz. Süleyman, Saba kraliçesinden ölümsüzlük ister. Saba kraliçesi, kayaların arasında yetişen bir bitkiden söz eder. Süleyman, etrafta elinde bir otla dolaşan bir “ak saçlı” yaşlı bir adamla karşılaşır; adam, severek elindeki otu verir, çünkü onu tuttuğu sürece ölememektedir. Bu ot, yalnızca ölümsüzlük vermekte, ancak gençlik vermemektedir

B) Adem, Hebron (el Halil) Vadisinde 932 yaşına kadar yaşadıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalanır ve oğlu Şit’i, cennetin kapısını bekleyen melekten merhamet yağı istemeye gönderir. Şit, Adem ve Havva’nın izlerini takip eder, zira Adem ve Havva’nın ayak bastıkları yerde ot bitmemiştir; böylece cennete gelir ve Adem’in istediğini başmeleğe iletir. Başmelek, Şit’e 3 kere cennete bakmasını söyler. İlk bakışında, 4 nehrin doğduğu kaynağı ve onun üstünde de kurumuş bir ağaç görür. 2. Bakışında, ağacın gövdesine dolanmış bir yılan; 3.’de, ağacın göğe yükseldiğini görür, tepesinde yeni doğmuş bir bebek bulunmaktadır ve kökleri yeraltı alemine kadar uzanmaktadır. Melek Şit’e, gördüklerinin anlamını açıklar ve Kurtarıcı’nın (İsa) gelişini müjdeler. Ona, anne ve babasının tatmış olduğu ağacın meyvesinden 3 tohum verir ve bunları Adem’in dilinin üstüne koymasını, Adem’in 3 gün sonra öleceğini söyler. Adem, Şit’in anlattıklarını duyunca cennetten kovulduğundan beri ilk kez güler, çünkü insanlığın kurtulacağını anlamıştır. Ölümde şit’in dilinin üstüne koyduğu tohumlardan, Hebron vadisi’nde, Musa’nın dönemine kadar kalacak 3 ağaç biter. Bu ağaçların nereden geldiğini bilen Musa, bu ağaçları söküp Tabor ya da Horeb Dağına diker. Davud, ağaçları Tanrı’dan gelen bir emirle Küdüs’e götürüp oraya dikene kadar binlerce yıl kalırlar. Pek çok olaydan sonra (saba kraliçesi, onların tahtasından üzerine ayağıyla basmaz) bu 3 ağaç, bir tek ağaç haline gelir ve bu ağacın tahtasından Kurtarıcı’nın hacı yapılır. Dünyanın merkezinde haça gerilen İsa’nın kanı, Ademin yaratıldığı ve gömüldüğü yere düşer, böylece Adem’in kafasına damlayarak onu vaftz eder; böylece, insanlığın babası günahlarından arınmış olur.” (Eliade, Cosmologie si alchimie babilonia)

 

[27] Hooke, a.g.e. s.160

[28] Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931, s*0

Bununla ilgili ayrıca genişçe bilgi edinmek için bk. Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973, S. 61-66 (Burada özellikle Ugarit mitosları ile ilgili genişçe bir araştırma söz konusudur. Tekvin kitabında yer alan anlatımların köklü araştırması sunulan bu eserde Mezopotamya kültür havrası ve oradaki mitoslarla ilgili bilgiler verilmektedir. Eser’in pdf dosyasına archieve.org adresinden ulaşılabilir)

[29] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, s.70

[30] Hooke, a.g.e. s.70

[31] Hooke, a.g.e s.75

 

 Prof. Dr. Kürşat Demirci  eKürşat Drmirci  Kürşad Demirci Tugrul Kurt Tuğrul Kurt Marmara İlahiyat Dinler Tarihi Adem Havva

İçindekiler

Giriş

Tekvin’deki Anlatımlar

Tekvin’e Göre Yaratılış

Adem’in Eşi

Cennet/ Gar Eden

Yasak Ağaç ve Yılan

Cennet’ten Düşüş

Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi

Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik Unsurların Kökenleri

Tekvin’ deki Anlatımlarda Yer Alan Çeşitli Mezopotamya Mitosları

İnsanın Yaratılış Gayesi

Cennet Motifi

Ağaç Motifi

Erkekten Yaratılan Kadın

Kadınla Yılan

Adapa Mitosu

Sonuç

Kaynakça

 

Giriş:

 

Kitab-ı Mukaddes’te çokça Ortadoğu Mitolojisine (Mezopotamya, Ugarit, Eski Mısır vs.) ait unsurlar mevcuttur. Bir takım mutaassıp Yahudi ve Hıristiyanlarca kabul edilmezse de, kutsal kitaplarında anlatılan muhteva ve kıssalarda bariz bir şekilde mitolojik unsurlar bulunmaktadır. Birçok mitsel unsurlar, anlatılan kıssalarda adeta kaybolmuş ve harmanlanmış olduğundan- çoğu zaman farklı mitolojik unsurların bir araya getirilip farklı şekilde yorumlanıp ifade edildiğinden- bunu ilk bakışta net bir şekilde görmek ve ayırt etmek mümkün değildir. Ancak, örneğin Tekvin kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssasında olduğu gibi, eski Tanrı ve hatta Tanrıçalar, mitolojik semboller ve şahsiyetler yer alır. Âdem’in eşi olarak bilinen Havva, Hitit Fırtına Tanrı’sının eşi olan ve bir aslanın sırtına çıplak halde binen, aynı şekilde Yunanlılar arasında da Herakles’in eşi Hebe olarak bilinen, Tanrıça Heba ile özdeşleştirilir. Veya bu kıssada arkaik toplumlarda önemli manalara haiz olan cennet, bahçe ve ağaç gibi sembolizmi yüksek örnekler verilir. Bu çalışmanın amacı Kitab-ı Mukaddes’in ilk kitabını oluşturan Tekvin/Yaratılış kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssası çerçevesinde genelde Kitab-ı Mukaddes’te ve özelde Tekvinde yer alan Mezopotamya Mitoloji unsurlarını ortaya çıkarmaktır.

 

 

 

 

 

  1. Tekvin’deki Anlatımlar:

     

  1. Tekvin’e Göre Yaratılış

 

Âdem ile Havva kıssasını daha net anlayabilmek için öncelikle kısaca Tekvin’e göre yaratılışın nasıl vukuu bulduğu ile ilgili bilgi sahibi olmak gerekmektedir. Zira Âdem ve Havva’nın ne zaman yaratıldığı ve kıssanın vukuu bulduğu Cennet (Aden), yasak ağacın ve daha sonra cennetten düşüşün sonunda dünyanın yaratılışı konularını bilmeden herhangi bir karşılaştırma anlamsız olacaktır.

Tekvin’e göre Tanrı evreni yokluktan, Tohu ve Bohu denilen kaos ve boşluktan yaratmıştır. Evren, insan ve tabiat, yani kozmos 6 günde yaratılmıştır. İlk günde boşluktan, kaostan düzene geçiş başlamış, tanrı ilk olarak ışık olsun demiştir. Daha sonra, yaratılışın ikinci gününde “Yüksek Sularla (Gök kubbenin üstündeki suları) Alçak Suları (Gök Kubbenin altındaki suları) birbirinden ayırmak için bir gök kubbe yaptı ve ona ‘Gök’ (‘Cennet’) adını verdi.”[1] Tanrı’nın Gök kubbenin altındaki suları bir yere toplaması ve onu kurutarak kuru toprağın görünmesi üçüncü günde vukuu bulmuştur. Burada oluşan ‘kuru’ alana toprak, sular kümesine de ‘Deniz’ denmiştir. Daha sonra nebatat doğmuş ve üremiştir. Yaratılışın dördüncü gününde Güneş, ay ve yıldızlar yaratılmış, daha sonraki gün, beşinci günde balıklar ve kuşlar yaratılmıştır. Nihayet altıncı günde kara hayvanları, sürüngenler ve insan yaratılıp yedinci gün Tanrı istirahate çekilmiştir.[2] Burada çalışmanın mahiyetini daha net idrak edebilmek için kısaca yaratılış safhaları zikredilmiştir. Ayrıca önemli ve konumuzla doğrudan ilgili bir unsur daha vardır. Yaratılışın üçüncü gününde karanın (toprak) ve denizlerin oluşmasıyla ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. İbrani mitlerin kökenine dair etraflıca bir çalışma sunan Robert Graves ve Raphael Patai “İbrani Mitler” adlı eserlerinde bununla ilgili şu önemli bilgiyi paylaşmaktadır: “Buna karşın bazıları Yeryüzü ve Gökyüzünü yarattıktan sonra Tanrı’nın, kuru toprakları nemlendirmek (ıslatmak) için yeryüzünü buharla (çiseyle) kapladığını ve böylece tohum veren otları ile çimenleri yeşerttiğini anlatırlar. Buna göre Tanrı daha sonra Aden’de bir bahçe yaptı ve yarattığı insana Âdem adını vererek bahçeye koyup orada ağaç yetiştirdi. Tanrı bundan sonra bütün yaratıkları, kuşları, sürüngenleri ve son olarak da kadını yarattı[3]

 

Tekvin kitabında iki farklı anlatımla karşılaşmaktayız. Aşağıdaki şemada bu farklı anlatımları kısaca zikrettik.[4]

  

  1. Âdem’in Doğuşu

Yukarıda zikredildiği üzere Tanrı Âdem’i altıncı günde yaratmıştır. Ancak Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarına göre “Tanrı toprağı rasgele kullanmadı. İnsanın, yaratılışın hükümdarı olması için en saf toprağı aldı.[5] Tanrı yeryüzünün oğlu olarak, zira toprak Âdem’e gebe kalmıştır, Âdem doğmuştur. Burada önemli bir hususa temas etmek istiyoruz. Âdem’ le ilgili “Adama’nın oğlu olarak” doğduğu söylenir. Burada Âdem kelimesinin etimolojisinde yeryüzü anlamındaki Adama kelimesinden türediğini de iddia edenler vardır.

  1. Âdem’in Eşi

Tanrı Yeryüzünü ve Âdem’i yarattıktan sonra ona eşlik etmesi için, türünün tek canlısı olmaması ve üreyebilmeleri için ona eş vermeye karar kılmıştır. Tekvin II, 18-25 ve 3. Bapta yer alan ifadelere göre Tanrı Âdem’i bunun için derin bir uykuya daldırır ve onun kaburgasından bir kadın yaratır. Âdem uyandığında ise şunu der: “Bu canlı ‘Kadın’ ismiyle anılsın, çünkü erkekten yaratıldı. Kadın ve erkek tek beden, tek vücut olacak.” Tevrat’a göre Âdem ona “Yaşayan Her Şeyin Annesi” anlamına gelen Havva ismini vermiştir.

  1. Cennet/Gar Eden:

Tanrı Âdem’ i topraktan yarattıktan sonra Aden cennetinin batısına cennetsi bir bahçe kurdu. Onu meyveleri göz kamaştıran mücevherler olan ağaçlarla donattı. Bunların arasında İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı da bulunmaktaydı.[6]

  1. Yasak Ağaç ve Yılan:

Bu yaratılan bahçeden Âdem ve Havva’ya bir istisna haricinde tamamıyla yararlanabilme yetkisi verilmişti. İstisna olan yasaklı ağaç, meyvesine dokunulduğunda bile ölüm getirecek olan İyiyi ve Kötülüğü Bilme Ağacı (Bilgelik Ağacı) idi.[7] Bununla beraber cennette yılan kılığına bürünmüş olan Şeytan’da bulunmaktaydı ve Havva’ya yaklaşarak “Tanrı gerçekten, bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin dedi mi?” diye sormuştur. Havva’da ona cevaben: “hayır, ama Tanrı bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın, yoksa ölürsünüz dedi”. Yılan: “O halde Tanrı sizi aldattı. Onun meyvesi ölüm değil, bilgelik getirir. Tanrı gözlerinin açılmasını istemiyor.” Bunun üzerine Havva ağacın meyvesini yemeye ikna oldu ve aynı zamanda da Âdem’in de bu meyveden yemesini sağladı.[8]

  1. Cennet’ten düşüş:

Meyveyi yedikten sonra Âdem ve Havva birbirlerine baktıklarında çıplak olduklarını gördüler ve utançlık hissine kapıldılar. Hemen İncir yapraklarını birbirine iliştirip kendilerine önlük yaptıklarını anlatır Tekvin kitabının üçüncü babı: “Derken günün serinliğinde bahçede yürüyen Tanrı’nın sesini duyup ağaçların arkasına gizlendiler. Tanrı, Âdem’e “Neredesin?” diye seslendi. Âdem “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. Tanrı “çıplak olduğunu saba kim söyledi?” diye sordu. “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Havva bana ağacın meyvesinden verdi, ben de onu yedim” diye yanıtladı. Havva’ya nedeni sorulduğunda o “Yılan beni aldattı” diye cevap verdi. Bunun üzerine Tanrı, Yılanı lanetledi ve “Bu yaptığından ötürü ayaklarını kaybedip karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla seni birbirinize düşman edeceğim. Onun soyundan gelenler, senin soyundan gelenlerin başını ezecek, ta ki topukları yara bere içinde kalana dek” dedi. Daha sonra Tanrı Havva’ya dönerek şunları dedi: “Senin işini ve acını kat kat çoğaltacağım. Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Bundan sonra Tanrı bir de Âdem’i lanetledi: “Benim sözümü değil de karının sözünü dinlediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu ekmek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek. Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye kadar ekmediğini alın teri dökerek kazanacaksın. En sonunda seni yarattığım toprağa geri döneceksin.“[9] Daha sonra cennetten kovuldular.

 

 

  1. Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi

”Mitos, belli bir durumun yarattığı insan imgelerinin ürünü olup, belli bir şey yapma niyetini gösterir. Böyle anlaşıldığında, mitos hakkında sorulması gereken doğru soru, onun ‘gerçek olup olmadığı’ değil, ‘onunla ne yapmak niyetinde olduğu’ sorusudur.”[10] Dolayısıyla mitosların insanlık tarihi için önemi büyüktür.

Arkaik toplumlarda anlaşıldığı şekliyle, yani “gerçek bir öykü” ye işaret eden bir terim olarak kullanılırdı. Mircea Eliade’ye göre mitin gerçekliği: “Arkaik dünya için mit, hakiki gerçekliğin, yani kutsalın ortaya çıkışlarını anlattığı için gerçektir”.[11] Kutsalın (ya da doğaüstü olanın) dünyada çeşitli ve bazen de dramatik şekilde ortaya çıkışını tasvir eder. Dünyayı gerçek olarak tesis eden ve onu bugünkü haline getiren, işte kutsalın bu ortaya çıkışıdır. Dahası, doğaüstü varlıkların müdahaleleri sonucunda insan bugünkü hale, yani ölümlü, cinsiyetli ve kültürel bir varlık olma durumuna gelmiştir.[12] Mit’in temel yapısal özelliklerinden birisi de, onun sırrı açığa çıkarmak olarak da nitelendirilebilir. Yani başlangıçta (yaratılışta) olanlarla ve insan için muamma olan ve gizlenmiş bir bilgi olan yaratılış gibi olaylar hakkında bilgiler verir. Arkaik insanlar aslında mit’le efsane/masal arasında fark gözetebiliyordu. Aşkın bir anlam ifade etmeyen olayları konu edindikleri için efsaneler ve masallar, sahte hikâyeler olarak değerlendirilmektedir. Ancak: tarih içerisinde yer alan tüm fenomenler gibi mitler de değişikliğe uğramıştır. Ancak “iptidailerin” mitleri zamanla değişikliğe uğramış olsa da hala başlangıçtaki bir durumu yansıtmaktadır.[13] Eliade, ‘’Traitê d’histoire des religions’’ adlı eserinde şöyle der: “Modern zihin perspektifinden Mit, tarihi ortadan kaldırmaktadır (…). Mitlerin çoğunluğu in illo tempore de gerçekleşen olayları anlatır. Ab origin de olup bitenleri anlattığı için kozmogonik mit de bir tarihtir. ”Bir miti anlatma, bir bakıma o mitin bahsettiği olayların gerçekleştiği kutsal zamanla çağdaş olunmaktır.”[14] Mit, insanın içinde bulunduğu bireysel, kronolojik ve tarihsel zamanı aşmasını sağlayarak onu sembolik olarak da olsa geçmişe döndürür- illud tempus’a götürür. Bireylerin ve toplumların kendi menşelerini açıklama ihtiyacı duydukları gibi, kültürler de kendi kökenlerini bilme ihtiyacı hissetmiştir. Bundan dolayıdır ki, neredeyse bütün kültürlerde yaratılış mitlerine, yani kozmogoniye rastlamak mümkündür. Bundan mütevellit göreceğimiz üzere, hem Mezopotamya’da hem de zikrettiğimiz gibi Kitab-ı Mukaddes’te yaratılış ve kozmogoni ile ilgili çeşitli anlatımlar mevcuttur. Zira insan zihnini meşgul eden en önemli şeylerden bir tanesidir, “başlangıçta ne oldu” sorusu. Bu bağlamda evrenin yaratılışından sonra insanın yaratılışı ve insanlığın oluşumu ve ayrıca insanların tanrılar (tanrı ile) ilişkisi ve münasebeti son derece önemli konulardan bir tanesi olmuştur. Yine Eliade’ye göre kozmogonik mitlerde ortak bir yapı vardır. “in illo tempore de sıkı bir bütünlük mevcuttu. Bu bütünlük dünyanın ya da insanlığın meydana gelebilmesi için bölündü ya da kırıldı”.[15] Yaratılışla birlikte aslında bir nevi düzen, yani kozmos da bölündü. Bununla beraber aslında tanrılardan (tanrıdan) bir nevi bir kopuş da olmuştur.  Bidayette ilk insanlar da tanrıdan ayrılmış değildir. Bundan dolayıdır ki, “birçok arkaik din, bir dağ, ağaç, merdiven ya da sarmaşık vb. aracılığıyla gökyüzü ile bidayette bütün insanların iletişim halinde olduğunu, fakat daha sonra bu iletişimin kesildiğini anlatan mitlere sahiptir.[16] Kitab-ı Mukaddes’in evrenin yaratılışı ile ilgili bilgi ve ilgili şema yukarıda zikredilmişti. Bunun haricinde yine yukarıda zikrettiğimiz üzere, Kitab-ı Mukaddes’te Âdem ve Havva’nın cennetten düşüşü (la chute) başlangıçtaki bütünlüğü (la totalisation primordiale) bölünmesinden önceki durum, Eliade’ye göre mükemmel insanlığın durumunu (la condition de l’humanité par faite) başlangıçtaki insanın cennetvari durumunu (la condition paradisique de l’homme primordial) yansıtmaktadır. Bu aşamada cinsiyet ayrımı henüz meydana gelmemişti[17].

Günahla düşüş evrensel bir inanıştır. “Şayet in illo tempore bu olay (la chute) gerçekleşmiş olmasaydı, insan ölümsüz olmazdı, taşlar gibi sonsuz yaşayabilir, yılanlar gibi deri değiştirebilirdi. Ölümün bidayetini anlatan mit, in illo tempore gerçekleşen kazayı anlatmakta ve böylelikle de insanın neden ölümlü olduğu sorusuna cevap sunmaktadır.”[18]

Eliade’ye göre insan bir anlık için de olsa mitin anlattığı o duruma yeniden gelme ihtiyacını hissetmektedir. Çünkü cennet özlemi hâkimdir. Yaratılış sonunda dünyanın ikiye bölünmesinden önceki duruma yeniden dönmeyi arzulayan insanı Eliade şu şekilde isimlendirir: “kozmik insan- l’homme cosmique” . Eliade’ye göre cennet özlemi, insanın kozmos içerisindeki belirli bir durumunu yansıtmaktadır. Monoteistlerde bu özlem aslî günah sonucu düşüş (la chute) ile ifade edilir. Düşüşten önceki dönem Eliade’ye göre hayali zamandır (le temps du rêve). Bu bağlamda Eliade’ye göre Yahudi ve Hıristiyanların din dediği şey, ilk insanın bu düşüşünün bir neticesidir.

 

  1. Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik unsurlar ve Kökenleri

Belirli bazı mitoslar sadece bir uygarlığa münhasır değildir. Zaman, tarih ve zihinler akıcıdır, değişkenlikle dinamizmini sağlar. Tarih boyunca çeşitli istilalar, fetihler, terakki ve tağayyür ile medeniyetlerin birbiriyle tanışması ve etkilenmesi vukuu bulmuştur. Binaenaleyh Sami ırkı Mezopotamya bölgesine gelmesi ve varlığını sürdürmesiyle Yahudilerin (ve Hıristiyanların) kutsal saydıkları kitaplarında Mezopotamya uygarlıklarına ait bir takım düşünce, inanış ve mitler de girmiştir. Mesela Yaratılış mitosun yanında Tufan öyküsü de hem Mezopotamya’da hem de Sami çevrede bilindik bir anlatımdır. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımlarda net bir şekilde mitolojik unsurlar görülmektedir. Ancak Kitab-ı Mukaddes yazarları Mezopotamya’ya ait mitleri aynı şekilde değil, değiştirerek, eklemelerde bulunarak ve bir takım mitleri birbiriyle mezcederek, eklektik şekilde bir araya getirmişlerdir. Bundan dolayı Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Mezopotamya kültür havrasına ait olan Mitolojileri anlayabilmek için öncelikle bu Mitosların Mezopotamya’daki anlatımlarına göz atmak faydalı olacaktır.

  1. Tekvin’ deki Anlatımlarda Mezopotamya Mitosları:

Yukarıda kısaca Tevrat’ın Tekvin babındaki Âdem ile Havva kıssasını ve genel olarak Mit’in ehemmiyetini kısaca zikrettik. Amacımız, Âdem ile Havva kıssasındaki anlatımlarda Mezopotamya mitlerin kökenlerine dair bilgi sunmadan, paralellikleri arz etmeden önce genel bir çerçeve çizmek. Özellikle Mitlerin önemi hakkındaki bilgiler, hem Mezopotamya’da hem de Kutsal Kitapta yer alan mitolojik anlatımların neden yer aldığını anlama babından son derece önemlidir. Burada çalışmanın hacmini aşmamak için, sadece Tekvin kitabında Âdem’le Havva kıssasını değerlendirmede çalışmaya faydada bulunabilecek bir takım mitoslar zikredilecektir.  

  1. İnsanın Yaratılış Gayesi: Hizmetkâr. Enki ve Marduk

Doğrudan Âdem ile Havva kıssası ile alakalı görünmese de Tanrı’nın insanı yaratmadaki nedeni ile ilgili önemli bir ayrıntı vardır. Tanrı Tekvin’de Âdem’i evreni yarattıktan sonra yaratır, onu bir bahçenin içine koyar, daha sonra ona eş yaratır ve eşinden ötürü her ikisi bir günah işler ve Tanrı tarafından cezalandırılır. Cezaları artık daima toprağa bağlı kalmaları (yukarıda ilgili pasajları zikrettik), kadınlar doğum sancıları çekmeleri gibi acziyet belirtileridir. Burada farklı boyutlarla olaya bakmak gerekmektedir. Mezopotamya mitoslarında insanlar, tanrılara hizmet etmeleri için yaratılmışlardır. Tanrılar mitosa göre çok çalışır ve onca işin peşinden gidemediklerinden insanları kendilerine hizmet etmeleri için yaratır. Yüce tanrı Enki, insanı yaratmaya karar verir.[19]Mitosta Enki’nin insanı akıl ve bedensel güç yönünden aciz bir yaratık yaratır. Hatta Ninmah insanın bu durumuna üzülür ve bu durumun değişmesi için Enki’yi uyarır. Ancak bu durum değişmez. Samuel Henry Hooke’un verdiği bilgiye göre, ”İnsan” anlamına gelen İbrani sözcüklerinden biri “enoş” olup, zayıf ya da “hasta” anlamına gelen bir sözcük köküdür.[20] Aynı şekilde Kitab-ı Mukaddes’te de hem Âdem ve Havva’nın cennette yaratılmaları hem de sonrasında düşüşlerinde, insanın aciz ve zayıf olduğu mesajı verilir. Burada önemli Babilonya mitosu olan “Enuma Elish” hakkında bilgi vermekte fayda vardır. Dünyanın, evrenin ve sonunda insanın yaratılışı ile ilgili önemli bilgiler veren Enuma Elish destanında, altıncı tablette, Marduk, tanrıların hizmetini görmesi için insanı yaratır. Bunun için tanrılar âleminde bir ayaklanmaya neden olan Kingu’nun öldürülmesi gerektiğine karar kılar tanrı Ea’nın öğüdüne uyar.[21]Dolayısıyla isyancı “Kingu öldürülür ve karnından tanrıları ‘özgür kılmak’ yolunda onlara hizmet etmesi için, yani tapınak ritüelleriyle ilgili kol işlerini yapması ve tanrılar için yiyecek sağlama işlerini görmesi için, insan türünü yaratır.

 

  1. Cennet Motifi: DİLMUN

Ele alacağımız ikinci motif ise, cennet motifidir. Mezopotamya mitoslarında cennet ile ilgili anlatımlara rastlamak mümkündür. Enki ile Ninbursag mitosu başlı başına hem Cennet hem de ilk yaratılış ile ilgili genişçe bir perspektif sunmaktadır. İbrani cennet anlatımının temelini oluşturmuş olması ihtimali büyük olduğundan bu mit hakkında kısaca bilgi sunulacaktır. Mitostaki başkahraman su tanrısı Enki ve toprak ana Ninhursag’dır. Ancak bu mitosun yer aldığı sahne de önemlidir. Zira mitos’un sahnesi Dilmun’dur. Temiz, saf, aydınlık olan, hayvanların birbirine zarar vermediği, ne hastalığın ne de yaşlılığın bilindiği bir ülkedir Dilmun.[22]  Tekvin babında anlatılan Cennet tasvirleri de bu yöndedir. Bütün kötü hasletlerden uzak, huzur ve mutluluk yuvası olarak tasvir edilir Cennet. Arkaik insanların doğaya bağlı bir hayat yaşadıklarını düşünürsek, düşünülebilecek en mutlu ve güzel yerin yeşilliklerle dolu bir mekânın olması anlaşılırdır. Samilerin daha sonra Mezopotamya topraklarına gelmeleriyle bu doğa motifi hemen hemen tamamıyla alınmıştır. Burada en önemli motif şüphesiz insanların kutsal mekâna ve AXİS MUNDİ olarak belirttiği merkezi bir yere olan bağlılığıdır. Bununla ilgili de bir "Cennet Özlemi" zuhur etmektedir. Merkeze bir çaba sonrası ulaşma ve kurtulma, huzur bulma ihtiyacı ”varlığın en süfli ve en ari olmayan seviyelerinde bile arketipleri gerçekleştirme ihtiyacını sürekli hissetmesidir”.[23] Yani genel olarak kutsal bir mekâna, başlangıcı simgeleyen o merkezi mekâna, axis mundi’ye ihtiyaç-hasret oluşur ve bu bir şekilde kendini belirli mitoslarda manifeste eder.

Tekvin 2:8’de Tanrı ilk kez Eden cennet bahçesinden bahseder. Bununla ilgili Hooke “Ortadoğu Mitolojisi” adlı eserinde şu sözlere yer verir:

“Yehova’nın bahçeyi diktiği yer, uzakta, doğuda, Aden denilen bir bölgedir. Kuşkusuz, “Aden” denen, “Eski Ahit”te (“İkinci Kırallar” kitabı 19:12’de; “Hezekiel kitabı 27:23’te; “Amoş” kitabı 1:5’te olmak üzere) birçok yerde adı geçen bir yer vardır; ama bu eski mitostaki Aden, herhangi coğrafi bölge olmaktan çok güneşin doğusundaki ayın batısındaki ülkedir. Akadça edinu sözcüğü, “ova” ya da “bozkır” anlamına gelir ve akla yatkın olarak “bahçe”nin, susuz kırın, kumlu, bomboş topraklarından sihirsel bir güçle fışkıran bir yeşillik biçiminde düşünülmüş olacağı ileri sürülmüştür. “ [24]

Bunun sebebiyle ilgili enteresan yorumlar vardır. Modern bilimin ortaya çıkardığı tespitlere göre Kitab-ı Mukaddes ilahî menşeili değil, yani Yahudilerin iddia ettikleri gibi Musa tarafından yazılmamıştır (ilk beş kitap= Torah), bilakis 4 farklı kaynak tarafından kaleme alınmıştır. Buna “Biblical Criticism” denilmektedir. Bu çerçevede özellikle tekvin kitabında anlatılan kıssalara biraz da bu gözle bakmak lazım. Bundan dolayıdır ki cennet ile ilgili ifadelerde, 4 kaynaktan biri olan Yehovacı metne göre, farklı bir dünya görüşü ve zihin yapısı hâkimdi. Hooke bunu şu şekilde ifade eder: “Yehovacı yazarın kafasında, kendi ülkesinin iyi sulak topraklarıyla (bkz. “tesniye” kitabı 8:7) Bedevilerin dolaştıkları, içinde ancak tanrısal bir gücün mucizesinin bir bahçe yaratabileceği çöl arasındaki zıtlık bulunmuş olabilir.”[25]

Bundan da öte bitkilerle ilgili önemli mana ve inanışlar söz konusudur arkaik insanın düşünce yapısında. Diğer konu başlığından bu konu incelenmiştir.

 

  1. Ağaç Motifi: Bilgelik ve Ölümsüzlük

Ölümsüzlüğü elde etme, insanın ebedî hayatı arzu etmesi tarih boyunca önemli bir yer edinmiştir. Bununla ilgili çok farklı mitoslar mevcuttur. Bununla ilgili Gılgamış Destanı günümüze tam olmasa da ulaşmış en önemli destanlardan birisidir. Gılgamış Destanında kral Gılgamış ölümsüzlüğü elde edebilmek için zor, zahmetli ve meşakkatli bir yolculuk üstlenir ve sonunda ölümsüzlüğü elde edemeden geri döner. Aynı şekilde genel olarak arkaik toplumlarda ölümsüzlüğü elde edebilmek daima önem arz etmiştir.  Tükenmez/ebedî hayat, ilkel ontolojide mutlak gerçeklik kavramının ifadesi olduğundan, ağaç bu gerçekliğin simgesine, yani dünyanın merkezine ("AXİS MUNDİ") dönüşebilir. Cennet denilen güzellik ve mutluluk mekânı da hem Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin babında Gar Eden (Kur’an’da Cennet-ü Adn), hem de Mezopotamya mitoslarında Dilmun olarak mutlak Gerçekliğin yarattığı düzenin merkezinde yer almaktadır. Tekvin’de farklı ağaçlardan bahsedilir. Burada hem bilgelik ağacı, hem de ölümsüzlük ağacı önemlidir. Bilgelik ağacının yasaklanmasının nedeni, Gar Eden’de yer alan ve saklanmış olan Ölümsüzlük ağacına ulaşmamasıdır. Zira bilge olan saklı olan şeylere kadir olacağından Âdem ve Havva’ya bilgelik ağacından yemeleri yasaklanmıştır. Dolayısıyla burada asıl odak nokta ölümsüzlük ağacıdır. Mircea Eliade’nin ifade ettiği gibi “Bir ağaç hiçbir zaman yalnızca kendisi için kutsallık kazanmaz her zaman onun aracılığıyla "ortaya konulan," "anlamlandırdığı" ve "simgelediği" şey adına bir tapıma sahip olur.” Bilgi Ağacı Cennetin ortasında, Hayat Ağacı ve İyiliği ve Kötülüğü Bilme Ağacı vardır ve Tanrı, Âdem’e Bilgi Ağacı'nın meyvelerinden yemeyi yasaklamıştı; "Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün," demişti.  

Bu kutsal mekânda yer alan “Kutsal Ağaç” İlkel dinsel inanışlarda ağacın (daha doğrusu bazı ağaçların) gücü temsil ettiği kesindir. İlkel toplumlarda “kutsal ağacın” kimi zaman buna “Yaşam Ağacı” da denmiştir, son derece önemli bir konuma sahip idi. Ağaç, kutsal güçlerle yüklüyse dikey olduğu, yerden bittiği, yapraklarını kaybedip yeniden kazandığı, kendini sayısız kez yenilediği (“ölür” ve "yeniden dirilir"), süslü ve güzel olduğu içindir. Ağacın "biçimine" olduğu kadar "biyolojik özelliklerine" de bağlı tüm bu nitelikler, ağacın kutsallığını doğrulayan niteliklerdir. Ama ilkel zihniyette, ağaç evrendir ve evren olmasının nedeni onu yinelemesi ve onu "simgelemekle" birlikte varlığını da taşımasıdır. Bundan mütevellit ağacın aslında bir mikrokozmos olduğunu söylememiz mümkündür. Bununla ilgili Kitab-ı Mukaddes’te muhtelif yerlerde önemli ifadeler yer almaktadır. Bunun için Tekvin babında zikredilen Cennet ve ağaç motifini iyi anlayabilmek için birkaç örnek zikretmekte fayda görülmektedir.

  • «Boyunduruğunu çok önce kırdın, Bağlarını kopardın. ‹Kulluk etmeyeceğim› dedin. Gerçekten de her yüksek tepede, Her bol yapraklı ağacın altında Fahişe gibi yatıp kalktın.(Yeremya 2:20).

  • Kral Yoşiya döneminde RAB bana, «Dönek İsrail’ in yaptığını gördün mü?» dedi, «Her yüksek tepenin üzerine, her bol yapraklı ağacın altına gidip fahişelik etti.(Yeremya 3:6)

Ancak sadece Mezopotamya bölgesine münhasır bir sembol değildir ağaç sembolü. Hint geleneği en eski metinlerine göre her zaman kozmosu, dev bir ağaç olarak tasvir etmiştir. Upanişad'larda, bu düşünce çok açık bir biçimde belirlenmiştir: Evren, kökleri göğe uzanan, dallarıyla tüm dünyayı saran "baş aşağı" durmuş bir ağaçtır (bu imgenin, güneş ışıklarının yansımasını belirttiğini de hatırlayalım: “Dalları aşağıya uzanır, kökleri göğe uzanır, böylece düşer ışıkları üstümüze”).   "Ağacı köklerinden kesmek", insanı kozmostan ayırmak, onu "duyu nesneleri" inden ve “eylemlerinin meyvelerinden” yalıtmak demektir. Dalları yüce elementlerdir, yaprakları duyu nesneleridir, güzel çiçekleri, iyi ve kötü acı ve zevk meyveleridir. Bu ezelî Brahma-Ağacı tüm canlıların yaşam kaynağıdır. Marifet silahıyla bu ağaç kesilirse ve böylece Ruh da zevk alırsa artık geri dönülmez.  Hayat Ağacı, ölüleri dirilten, hastaları iyileştiren ya da gençleştiren vb. tüm mucizevi bitkilerin ilk örneğidir.[26]

Yine Kitab-ı Mukaddes’in tekvin babında zikredildiğine göre Âdem ile Havva yasak ağaçtan yedikleri meyve, Elma idi. Burada da yine Elma motifinin önemli bir yeri vardır. Elma İskandinavya mitolojisinde, gençleştirici ve yenileyici meyvedir.

 

 

  1. Erkekten Yaratılan Kadın

Mezopotamya mitolojilerinden Enki ile Ninhursag mitosunda Enki Ninhursag’da yarattığı meyveleri yer ve Ninbursag buna öfkelenerek Enki’yi lanetler. Enki’ye 8 hastalık verir ve iyileşmesi için de tanrılar yaratır. Bu hastalıklardan bir tanesi de, tanrının kaburgasıdır ve kaburga ile uğraşması için yaratılan tanrıçanın adı, “kaburgaların tanrıçası” anlamına gelen “Ninti”dir. Ne var ki Sümerce “ti” sözcüğü, kaburga kadar “yaşam” anlamına da gelen çift anlamlı biz sözcük olduğunu dile getirir Hooke. Dolayısıyla Ninti aynı zamanda “Yaşamın Tanrıçası” anlamına gelebilmektedir. Bu Tekvin kitabında kadının Âdem’den, Âdem’in kaburgasından yaratılması hususu ile tekrar karşımıza çıkmaktadır. Zira Havva kelimesi de “Yaşam” anlamındadır. “Bu durumda, İbrani Cennet mitosunun en ilginç özelliklerinden birisini, kökeninde açıkça bu kabaca işlenmiş Sümer mitosunun bulunmasının oluşturduğunu söyleyebiliriz.”[27]

 

  1. Kadınla yılan:

Tekvin babında Âdem ile Havva kıssasında göze çarpan bir başka husus şüphesiz Havva’nın Yılanın sözlerine kanıp tanrısal emre karşı gelmesi. Daha sonra Tanrı Havva’nın örneğinde bütün kadınları yılanlarla bir tutar ve onları lanetler. Dolayısıyla burada kadınla yılan bir görülmektedir. Kadınla yılanın özdeşleştirilmesi Mezopotamya ve genel olarak arkaik toplumlarda var olan bir sembolizmdir. Kadınla yılan arasındaki ilişki çok anlamlı ve çok çeşitlidir, ama hiçbir biçimde yalnızca basite indirgenmiş bir cinsellik simgecilikle de açıklanamazlar. Yılanların temsil ettiği pek çok anlam vardır ve bu özelliklerinin en önemlileri arasında "yenilenme" özelliği kabul edilir. Kadınların aylık olarak gördükleri regl, rahimde yenilenmeyi simgeler. Dolayısıyla bu bakıma yılanla özdeşleştirilir. Yılan "dönüşen" bir hayvandır. Yılan, aydan geldiği, yani "sonsuz" olduğu, yeraltında yaşadığı, ölülerin ruhlarını (başka şeylerin yanı sıra) canlandırdığı için tüm sırları bilir, bilgeliğin kaynağıdır ve geleceği görür.  Ulu Tanrıçanın niteliklerinden biri olarak yılan ay doğasını korur(döngüsel yenilenme) ve onu yer doğasıyla birleştirir. Belli dönemlerde ay yerle özdeşleştirilmiştir; yer, yaşayan tüm canlıların rahmi olarak kabul edilmektedir.  Ulu tanrıçalar, ayla ve yerle ilgili pek çok özelliği bünyelerinde birleştirmişlerdir. Ayrıca, bu tanrıçaların aynı zamanda cenaze tanrıçaları olmaları nedeniyle (ölüler yenilenmek ve yeni bir biçime kavuşmak için ya yerin altına giderler ya da aya giderler); yılan bir cenaze hayvanı olmuş ve ölülerin, ataların ruhlarını canlandırmıştır. Kadınlara da bu özellikler verilirdi. Arkaik toplumlarda kadınlara gizemlilik, tanrıçalık, ululuk verilirdi. Ancak daha sonra bu ululuk Sami kültür ile olumsuz bir yön almış ve kadının yılanla özdeşleştirilmesi kadına bir nevi bir hakaret olarak algılanmıştır. Tekvin’de tanrının emrine aykırı gelen ve Âdem’i de kandıran kişinin Havva olarak gösterilmesi manidardır.

  

  1. Adapa Mitosu

Buraya kadar Âdem ile Havva kıssasının nasıl oluştuğu, hangi kökenlere, mitoslara dayandığına dair kısaca bilgi verdik. Şimdi zikredilecek olan Adapa mitosu da bu kökenlerden bir tanesidir, ancak özellikle bu mitosun sadece Mezopotamya sınırlarında kalmaması ve yaygın kazanmasının yanında Âdem ile Havva kıssası ile çok daha net paralellikler gösterdiğinden ayrıca bir başlık altında incelenmesi uygun görülmüştür. Adapa mitosu da daha önce zikrettiğimiz Gılgamış Destanı gibi ölümsüzlük peşinde olma teması çerçevesindedir. Burada da ölümsüzlük aranır, ancak sonunda ölümsüzlüğün bir çaresinin olmadığı idrak edilir. Mitosun muhtevasına geçmeden önce “Adapa” isminin anlamı ve kullanımı ile ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. Asur tarihi bilim adamı olan Alman Erich Robert Ebeling’e göre “Adapa” kelimesi İbranice “Âdem” adının Asurlu karşıtıdır. Dolayısıyla Adapa mitosu, “ilk insan” hakkında bir mitostur.[28] Tekvin babında yer alan ilk insan ile ilgili anlatım M.Ö yaklaşış 2000- 1400 yıllarında Babillerin kil tabletlerinde ADAPA adıyla yer almaktaydı. Adapa, Eridu şehrinin rahip-kralıydı ve bilgelik kral, Ea (Enki)’nin oğludur. “Ea, Adapa’yı ‘insanın örneği’ olarak yaratmış ve ona bilgelik vermiş, ama bitimsiz yaşam vermemişti”[29]. Adapa’nın rahiplik görevlerinden birisi de tanrıların sofrası için balık temin etmekti. Anlatılan mitos’a göre bir gün yine balık tutarken, Güney Yeli esip kayığını devirdi. Buna çok sinirlenen ve öfkesine yenik düşen Adapa,  Güney Yeli’nin kanadını kırdı. Bunun üzerine Güney yeli 7 gün esemeyince Yüce Tanrı Anu, yelin esmediğini fark etmesi üzerine İlabrat’ı nedenini araştırması için gönderdi. Bunun Adapa’nın yaptığını öğrenen Anu, onu huzuruna çağırdı. Ancak Adapa’nın babası Ea, “Göklerde olup biten her şeyi bilen” bilgelik tanrısı olduğundan oğluna nasıl davranılması ve ne denilmesi gerektiğini öğretti.[30] Göğün giriş kapısına geldiğinde onu karşılayacak olan Tammuz ve Ningizzida’ya neden matem gömleğini giydiği sorusunun üzerine “kaybolan iki tanrının” yasını tuttuğunu söylecekti. Kimdir bu tanrılar sorusuna da Tammuz ve Ningizza cevabını verecekti. Nitekim öyle yaptı ve Anu’nun başkanlığından kurulan tanrılar meclisi önünde hesap vermeye başladı. Adapa sınavı geçti ve Güney yeli ile ilgili olayı anlattı. Anu meclise Adapa ile ne yapılacağını sordu. Ona “yaşam ekmeği” ve “yaşam suyu” yani ölümsüzlük teklif edildi. Ancak babasının öğüdü üzerine Adapa bunu kabul etmedi. Anu ise onun bunu yapmakla, yani babasının öğüdünü dinleyip teklif edilen hediyeleri kabul etmemekle ölümsüzlük şansını yitirdiğini açıkladı. Mitosun bu teması ve genel anlamda Kitab-ı Mukaddes’e de yansıması ile ilgili Hooke şöyle demektedir:

“Bu tür mitoslarda sık sık, ölümsüzlük şansının yitirilmesi, tanrılardan birinin ya da ötekinin kıskançlığının ürünü olarak gösterilir ve tanrıların ölümsüzlüğü kendilerine ayırdıkları söylenir. Adapa mitosundan aynı zamanda, Tammuz’un ortalıktan yitişinin Sami mitolojisinin sık karşılaşılan bir öğesi olduğunu anlıyoruz. Tanrıların mitosun kahramanına sundukları giysi motifi ile, ileride İbranilerin (Cennetten) Düşüş öyküsünde, Yehova’nın Âdem’e ve Havva’ya deri giyişiler vermesi arasında bir bağlantı görülebilir. “[31]

 

  1. Sonuç

Yapılan bu çalışmada ana hatlarıyla Tevrat’ın tekvin babında anlatılan Adam ile Havva kıssasında zikredilen unsurlar ayrıntılı bakıp, onların Mezopotamya mitleriyle paralelliklerine değinilmiştir. Tevrat’ın oluşum sürecinde ki “Biblical Criticism” çerçevesinde yaklaşık bin yıllık bir süreçten bahsetmekteyiz, çeşitli sosyo-politik ve siyasî olaylar çerçevesinde olsun, göçlerden dolayı olsun, tarih içerisinde yaşamış oldukları topraklarda ne denli etkilendiğini izhar etmeye çalışılmıştır. Yahudilerin çeşitli toplumlar ile iletişimi ve sürekli sürgün hayatı yaşamalarından mütevellit oluşmuş olan zihin algısının bir projeksiyonu olan Kitab-ı Mukaddes farklı mitolojilerle doludur. Bunun en önemli tezahürü olan, 3 ana bölümden oluşan Eski Ahit veya Yahudi Kutsal Kitabın, (Tanah, Ketuvim ve Neviim) ilk bölümün ilk kitabı olan Tekvin, yani Yaratılış kitabında mevcuttur. Çalışmamızda hem kısaca genel olarak yaratılışın kademeleri, hem de ilk insanın yaratılışı ile bilgiler sunduktan sonra bunların Mezopotamya kültürü ve mitolojisinde ve arkaik toplumların inanışlarındaki kökenlerine değindik. İbraniler Mezopotamya bölgesine yerleştiklerinde kendileri gibi Sami kültüre sahip olanlara rastladıklarından, o kültürde var olan inanış ve anlatımları kendilerine hamletmeleri de pek zor olmamıştır. Akadların dili, İbranilere yabancı olmadığından o kültüre yerleşmiş olan inanışlar da dil ile birlikte İbranilerin tedavülüne girmiştir. Dolayısıyla karşılıklı etkileşim vukuu bulmuştur. Bunu süreci zaten bize genelde Kitab-ı Mukaddes’in ve özellikle de (özelde) Tevrat’ın (Torah) yazım süreci bize göstermektedir. Çalışmamızda bununla ilgili bir takım örnekler verdik, Tekvin babında 2 farklı yaratılış hikâyelerin varlığından, yaratılış, ilk insan, ilk günah, yaşam ağacı, ölümsüzlük gibi önemli temalarla ile ilgili bir takım temel benzerliklerini ve bunların Mezopotamya kültüründe ve literatüründe tezahürleri ve kökenlerine değindik.

Dolayısıyla sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımları anlayabilmek için, muhakkak onun tarihi süreci, Mezopotamya uygarlıklarının dini düşünceleri ve yaşamlarıyla ilgili fikir sahibi olmak son derece elzemdir, hatta ve hatta doğru idrak edip sağlıklı çalışmalar yapabilmek için kaçınılmazdır. Genel anlamda Dinler Tarihi ile ilgili sağlıklı bilgilere sahip olabilmek, herhangi bir metni doğru anlamlandırabilmek ve doğru yorumlayabilmek için olaylara her zaman bütüncül şekilde bakmak, olayın bütün inceliklerine varıncaya kadar objektif ve deskriptif bakmak gerekir. Hal böyle olunca, sözgelimi “basit” kutsal metinler dahi, derin tarihi bilgiler sunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça:

  • Childs, B.S., Myth and Reality in the Old Testament (SBT 27), London 2. Aufl. 1962.

  • Demirci, Kürşat, “Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş”, Ayışığı kitapları, İstanbul 2013

  • Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931.

  • Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973.

  • Lambert, W.G., Old Testament Mythology in its Ancient Near Eastern Context, in: J.A. Emerton (Hg.), Congress Volume Jerusalem 1986 (VT.S 40), Leiden 1988, 124-143

  • Lange, Armin; Lichtenberg, Hermann ve Römheld Diethard, “Mythos im Alten Testament und seiner Umwelt”, De Gruyter yayınevi, Berlin 1999.

  • Mircea Eliade, “ “İmages et symboles”; “Traite histoire des religions”; Dinler Tarihine Giriş”

  • Müller, H.-P., Mythos als Gattung archaischen Erzählens und die Geschichte von Adapa, Archiv für Orientforschung 29/30 (1984) (online ulaşılabilir: http://www.jstor.org/discover/10.2307/41661912?sid=21105648352793&uid=3739192&uid=2&uid=4&uid=70&uid=2129 )

  • Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013

  • Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002.

  • Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları

  • Schmidt, W.H., Mythos im Alten Testament, EvTh 27 1967

     

 

 

[1] Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013,   

  s.49.

[2] Tekvin, I-II, 3.

[3] Graves ve Patai, a.g.e. s.49

[4] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi” s. 145

[5] A.g.e. s.97

[6] A.g.e. s. 109

[7] A.g.e. s. 117

[8] Tekvin III, 1-6

[9] A.g.e. s.118.

[10] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002, s. 13-14.

[11] Mit, modern romanlardaki öyküler gibi basit bir kurgudan ibaret olmayıp bilakis yaşanılan bir gerçekliktir (malinowski)

[12] Mircea Eliade aspects du mythe s. 16-17

[13] Eliade, a.g.e, s.15

[14] Eliade- images et symboles, s.74).

[15] Eliade, “İmages et Symboles”, s.208

[16] ELiade İmages et symboles s. 52-52

[17] Eliade, “Traite histoire des religions”, s.355-256)

[18] Adıbelli, a.g.e. s.235

[19] İlgili mitoslar için bk. Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları

[20] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2002. s.37.

[21] Hooke, a.g.e. s.55

[22] Hooke, a.g.e. s.41

[23] Mircea Eliade, “Dinler Tarihine Giriş”, Kabalcı Yayınları

[24] Hooke, a.g.e. s.156

[25] Hooke, a.g.e. s.156

[26] Bununla ilgili şu ek bilgiyi sunmakta fayda görmekteyiz: A) Hz. Süleyman, Saba kraliçesinden ölümsüzlük ister. Saba kraliçesi, kayaların arasında yetişen bir bitkiden söz eder. Süleyman, etrafta elinde bir otla dolaşan bir “ak saçlı” yaşlı bir adamla karşılaşır; adam, severek elindeki otu verir, çünkü onu tuttuğu sürece ölememektedir. Bu ot, yalnızca ölümsüzlük vermekte, ancak gençlik vermemektedir

B) Adem, Hebron (el Halil) Vadisinde 932 yaşına kadar yaşadıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalanır ve oğlu Şit’i, cennetin kapısını bekleyen melekten merhamet yağı istemeye gönderir. Şit, Adem ve Havva’nın izlerini takip eder, zira Adem ve Havva’nın ayak bastıkları yerde ot bitmemiştir; böylece cennete gelir ve Adem’in istediğini başmeleğe iletir. Başmelek, Şit’e 3 kere cennete bakmasını söyler. İlk bakışında, 4 nehrin doğduğu kaynağı ve onun üstünde de kurumuş bir ağaç görür. 2. Bakışında, ağacın gövdesine dolanmış bir yılan; 3.’de, ağacın göğe yükseldiğini görür, tepesinde yeni doğmuş bir bebek bulunmaktadır ve kökleri yeraltı alemine kadar uzanmaktadır. Melek Şit’e, gördüklerinin anlamını açıklar ve Kurtarıcı’nın (İsa) gelişini müjdeler. Ona, anne ve babasının tatmış olduğu ağacın meyvesinden 3 tohum verir ve bunları Adem’in dilinin üstüne koymasını, Adem’in 3 gün sonra öleceğini söyler. Adem, Şit’in anlattıklarını duyunca cennetten kovulduğundan beri ilk kez güler, çünkü insanlığın kurtulacağını anlamıştır. Ölümde şit’in dilinin üstüne koyduğu tohumlardan, Hebron vadisi’nde, Musa’nın dönemine kadar kalacak 3 ağaç biter. Bu ağaçların nereden geldiğini bilen Musa, bu ağaçları söküp Tabor ya da Horeb Dağına diker. Davud, ağaçları Tanrı’dan gelen bir emirle Küdüs’e götürüp oraya dikene kadar binlerce yıl kalırlar. Pek çok olaydan sonra (saba kraliçesi, onların tahtasından üzerine ayağıyla basmaz) bu 3 ağaç, bir tek ağaç haline gelir ve bu ağacın tahtasından Kurtarıcı’nın hacı yapılır. Dünyanın merkezinde haça gerilen İsa’nın kanı, Ademin yaratıldığı ve gömüldüğü yere düşer, böylece Adem’in kafasına damlayarak onu vaftz eder; böylece, insanlığın babası günahlarından arınmış olur.” (Eliade, Cosmologie si alchimie babilonia)

 

[27] Hooke, a.g.e. s.160

[28] Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931, s*0

Bununla ilgili ayrıca genişçe bilgi edinmek için bk. Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973, S. 61-66 (Burada özellikle Ugarit mitosları ile ilgili genişçe bir araştırma söz konusudur. Tekvin kitabında yer alan anlatımların köklü araştırması sunulan bu eserde Mezopotamya kültür havrası ve oradaki mitoslarla ilgili bilgiler verilmektedir. Eser’in pdf dosyasına archieve.org adresinden ulaşılabilir)

[29] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, s.70

[30] Hooke, a.g.e. s.70

[31] Hooke, a.g.e s.75

 

 Prof. Dr. Kürşat Demirci  eKürşat Drmirci  Kürşad Demirci Tugrul Kurt Tuğrul Kurt Marmara İlahiyat Dinler Tarihi Adem Havva

İçindekiler

Giriş

Tekvin’deki Anlatımlar

Tekvin’e Göre Yaratılış

Adem’in Eşi

Cennet/ Gar Eden

Yasak Ağaç ve Yılan

Cennet’ten Düşüş

Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi

Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik Unsurların Kökenleri

Tekvin’ deki Anlatımlarda Yer Alan Çeşitli Mezopotamya Mitosları

İnsanın Yaratılış Gayesi

Cennet Motifi

Ağaç Motifi

Erkekten Yaratılan Kadın

Kadınla Yılan

Adapa Mitosu

Sonuç

Kaynakça

 

Giriş:

 

Kitab-ı Mukaddes’te çokça Ortadoğu Mitolojisine (Mezopotamya, Ugarit, Eski Mısır vs.) ait unsurlar mevcuttur. Bir takım mutaassıp Yahudi ve Hıristiyanlarca kabul edilmezse de, kutsal kitaplarında anlatılan muhteva ve kıssalarda bariz bir şekilde mitolojik unsurlar bulunmaktadır. Birçok mitsel unsurlar, anlatılan kıssalarda adeta kaybolmuş ve harmanlanmış olduğundan- çoğu zaman farklı mitolojik unsurların bir araya getirilip farklı şekilde yorumlanıp ifade edildiğinden- bunu ilk bakışta net bir şekilde görmek ve ayırt etmek mümkün değildir. Ancak, örneğin Tekvin kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssasında olduğu gibi, eski Tanrı ve hatta Tanrıçalar, mitolojik semboller ve şahsiyetler yer alır. Âdem’in eşi olarak bilinen Havva, Hitit Fırtına Tanrı’sının eşi olan ve bir aslanın sırtına çıplak halde binen, aynı şekilde Yunanlılar arasında da Herakles’in eşi Hebe olarak bilinen, Tanrıça Heba ile özdeşleştirilir. Veya bu kıssada arkaik toplumlarda önemli manalara haiz olan cennet, bahçe ve ağaç gibi sembolizmi yüksek örnekler verilir. Bu çalışmanın amacı Kitab-ı Mukaddes’in ilk kitabını oluşturan Tekvin/Yaratılış kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssası çerçevesinde genelde Kitab-ı Mukaddes’te ve özelde Tekvinde yer alan Mezopotamya Mitoloji unsurlarını ortaya çıkarmaktır.

 

 

 

 

 

  1. Tekvin’deki Anlatımlar:

     

  1. Tekvin’e Göre Yaratılış

 

Âdem ile Havva kıssasını daha net anlayabilmek için öncelikle kısaca Tekvin’e göre yaratılışın nasıl vukuu bulduğu ile ilgili bilgi sahibi olmak gerekmektedir. Zira Âdem ve Havva’nın ne zaman yaratıldığı ve kıssanın vukuu bulduğu Cennet (Aden), yasak ağacın ve daha sonra cennetten düşüşün sonunda dünyanın yaratılışı konularını bilmeden herhangi bir karşılaştırma anlamsız olacaktır.

Tekvin’e göre Tanrı evreni yokluktan, Tohu ve Bohu denilen kaos ve boşluktan yaratmıştır. Evren, insan ve tabiat, yani kozmos 6 günde yaratılmıştır. İlk günde boşluktan, kaostan düzene geçiş başlamış, tanrı ilk olarak ışık olsun demiştir. Daha sonra, yaratılışın ikinci gününde “Yüksek Sularla (Gök kubbenin üstündeki suları) Alçak Suları (Gök Kubbenin altındaki suları) birbirinden ayırmak için bir gök kubbe yaptı ve ona ‘Gök’ (‘Cennet’) adını verdi.”[1] Tanrı’nın Gök kubbenin altındaki suları bir yere toplaması ve onu kurutarak kuru toprağın görünmesi üçüncü günde vukuu bulmuştur. Burada oluşan ‘kuru’ alana toprak, sular kümesine de ‘Deniz’ denmiştir. Daha sonra nebatat doğmuş ve üremiştir. Yaratılışın dördüncü gününde Güneş, ay ve yıldızlar yaratılmış, daha sonraki gün, beşinci günde balıklar ve kuşlar yaratılmıştır. Nihayet altıncı günde kara hayvanları, sürüngenler ve insan yaratılıp yedinci gün Tanrı istirahate çekilmiştir.[2] Burada çalışmanın mahiyetini daha net idrak edebilmek için kısaca yaratılış safhaları zikredilmiştir. Ayrıca önemli ve konumuzla doğrudan ilgili bir unsur daha vardır. Yaratılışın üçüncü gününde karanın (toprak) ve denizlerin oluşmasıyla ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. İbrani mitlerin kökenine dair etraflıca bir çalışma sunan Robert Graves ve Raphael Patai “İbrani Mitler” adlı eserlerinde bununla ilgili şu önemli bilgiyi paylaşmaktadır: “Buna karşın bazıları Yeryüzü ve Gökyüzünü yarattıktan sonra Tanrı’nın, kuru toprakları nemlendirmek (ıslatmak) için yeryüzünü buharla (çiseyle) kapladığını ve böylece tohum veren otları ile çimenleri yeşerttiğini anlatırlar. Buna göre Tanrı daha sonra Aden’de bir bahçe yaptı ve yarattığı insana Âdem adını vererek bahçeye koyup orada ağaç yetiştirdi. Tanrı bundan sonra bütün yaratıkları, kuşları, sürüngenleri ve son olarak da kadını yarattı[3]

 

Tekvin kitabında iki farklı anlatımla karşılaşmaktayız. Aşağıdaki şemada bu farklı anlatımları kısaca zikrettik.[4]

  

  1. Âdem’in Doğuşu

Yukarıda zikredildiği üzere Tanrı Âdem’i altıncı günde yaratmıştır. Ancak Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarına göre “Tanrı toprağı rasgele kullanmadı. İnsanın, yaratılışın hükümdarı olması için en saf toprağı aldı.[5] Tanrı yeryüzünün oğlu olarak, zira toprak Âdem’e gebe kalmıştır, Âdem doğmuştur. Burada önemli bir hususa temas etmek istiyoruz. Âdem’ le ilgili “Adama’nın oğlu olarak” doğduğu söylenir. Burada Âdem kelimesinin etimolojisinde yeryüzü anlamındaki Adama kelimesinden türediğini de iddia edenler vardır.

  1. Âdem’in Eşi

Tanrı Yeryüzünü ve Âdem’i yarattıktan sonra ona eşlik etmesi için, türünün tek canlısı olmaması ve üreyebilmeleri için ona eş vermeye karar kılmıştır. Tekvin II, 18-25 ve 3. Bapta yer alan ifadelere göre Tanrı Âdem’i bunun için derin bir uykuya daldırır ve onun kaburgasından bir kadın yaratır. Âdem uyandığında ise şunu der: “Bu canlı ‘Kadın’ ismiyle anılsın, çünkü erkekten yaratıldı. Kadın ve erkek tek beden, tek vücut olacak.” Tevrat’a göre Âdem ona “Yaşayan Her Şeyin Annesi” anlamına gelen Havva ismini vermiştir.

  1. Cennet/Gar Eden:

Tanrı Âdem’ i topraktan yarattıktan sonra Aden cennetinin batısına cennetsi bir bahçe kurdu. Onu meyveleri göz kamaştıran mücevherler olan ağaçlarla donattı. Bunların arasında İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı da bulunmaktaydı.[6]

  1. Yasak Ağaç ve Yılan:

Bu yaratılan bahçeden Âdem ve Havva’ya bir istisna haricinde tamamıyla yararlanabilme yetkisi verilmişti. İstisna olan yasaklı ağaç, meyvesine dokunulduğunda bile ölüm getirecek olan İyiyi ve Kötülüğü Bilme Ağacı (Bilgelik Ağacı) idi.[7] Bununla beraber cennette yılan kılığına bürünmüş olan Şeytan’da bulunmaktaydı ve Havva’ya yaklaşarak “Tanrı gerçekten, bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin dedi mi?” diye sormuştur. Havva’da ona cevaben: “hayır, ama Tanrı bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın, yoksa ölürsünüz dedi”. Yılan: “O halde Tanrı sizi aldattı. Onun meyvesi ölüm değil, bilgelik getirir. Tanrı gözlerinin açılmasını istemiyor.” Bunun üzerine Havva ağacın meyvesini yemeye ikna oldu ve aynı zamanda da Âdem’in de bu meyveden yemesini sağladı.[8]

  1. Cennet’ten düşüş:

Meyveyi yedikten sonra Âdem ve Havva birbirlerine baktıklarında çıplak olduklarını gördüler ve utançlık hissine kapıldılar. Hemen İncir yapraklarını birbirine iliştirip kendilerine önlük yaptıklarını anlatır Tekvin kitabının üçüncü babı: “Derken günün serinliğinde bahçede yürüyen Tanrı’nın sesini duyup ağaçların arkasına gizlendiler. Tanrı, Âdem’e “Neredesin?” diye seslendi. Âdem “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. Tanrı “çıplak olduğunu saba kim söyledi?” diye sordu. “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Havva bana ağacın meyvesinden verdi, ben de onu yedim” diye yanıtladı. Havva’ya nedeni sorulduğunda o “Yılan beni aldattı” diye cevap verdi. Bunun üzerine Tanrı, Yılanı lanetledi ve “Bu yaptığından ötürü ayaklarını kaybedip karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla seni birbirinize düşman edeceğim. Onun soyundan gelenler, senin soyundan gelenlerin başını ezecek, ta ki topukları yara bere içinde kalana dek” dedi. Daha sonra Tanrı Havva’ya dönerek şunları dedi: “Senin işini ve acını kat kat çoğaltacağım. Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Bundan sonra Tanrı bir de Âdem’i lanetledi: “Benim sözümü değil de karının sözünü dinlediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu ekmek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek. Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye kadar ekmediğini alın teri dökerek kazanacaksın. En sonunda seni yarattığım toprağa geri döneceksin.“[9] Daha sonra cennetten kovuldular.

 

 

  1. Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi

”Mitos, belli bir durumun yarattığı insan imgelerinin ürünü olup, belli bir şey yapma niyetini gösterir. Böyle anlaşıldığında, mitos hakkında sorulması gereken doğru soru, onun ‘gerçek olup olmadığı’ değil, ‘onunla ne yapmak niyetinde olduğu’ sorusudur.”[10] Dolayısıyla mitosların insanlık tarihi için önemi büyüktür.

Arkaik toplumlarda anlaşıldığı şekliyle, yani “gerçek bir öykü” ye işaret eden bir terim olarak kullanılırdı. Mircea Eliade’ye göre mitin gerçekliği: “Arkaik dünya için mit, hakiki gerçekliğin, yani kutsalın ortaya çıkışlarını anlattığı için gerçektir”.[11] Kutsalın (ya da doğaüstü olanın) dünyada çeşitli ve bazen de dramatik şekilde ortaya çıkışını tasvir eder. Dünyayı gerçek olarak tesis eden ve onu bugünkü haline getiren, işte kutsalın bu ortaya çıkışıdır. Dahası, doğaüstü varlıkların müdahaleleri sonucunda insan bugünkü hale, yani ölümlü, cinsiyetli ve kültürel bir varlık olma durumuna gelmiştir.[12] Mit’in temel yapısal özelliklerinden birisi de, onun sırrı açığa çıkarmak olarak da nitelendirilebilir. Yani başlangıçta (yaratılışta) olanlarla ve insan için muamma olan ve gizlenmiş bir bilgi olan yaratılış gibi olaylar hakkında bilgiler verir. Arkaik insanlar aslında mit’le efsane/masal arasında fark gözetebiliyordu. Aşkın bir anlam ifade etmeyen olayları konu edindikleri için efsaneler ve masallar, sahte hikâyeler olarak değerlendirilmektedir. Ancak: tarih içerisinde yer alan tüm fenomenler gibi mitler de değişikliğe uğramıştır. Ancak “iptidailerin” mitleri zamanla değişikliğe uğramış olsa da hala başlangıçtaki bir durumu yansıtmaktadır.[13] Eliade, ‘’Traitê d’histoire des religions’’ adlı eserinde şöyle der: “Modern zihin perspektifinden Mit, tarihi ortadan kaldırmaktadır (…). Mitlerin çoğunluğu in illo tempore de gerçekleşen olayları anlatır. Ab origin de olup bitenleri anlattığı için kozmogonik mit de bir tarihtir. ”Bir miti anlatma, bir bakıma o mitin bahsettiği olayların gerçekleştiği kutsal zamanla çağdaş olunmaktır.”[14] Mit, insanın içinde bulunduğu bireysel, kronolojik ve tarihsel zamanı aşmasını sağlayarak onu sembolik olarak da olsa geçmişe döndürür- illud tempus’a götürür. Bireylerin ve toplumların kendi menşelerini açıklama ihtiyacı duydukları gibi, kültürler de kendi kökenlerini bilme ihtiyacı hissetmiştir. Bundan dolayıdır ki, neredeyse bütün kültürlerde yaratılış mitlerine, yani kozmogoniye rastlamak mümkündür. Bundan mütevellit göreceğimiz üzere, hem Mezopotamya’da hem de zikrettiğimiz gibi Kitab-ı Mukaddes’te yaratılış ve kozmogoni ile ilgili çeşitli anlatımlar mevcuttur. Zira insan zihnini meşgul eden en önemli şeylerden bir tanesidir, “başlangıçta ne oldu” sorusu. Bu bağlamda evrenin yaratılışından sonra insanın yaratılışı ve insanlığın oluşumu ve ayrıca insanların tanrılar (tanrı ile) ilişkisi ve münasebeti son derece önemli konulardan bir tanesi olmuştur. Yine Eliade’ye göre kozmogonik mitlerde ortak bir yapı vardır. “in illo tempore de sıkı bir bütünlük mevcuttu. Bu bütünlük dünyanın ya da insanlığın meydana gelebilmesi için bölündü ya da kırıldı”.[15] Yaratılışla birlikte aslında bir nevi düzen, yani kozmos da bölündü. Bununla beraber aslında tanrılardan (tanrıdan) bir nevi bir kopuş da olmuştur.  Bidayette ilk insanlar da tanrıdan ayrılmış değildir. Bundan dolayıdır ki, “birçok arkaik din, bir dağ, ağaç, merdiven ya da sarmaşık vb. aracılığıyla gökyüzü ile bidayette bütün insanların iletişim halinde olduğunu, fakat daha sonra bu iletişimin kesildiğini anlatan mitlere sahiptir.[16] Kitab-ı Mukaddes’in evrenin yaratılışı ile ilgili bilgi ve ilgili şema yukarıda zikredilmişti. Bunun haricinde yine yukarıda zikrettiğimiz üzere, Kitab-ı Mukaddes’te Âdem ve Havva’nın cennetten düşüşü (la chute) başlangıçtaki bütünlüğü (la totalisation primordiale) bölünmesinden önceki durum, Eliade’ye göre mükemmel insanlığın durumunu (la condition de l’humanité par faite) başlangıçtaki insanın cennetvari durumunu (la condition paradisique de l’homme primordial) yansıtmaktadır. Bu aşamada cinsiyet ayrımı henüz meydana gelmemişti[17].

Günahla düşüş evrensel bir inanıştır. “Şayet in illo tempore bu olay (la chute) gerçekleşmiş olmasaydı, insan ölümsüz olmazdı, taşlar gibi sonsuz yaşayabilir, yılanlar gibi deri değiştirebilirdi. Ölümün bidayetini anlatan mit, in illo tempore gerçekleşen kazayı anlatmakta ve böylelikle de insanın neden ölümlü olduğu sorusuna cevap sunmaktadır.”[18]

Eliade’ye göre insan bir anlık için de olsa mitin anlattığı o duruma yeniden gelme ihtiyacını hissetmektedir. Çünkü cennet özlemi hâkimdir. Yaratılış sonunda dünyanın ikiye bölünmesinden önceki duruma yeniden dönmeyi arzulayan insanı Eliade şu şekilde isimlendirir: “kozmik insan- l’homme cosmique” . Eliade’ye göre cennet özlemi, insanın kozmos içerisindeki belirli bir durumunu yansıtmaktadır. Monoteistlerde bu özlem aslî günah sonucu düşüş (la chute) ile ifade edilir. Düşüşten önceki dönem Eliade’ye göre hayali zamandır (le temps du rêve). Bu bağlamda Eliade’ye göre Yahudi ve Hıristiyanların din dediği şey, ilk insanın bu düşüşünün bir neticesidir.

 

  1. Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik unsurlar ve Kökenleri

Belirli bazı mitoslar sadece bir uygarlığa münhasır değildir. Zaman, tarih ve zihinler akıcıdır, değişkenlikle dinamizmini sağlar. Tarih boyunca çeşitli istilalar, fetihler, terakki ve tağayyür ile medeniyetlerin birbiriyle tanışması ve etkilenmesi vukuu bulmuştur. Binaenaleyh Sami ırkı Mezopotamya bölgesine gelmesi ve varlığını sürdürmesiyle Yahudilerin (ve Hıristiyanların) kutsal saydıkları kitaplarında Mezopotamya uygarlıklarına ait bir takım düşünce, inanış ve mitler de girmiştir. Mesela Yaratılış mitosun yanında Tufan öyküsü de hem Mezopotamya’da hem de Sami çevrede bilindik bir anlatımdır. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımlarda net bir şekilde mitolojik unsurlar görülmektedir. Ancak Kitab-ı Mukaddes yazarları Mezopotamya’ya ait mitleri aynı şekilde değil, değiştirerek, eklemelerde bulunarak ve bir takım mitleri birbiriyle mezcederek, eklektik şekilde bir araya getirmişlerdir. Bundan dolayı Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Mezopotamya kültür havrasına ait olan Mitolojileri anlayabilmek için öncelikle bu Mitosların Mezopotamya’daki anlatımlarına göz atmak faydalı olacaktır.

  1. Tekvin’ deki Anlatımlarda Mezopotamya Mitosları:

Yukarıda kısaca Tevrat’ın Tekvin babındaki Âdem ile Havva kıssasını ve genel olarak Mit’in ehemmiyetini kısaca zikrettik. Amacımız, Âdem ile Havva kıssasındaki anlatımlarda Mezopotamya mitlerin kökenlerine dair bilgi sunmadan, paralellikleri arz etmeden önce genel bir çerçeve çizmek. Özellikle Mitlerin önemi hakkındaki bilgiler, hem Mezopotamya’da hem de Kutsal Kitapta yer alan mitolojik anlatımların neden yer aldığını anlama babından son derece önemlidir. Burada çalışmanın hacmini aşmamak için, sadece Tekvin kitabında Âdem’le Havva kıssasını değerlendirmede çalışmaya faydada bulunabilecek bir takım mitoslar zikredilecektir.  

  1. İnsanın Yaratılış Gayesi: Hizmetkâr. Enki ve Marduk

Doğrudan Âdem ile Havva kıssası ile alakalı görünmese de Tanrı’nın insanı yaratmadaki nedeni ile ilgili önemli bir ayrıntı vardır. Tanrı Tekvin’de Âdem’i evreni yarattıktan sonra yaratır, onu bir bahçenin içine koyar, daha sonra ona eş yaratır ve eşinden ötürü her ikisi bir günah işler ve Tanrı tarafından cezalandırılır. Cezaları artık daima toprağa bağlı kalmaları (yukarıda ilgili pasajları zikrettik), kadınlar doğum sancıları çekmeleri gibi acziyet belirtileridir. Burada farklı boyutlarla olaya bakmak gerekmektedir. Mezopotamya mitoslarında insanlar, tanrılara hizmet etmeleri için yaratılmışlardır. Tanrılar mitosa göre çok çalışır ve onca işin peşinden gidemediklerinden insanları kendilerine hizmet etmeleri için yaratır. Yüce tanrı Enki, insanı yaratmaya karar verir.[19]Mitosta Enki’nin insanı akıl ve bedensel güç yönünden aciz bir yaratık yaratır. Hatta Ninmah insanın bu durumuna üzülür ve bu durumun değişmesi için Enki’yi uyarır. Ancak bu durum değişmez. Samuel Henry Hooke’un verdiği bilgiye göre, ”İnsan” anlamına gelen İbrani sözcüklerinden biri “enoş” olup, zayıf ya da “hasta” anlamına gelen bir sözcük köküdür.[20] Aynı şekilde Kitab-ı Mukaddes’te de hem Âdem ve Havva’nın cennette yaratılmaları hem de sonrasında düşüşlerinde, insanın aciz ve zayıf olduğu mesajı verilir. Burada önemli Babilonya mitosu olan “Enuma Elish” hakkında bilgi vermekte fayda vardır. Dünyanın, evrenin ve sonunda insanın yaratılışı ile ilgili önemli bilgiler veren Enuma Elish destanında, altıncı tablette, Marduk, tanrıların hizmetini görmesi için insanı yaratır. Bunun için tanrılar âleminde bir ayaklanmaya neden olan Kingu’nun öldürülmesi gerektiğine karar kılar tanrı Ea’nın öğüdüne uyar.[21]Dolayısıyla isyancı “Kingu öldürülür ve karnından tanrıları ‘özgür kılmak’ yolunda onlara hizmet etmesi için, yani tapınak ritüelleriyle ilgili kol işlerini yapması ve tanrılar için yiyecek sağlama işlerini görmesi için, insan türünü yaratır.

 

  1. Cennet Motifi: DİLMUN

Ele alacağımız ikinci motif ise, cennet motifidir. Mezopotamya mitoslarında cennet ile ilgili anlatımlara rastlamak mümkündür. Enki ile Ninbursag mitosu başlı başına hem Cennet hem de ilk yaratılış ile ilgili genişçe bir perspektif sunmaktadır. İbrani cennet anlatımının temelini oluşturmuş olması ihtimali büyük olduğundan bu mit hakkında kısaca bilgi sunulacaktır. Mitostaki başkahraman su tanrısı Enki ve toprak ana Ninhursag’dır. Ancak bu mitosun yer aldığı sahne de önemlidir. Zira mitos’un sahnesi Dilmun’dur. Temiz, saf, aydınlık olan, hayvanların birbirine zarar vermediği, ne hastalığın ne de yaşlılığın bilindiği bir ülkedir Dilmun.[22]  Tekvin babında anlatılan Cennet tasvirleri de bu yöndedir. Bütün kötü hasletlerden uzak, huzur ve mutluluk yuvası olarak tasvir edilir Cennet. Arkaik insanların doğaya bağlı bir hayat yaşadıklarını düşünürsek, düşünülebilecek en mutlu ve güzel yerin yeşilliklerle dolu bir mekânın olması anlaşılırdır. Samilerin daha sonra Mezopotamya topraklarına gelmeleriyle bu doğa motifi hemen hemen tamamıyla alınmıştır. Burada en önemli motif şüphesiz insanların kutsal mekâna ve AXİS MUNDİ olarak belirttiği merkezi bir yere olan bağlılığıdır. Bununla ilgili de bir "Cennet Özlemi" zuhur etmektedir. Merkeze bir çaba sonrası ulaşma ve kurtulma, huzur bulma ihtiyacı ”varlığın en süfli ve en ari olmayan seviyelerinde bile arketipleri gerçekleştirme ihtiyacını sürekli hissetmesidir”.[23] Yani genel olarak kutsal bir mekâna, başlangıcı simgeleyen o merkezi mekâna, axis mundi’ye ihtiyaç-hasret oluşur ve bu bir şekilde kendini belirli mitoslarda manifeste eder.

Tekvin 2:8’de Tanrı ilk kez Eden cennet bahçesinden bahseder. Bununla ilgili Hooke “Ortadoğu Mitolojisi” adlı eserinde şu sözlere yer verir:

“Yehova’nın bahçeyi diktiği yer, uzakta, doğuda, Aden denilen bir bölgedir. Kuşkusuz, “Aden” denen, “Eski Ahit”te (“İkinci Kırallar” kitabı 19:12’de; “Hezekiel kitabı 27:23’te; “Amoş” kitabı 1:5’te olmak üzere) birçok yerde adı geçen bir yer vardır; ama bu eski mitostaki Aden, herhangi coğrafi bölge olmaktan çok güneşin doğusundaki ayın batısındaki ülkedir. Akadça edinu sözcüğü, “ova” ya da “bozkır” anlamına gelir ve akla yatkın olarak “bahçe”nin, susuz kırın, kumlu, bomboş topraklarından sihirsel bir güçle fışkıran bir yeşillik biçiminde düşünülmüş olacağı ileri sürülmüştür. “ [24]

Bunun sebebiyle ilgili enteresan yorumlar vardır. Modern bilimin ortaya çıkardığı tespitlere göre Kitab-ı Mukaddes ilahî menşeili değil, yani Yahudilerin iddia ettikleri gibi Musa tarafından yazılmamıştır (ilk beş kitap= Torah), bilakis 4 farklı kaynak tarafından kaleme alınmıştır. Buna “Biblical Criticism” denilmektedir. Bu çerçevede özellikle tekvin kitabında anlatılan kıssalara biraz da bu gözle bakmak lazım. Bundan dolayıdır ki cennet ile ilgili ifadelerde, 4 kaynaktan biri olan Yehovacı metne göre, farklı bir dünya görüşü ve zihin yapısı hâkimdi. Hooke bunu şu şekilde ifade eder: “Yehovacı yazarın kafasında, kendi ülkesinin iyi sulak topraklarıyla (bkz. “tesniye” kitabı 8:7) Bedevilerin dolaştıkları, içinde ancak tanrısal bir gücün mucizesinin bir bahçe yaratabileceği çöl arasındaki zıtlık bulunmuş olabilir.”[25]

Bundan da öte bitkilerle ilgili önemli mana ve inanışlar söz konusudur arkaik insanın düşünce yapısında. Diğer konu başlığından bu konu incelenmiştir.

 

  1. Ağaç Motifi: Bilgelik ve Ölümsüzlük

Ölümsüzlüğü elde etme, insanın ebedî hayatı arzu etmesi tarih boyunca önemli bir yer edinmiştir. Bununla ilgili çok farklı mitoslar mevcuttur. Bununla ilgili Gılgamış Destanı günümüze tam olmasa da ulaşmış en önemli destanlardan birisidir. Gılgamış Destanında kral Gılgamış ölümsüzlüğü elde edebilmek için zor, zahmetli ve meşakkatli bir yolculuk üstlenir ve sonunda ölümsüzlüğü elde edemeden geri döner. Aynı şekilde genel olarak arkaik toplumlarda ölümsüzlüğü elde edebilmek daima önem arz etmiştir.  Tükenmez/ebedî hayat, ilkel ontolojide mutlak gerçeklik kavramının ifadesi olduğundan, ağaç bu gerçekliğin simgesine, yani dünyanın merkezine ("AXİS MUNDİ") dönüşebilir. Cennet denilen güzellik ve mutluluk mekânı da hem Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin babında Gar Eden (Kur’an’da Cennet-ü Adn), hem de Mezopotamya mitoslarında Dilmun olarak mutlak Gerçekliğin yarattığı düzenin merkezinde yer almaktadır. Tekvin’de farklı ağaçlardan bahsedilir. Burada hem bilgelik ağacı, hem de ölümsüzlük ağacı önemlidir. Bilgelik ağacının yasaklanmasının nedeni, Gar Eden’de yer alan ve saklanmış olan Ölümsüzlük ağacına ulaşmamasıdır. Zira bilge olan saklı olan şeylere kadir olacağından Âdem ve Havva’ya bilgelik ağacından yemeleri yasaklanmıştır. Dolayısıyla burada asıl odak nokta ölümsüzlük ağacıdır. Mircea Eliade’nin ifade ettiği gibi “Bir ağaç hiçbir zaman yalnızca kendisi için kutsallık kazanmaz her zaman onun aracılığıyla "ortaya konulan," "anlamlandırdığı" ve "simgelediği" şey adına bir tapıma sahip olur.” Bilgi Ağacı Cennetin ortasında, Hayat Ağacı ve İyiliği ve Kötülüğü Bilme Ağacı vardır ve Tanrı, Âdem’e Bilgi Ağacı'nın meyvelerinden yemeyi yasaklamıştı; "Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün," demişti.  

Bu kutsal mekânda yer alan “Kutsal Ağaç” İlkel dinsel inanışlarda ağacın (daha doğrusu bazı ağaçların) gücü temsil ettiği kesindir. İlkel toplumlarda “kutsal ağacın” kimi zaman buna “Yaşam Ağacı” da denmiştir, son derece önemli bir konuma sahip idi. Ağaç, kutsal güçlerle yüklüyse dikey olduğu, yerden bittiği, yapraklarını kaybedip yeniden kazandığı, kendini sayısız kez yenilediği (“ölür” ve "yeniden dirilir"), süslü ve güzel olduğu içindir. Ağacın "biçimine" olduğu kadar "biyolojik özelliklerine" de bağlı tüm bu nitelikler, ağacın kutsallığını doğrulayan niteliklerdir. Ama ilkel zihniyette, ağaç evrendir ve evren olmasının nedeni onu yinelemesi ve onu "simgelemekle" birlikte varlığını da taşımasıdır. Bundan mütevellit ağacın aslında bir mikrokozmos olduğunu söylememiz mümkündür. Bununla ilgili Kitab-ı Mukaddes’te muhtelif yerlerde önemli ifadeler yer almaktadır. Bunun için Tekvin babında zikredilen Cennet ve ağaç motifini iyi anlayabilmek için birkaç örnek zikretmekte fayda görülmektedir.

  • «Boyunduruğunu çok önce kırdın, Bağlarını kopardın. ‹Kulluk etmeyeceğim› dedin. Gerçekten de her yüksek tepede, Her bol yapraklı ağacın altında Fahişe gibi yatıp kalktın.(Yeremya 2:20).

  • Kral Yoşiya döneminde RAB bana, «Dönek İsrail’ in yaptığını gördün mü?» dedi, «Her yüksek tepenin üzerine, her bol yapraklı ağacın altına gidip fahişelik etti.(Yeremya 3:6)

Ancak sadece Mezopotamya bölgesine münhasır bir sembol değildir ağaç sembolü. Hint geleneği en eski metinlerine göre her zaman kozmosu, dev bir ağaç olarak tasvir etmiştir. Upanişad'larda, bu düşünce çok açık bir biçimde belirlenmiştir: Evren, kökleri göğe uzanan, dallarıyla tüm dünyayı saran "baş aşağı" durmuş bir ağaçtır (bu imgenin, güneş ışıklarının yansımasını belirttiğini de hatırlayalım: “Dalları aşağıya uzanır, kökleri göğe uzanır, böylece düşer ışıkları üstümüze”).   "Ağacı köklerinden kesmek", insanı kozmostan ayırmak, onu "duyu nesneleri" inden ve “eylemlerinin meyvelerinden” yalıtmak demektir. Dalları yüce elementlerdir, yaprakları duyu nesneleridir, güzel çiçekleri, iyi ve kötü acı ve zevk meyveleridir. Bu ezelî Brahma-Ağacı tüm canlıların yaşam kaynağıdır. Marifet silahıyla bu ağaç kesilirse ve böylece Ruh da zevk alırsa artık geri dönülmez.  Hayat Ağacı, ölüleri dirilten, hastaları iyileştiren ya da gençleştiren vb. tüm mucizevi bitkilerin ilk örneğidir.[26]

Yine Kitab-ı Mukaddes’in tekvin babında zikredildiğine göre Âdem ile Havva yasak ağaçtan yedikleri meyve, Elma idi. Burada da yine Elma motifinin önemli bir yeri vardır. Elma İskandinavya mitolojisinde, gençleştirici ve yenileyici meyvedir.

 

 

  1. Erkekten Yaratılan Kadın

Mezopotamya mitolojilerinden Enki ile Ninhursag mitosunda Enki Ninhursag’da yarattığı meyveleri yer ve Ninbursag buna öfkelenerek Enki’yi lanetler. Enki’ye 8 hastalık verir ve iyileşmesi için de tanrılar yaratır. Bu hastalıklardan bir tanesi de, tanrının kaburgasıdır ve kaburga ile uğraşması için yaratılan tanrıçanın adı, “kaburgaların tanrıçası” anlamına gelen “Ninti”dir. Ne var ki Sümerce “ti” sözcüğü, kaburga kadar “yaşam” anlamına da gelen çift anlamlı biz sözcük olduğunu dile getirir Hooke. Dolayısıyla Ninti aynı zamanda “Yaşamın Tanrıçası” anlamına gelebilmektedir. Bu Tekvin kitabında kadının Âdem’den, Âdem’in kaburgasından yaratılması hususu ile tekrar karşımıza çıkmaktadır. Zira Havva kelimesi de “Yaşam” anlamındadır. “Bu durumda, İbrani Cennet mitosunun en ilginç özelliklerinden birisini, kökeninde açıkça bu kabaca işlenmiş Sümer mitosunun bulunmasının oluşturduğunu söyleyebiliriz.”[27]

 

  1. Kadınla yılan:

Tekvin babında Âdem ile Havva kıssasında göze çarpan bir başka husus şüphesiz Havva’nın Yılanın sözlerine kanıp tanrısal emre karşı gelmesi. Daha sonra Tanrı Havva’nın örneğinde bütün kadınları yılanlarla bir tutar ve onları lanetler. Dolayısıyla burada kadınla yılan bir görülmektedir. Kadınla yılanın özdeşleştirilmesi Mezopotamya ve genel olarak arkaik toplumlarda var olan bir sembolizmdir. Kadınla yılan arasındaki ilişki çok anlamlı ve çok çeşitlidir, ama hiçbir biçimde yalnızca basite indirgenmiş bir cinsellik simgecilikle de açıklanamazlar. Yılanların temsil ettiği pek çok anlam vardır ve bu özelliklerinin en önemlileri arasında "yenilenme" özelliği kabul edilir. Kadınların aylık olarak gördükleri regl, rahimde yenilenmeyi simgeler. Dolayısıyla bu bakıma yılanla özdeşleştirilir. Yılan "dönüşen" bir hayvandır. Yılan, aydan geldiği, yani "sonsuz" olduğu, yeraltında yaşadığı, ölülerin ruhlarını (başka şeylerin yanı sıra) canlandırdığı için tüm sırları bilir, bilgeliğin kaynağıdır ve geleceği görür.  Ulu Tanrıçanın niteliklerinden biri olarak yılan ay doğasını korur(döngüsel yenilenme) ve onu yer doğasıyla birleştirir. Belli dönemlerde ay yerle özdeşleştirilmiştir; yer, yaşayan tüm canlıların rahmi olarak kabul edilmektedir.  Ulu tanrıçalar, ayla ve yerle ilgili pek çok özelliği bünyelerinde birleştirmişlerdir. Ayrıca, bu tanrıçaların aynı zamanda cenaze tanrıçaları olmaları nedeniyle (ölüler yenilenmek ve yeni bir biçime kavuşmak için ya yerin altına giderler ya da aya giderler); yılan bir cenaze hayvanı olmuş ve ölülerin, ataların ruhlarını canlandırmıştır. Kadınlara da bu özellikler verilirdi. Arkaik toplumlarda kadınlara gizemlilik, tanrıçalık, ululuk verilirdi. Ancak daha sonra bu ululuk Sami kültür ile olumsuz bir yön almış ve kadının yılanla özdeşleştirilmesi kadına bir nevi bir hakaret olarak algılanmıştır. Tekvin’de tanrının emrine aykırı gelen ve Âdem’i de kandıran kişinin Havva olarak gösterilmesi manidardır.

  

  1. Adapa Mitosu

Buraya kadar Âdem ile Havva kıssasının nasıl oluştuğu, hangi kökenlere, mitoslara dayandığına dair kısaca bilgi verdik. Şimdi zikredilecek olan Adapa mitosu da bu kökenlerden bir tanesidir, ancak özellikle bu mitosun sadece Mezopotamya sınırlarında kalmaması ve yaygın kazanmasının yanında Âdem ile Havva kıssası ile çok daha net paralellikler gösterdiğinden ayrıca bir başlık altında incelenmesi uygun görülmüştür. Adapa mitosu da daha önce zikrettiğimiz Gılgamış Destanı gibi ölümsüzlük peşinde olma teması çerçevesindedir. Burada da ölümsüzlük aranır, ancak sonunda ölümsüzlüğün bir çaresinin olmadığı idrak edilir. Mitosun muhtevasına geçmeden önce “Adapa” isminin anlamı ve kullanımı ile ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. Asur tarihi bilim adamı olan Alman Erich Robert Ebeling’e göre “Adapa” kelimesi İbranice “Âdem” adının Asurlu karşıtıdır. Dolayısıyla Adapa mitosu, “ilk insan” hakkında bir mitostur.[28] Tekvin babında yer alan ilk insan ile ilgili anlatım M.Ö yaklaşış 2000- 1400 yıllarında Babillerin kil tabletlerinde ADAPA adıyla yer almaktaydı. Adapa, Eridu şehrinin rahip-kralıydı ve bilgelik kral, Ea (Enki)’nin oğludur. “Ea, Adapa’yı ‘insanın örneği’ olarak yaratmış ve ona bilgelik vermiş, ama bitimsiz yaşam vermemişti”[29]. Adapa’nın rahiplik görevlerinden birisi de tanrıların sofrası için balık temin etmekti. Anlatılan mitos’a göre bir gün yine balık tutarken, Güney Yeli esip kayığını devirdi. Buna çok sinirlenen ve öfkesine yenik düşen Adapa,  Güney Yeli’nin kanadını kırdı. Bunun üzerine Güney yeli 7 gün esemeyince Yüce Tanrı Anu, yelin esmediğini fark etmesi üzerine İlabrat’ı nedenini araştırması için gönderdi. Bunun Adapa’nın yaptığını öğrenen Anu, onu huzuruna çağırdı. Ancak Adapa’nın babası Ea, “Göklerde olup biten her şeyi bilen” bilgelik tanrısı olduğundan oğluna nasıl davranılması ve ne denilmesi gerektiğini öğretti.[30] Göğün giriş kapısına geldiğinde onu karşılayacak olan Tammuz ve Ningizzida’ya neden matem gömleğini giydiği sorusunun üzerine “kaybolan iki tanrının” yasını tuttuğunu söylecekti. Kimdir bu tanrılar sorusuna da Tammuz ve Ningizza cevabını verecekti. Nitekim öyle yaptı ve Anu’nun başkanlığından kurulan tanrılar meclisi önünde hesap vermeye başladı. Adapa sınavı geçti ve Güney yeli ile ilgili olayı anlattı. Anu meclise Adapa ile ne yapılacağını sordu. Ona “yaşam ekmeği” ve “yaşam suyu” yani ölümsüzlük teklif edildi. Ancak babasının öğüdü üzerine Adapa bunu kabul etmedi. Anu ise onun bunu yapmakla, yani babasının öğüdünü dinleyip teklif edilen hediyeleri kabul etmemekle ölümsüzlük şansını yitirdiğini açıkladı. Mitosun bu teması ve genel anlamda Kitab-ı Mukaddes’e de yansıması ile ilgili Hooke şöyle demektedir:

“Bu tür mitoslarda sık sık, ölümsüzlük şansının yitirilmesi, tanrılardan birinin ya da ötekinin kıskançlığının ürünü olarak gösterilir ve tanrıların ölümsüzlüğü kendilerine ayırdıkları söylenir. Adapa mitosundan aynı zamanda, Tammuz’un ortalıktan yitişinin Sami mitolojisinin sık karşılaşılan bir öğesi olduğunu anlıyoruz. Tanrıların mitosun kahramanına sundukları giysi motifi ile, ileride İbranilerin (Cennetten) Düşüş öyküsünde, Yehova’nın Âdem’e ve Havva’ya deri giyişiler vermesi arasında bir bağlantı görülebilir. “[31]

 

  1. Sonuç

Yapılan bu çalışmada ana hatlarıyla Tevrat’ın tekvin babında anlatılan Adam ile Havva kıssasında zikredilen unsurlar ayrıntılı bakıp, onların Mezopotamya mitleriyle paralelliklerine değinilmiştir. Tevrat’ın oluşum sürecinde ki “Biblical Criticism” çerçevesinde yaklaşık bin yıllık bir süreçten bahsetmekteyiz, çeşitli sosyo-politik ve siyasî olaylar çerçevesinde olsun, göçlerden dolayı olsun, tarih içerisinde yaşamış oldukları topraklarda ne denli etkilendiğini izhar etmeye çalışılmıştır. Yahudilerin çeşitli toplumlar ile iletişimi ve sürekli sürgün hayatı yaşamalarından mütevellit oluşmuş olan zihin algısının bir projeksiyonu olan Kitab-ı Mukaddes farklı mitolojilerle doludur. Bunun en önemli tezahürü olan, 3 ana bölümden oluşan Eski Ahit veya Yahudi Kutsal Kitabın, (Tanah, Ketuvim ve Neviim) ilk bölümün ilk kitabı olan Tekvin, yani Yaratılış kitabında mevcuttur. Çalışmamızda hem kısaca genel olarak yaratılışın kademeleri, hem de ilk insanın yaratılışı ile bilgiler sunduktan sonra bunların Mezopotamya kültürü ve mitolojisinde ve arkaik toplumların inanışlarındaki kökenlerine değindik. İbraniler Mezopotamya bölgesine yerleştiklerinde kendileri gibi Sami kültüre sahip olanlara rastladıklarından, o kültürde var olan inanış ve anlatımları kendilerine hamletmeleri de pek zor olmamıştır. Akadların dili, İbranilere yabancı olmadığından o kültüre yerleşmiş olan inanışlar da dil ile birlikte İbranilerin tedavülüne girmiştir. Dolayısıyla karşılıklı etkileşim vukuu bulmuştur. Bunu süreci zaten bize genelde Kitab-ı Mukaddes’in ve özellikle de (özelde) Tevrat’ın (Torah) yazım süreci bize göstermektedir. Çalışmamızda bununla ilgili bir takım örnekler verdik, Tekvin babında 2 farklı yaratılış hikâyelerin varlığından, yaratılış, ilk insan, ilk günah, yaşam ağacı, ölümsüzlük gibi önemli temalarla ile ilgili bir takım temel benzerliklerini ve bunların Mezopotamya kültüründe ve literatüründe tezahürleri ve kökenlerine değindik.

Dolayısıyla sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımları anlayabilmek için, muhakkak onun tarihi süreci, Mezopotamya uygarlıklarının dini düşünceleri ve yaşamlarıyla ilgili fikir sahibi olmak son derece elzemdir, hatta ve hatta doğru idrak edip sağlıklı çalışmalar yapabilmek için kaçınılmazdır. Genel anlamda Dinler Tarihi ile ilgili sağlıklı bilgilere sahip olabilmek, herhangi bir metni doğru anlamlandırabilmek ve doğru yorumlayabilmek için olaylara her zaman bütüncül şekilde bakmak, olayın bütün inceliklerine varıncaya kadar objektif ve deskriptif bakmak gerekir. Hal böyle olunca, sözgelimi “basit” kutsal metinler dahi, derin tarihi bilgiler sunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça:

  • Childs, B.S., Myth and Reality in the Old Testament (SBT 27), London 2. Aufl. 1962.

  • Demirci, Kürşat, “Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş”, Ayışığı kitapları, İstanbul 2013

  • Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931.

  • Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973.

  • Lambert, W.G., Old Testament Mythology in its Ancient Near Eastern Context, in: J.A. Emerton (Hg.), Congress Volume Jerusalem 1986 (VT.S 40), Leiden 1988, 124-143

  • Lange, Armin; Lichtenberg, Hermann ve Römheld Diethard, “Mythos im Alten Testament und seiner Umwelt”, De Gruyter yayınevi, Berlin 1999.

  • Mircea Eliade, “ “İmages et symboles”; “Traite histoire des religions”; Dinler Tarihine Giriş”

  • Müller, H.-P., Mythos als Gattung archaischen Erzählens und die Geschichte von Adapa, Archiv für Orientforschung 29/30 (1984) (online ulaşılabilir: http://www.jstor.org/discover/10.2307/41661912?sid=21105648352793&uid=3739192&uid=2&uid=4&uid=70&uid=2129 )

  • Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013

  • Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002.

  • Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları

  • Schmidt, W.H., Mythos im Alten Testament, EvTh 27 1967

     

 

 

[1] Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013,   

  s.49.

[2] Tekvin, I-II, 3.

[3] Graves ve Patai, a.g.e. s.49

[4] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi” s. 145

[5] A.g.e. s.97

[6] A.g.e. s. 109

[7] A.g.e. s. 117

[8] Tekvin III, 1-6

[9] A.g.e. s.118.

[10] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002, s. 13-14.

[11] Mit, modern romanlardaki öyküler gibi basit bir kurgudan ibaret olmayıp bilakis yaşanılan bir gerçekliktir (malinowski)

[12] Mircea Eliade aspects du mythe s. 16-17

[13] Eliade, a.g.e, s.15

[14] Eliade- images et symboles, s.74).

[15] Eliade, “İmages et Symboles”, s.208

[16] ELiade İmages et symboles s. 52-52

[17] Eliade, “Traite histoire des religions”, s.355-256)

[18] Adıbelli, a.g.e. s.235

[19] İlgili mitoslar için bk. Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları

[20] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2002. s.37.

[21] Hooke, a.g.e. s.55

[22] Hooke, a.g.e. s.41

[23] Mircea Eliade, “Dinler Tarihine Giriş”, Kabalcı Yayınları

[24] Hooke, a.g.e. s.156

[25] Hooke, a.g.e. s.156

[26] Bununla ilgili şu ek bilgiyi sunmakta fayda görmekteyiz: A) Hz. Süleyman, Saba kraliçesinden ölümsüzlük ister. Saba kraliçesi, kayaların arasında yetişen bir bitkiden söz eder. Süleyman, etrafta elinde bir otla dolaşan bir “ak saçlı” yaşlı bir adamla karşılaşır; adam, severek elindeki otu verir, çünkü onu tuttuğu sürece ölememektedir. Bu ot, yalnızca ölümsüzlük vermekte, ancak gençlik vermemektedir

B) Adem, Hebron (el Halil) Vadisinde 932 yaşına kadar yaşadıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalanır ve oğlu Şit’i, cennetin kapısını bekleyen melekten merhamet yağı istemeye gönderir. Şit, Adem ve Havva’nın izlerini takip eder, zira Adem ve Havva’nın ayak bastıkları yerde ot bitmemiştir; böylece cennete gelir ve Adem’in istediğini başmeleğe iletir. Başmelek, Şit’e 3 kere cennete bakmasını söyler. İlk bakışında, 4 nehrin doğduğu kaynağı ve onun üstünde de kurumuş bir ağaç görür. 2. Bakışında, ağacın gövdesine dolanmış bir yılan; 3.’de, ağacın göğe yükseldiğini görür, tepesinde yeni doğmuş bir bebek bulunmaktadır ve kökleri yeraltı alemine kadar uzanmaktadır. Melek Şit’e, gördüklerinin anlamını açıklar ve Kurtarıcı’nın (İsa) gelişini müjdeler. Ona, anne ve babasının tatmış olduğu ağacın meyvesinden 3 tohum verir ve bunları Adem’in dilinin üstüne koymasını, Adem’in 3 gün sonra öleceğini söyler. Adem, Şit’in anlattıklarını duyunca cennetten kovulduğundan beri ilk kez güler, çünkü insanlığın kurtulacağını anlamıştır. Ölümde şit’in dilinin üstüne koyduğu tohumlardan, Hebron vadisi’nde, Musa’nın dönemine kadar kalacak 3 ağaç biter. Bu ağaçların nereden geldiğini bilen Musa, bu ağaçları söküp Tabor ya da Horeb Dağına diker. Davud, ağaçları Tanrı’dan gelen bir emirle Küdüs’e götürüp oraya dikene kadar binlerce yıl kalırlar. Pek çok olaydan sonra (saba kraliçesi, onların tahtasından üzerine ayağıyla basmaz) bu 3 ağaç, bir tek ağaç haline gelir ve bu ağacın tahtasından Kurtarıcı’nın hacı yapılır. Dünyanın merkezinde haça gerilen İsa’nın kanı, Ademin yaratıldığı ve gömüldüğü yere düşer, böylece Adem’in kafasına damlayarak onu vaftz eder; böylece, insanlığın babası günahlarından arınmış olur.” (Eliade, Cosmologie si alchimie babilonia)

 

[27] Hooke, a.g.e. s.160

[28] Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931, s*0

Bununla ilgili ayrıca genişçe bilgi edinmek için bk. Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973, S. 61-66 (Burada özellikle Ugarit mitosları ile ilgili genişçe bir araştırma söz konusudur. Tekvin kitabında yer alan anlatımların köklü araştırması sunulan bu eserde Mezopotamya kültür havrası ve oradaki mitoslarla ilgili bilgiler verilmektedir. Eser’in pdf dosyasına archieve.org adresinden ulaşılabilir)

[29] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, s.70

[30] Hooke, a.g.e. s.70

[31] Hooke, a.g.e s.75

İçindekiler

Giriş

Tekvin’deki Anlatımlar

Tekvin’e Göre Yaratılış

Adem’in Eşi

Cennet/ Gar Eden

Yasak Ağaç ve Yılan

Cennet’ten Düşüş

Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi

Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik Unsurların Kökenleri

Tekvin’ deki Anlatımlarda Yer Alan Çeşitli Mezopotamya Mitosları

İnsanın Yaratılış Gayesi

Cennet Motifi

Ağaç Motifi

Erkekten Yaratılan Kadın

Kadınla Yılan

Adapa Mitosu

Sonuç

Kaynakça

 

Giriş:

 

Kitab-ı Mukaddes’te çokça Ortadoğu Mitolojisine (Mezopotamya, Ugarit, Eski Mısır vs.) ait unsurlar mevcuttur. Bir takım mutaassıp Yahudi ve Hıristiyanlarca kabul edilmezse de, kutsal kitaplarında anlatılan muhteva ve kıssalarda bariz bir şekilde mitolojik unsurlar bulunmaktadır. Birçok mitsel unsurlar, anlatılan kıssalarda adeta kaybolmuş ve harmanlanmış olduğundan- çoğu zaman farklı mitolojik unsurların bir araya getirilip farklı şekilde yorumlanıp ifade edildiğinden- bunu ilk bakışta net bir şekilde görmek ve ayırt etmek mümkün değildir. Ancak, örneğin Tekvin kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssasında olduğu gibi, eski Tanrı ve hatta Tanrıçalar, mitolojik semboller ve şahsiyetler yer alır. Âdem’in eşi olarak bilinen Havva, Hitit Fırtına Tanrı’sının eşi olan ve bir aslanın sırtına çıplak halde binen, aynı şekilde Yunanlılar arasında da Herakles’in eşi Hebe olarak bilinen, Tanrıça Heba ile özdeşleştirilir. Veya bu kıssada arkaik toplumlarda önemli manalara haiz olan cennet, bahçe ve ağaç gibi sembolizmi yüksek örnekler verilir. Bu çalışmanın amacı Kitab-ı Mukaddes’in ilk kitabını oluşturan Tekvin/Yaratılış kitabında anlatılan Âdem ile Havva kıssası çerçevesinde genelde Kitab-ı Mukaddes’te ve özelde Tekvinde yer alan Mezopotamya Mitoloji unsurlarını ortaya çıkarmaktır.

 

 

 

 

 

  1. Tekvin’deki Anlatımlar:

     

  1. Tekvin’e Göre Yaratılış

 

Âdem ile Havva kıssasını daha net anlayabilmek için öncelikle kısaca Tekvin’e göre yaratılışın nasıl vukuu bulduğu ile ilgili bilgi sahibi olmak gerekmektedir. Zira Âdem ve Havva’nın ne zaman yaratıldığı ve kıssanın vukuu bulduğu Cennet (Aden), yasak ağacın ve daha sonra cennetten düşüşün sonunda dünyanın yaratılışı konularını bilmeden herhangi bir karşılaştırma anlamsız olacaktır.

Tekvin’e göre Tanrı evreni yokluktan, Tohu ve Bohu denilen kaos ve boşluktan yaratmıştır. Evren, insan ve tabiat, yani kozmos 6 günde yaratılmıştır. İlk günde boşluktan, kaostan düzene geçiş başlamış, tanrı ilk olarak ışık olsun demiştir. Daha sonra, yaratılışın ikinci gününde “Yüksek Sularla (Gök kubbenin üstündeki suları) Alçak Suları (Gök Kubbenin altındaki suları) birbirinden ayırmak için bir gök kubbe yaptı ve ona ‘Gök’ (‘Cennet’) adını verdi.”[1] Tanrı’nın Gök kubbenin altındaki suları bir yere toplaması ve onu kurutarak kuru toprağın görünmesi üçüncü günde vukuu bulmuştur. Burada oluşan ‘kuru’ alana toprak, sular kümesine de ‘Deniz’ denmiştir. Daha sonra nebatat doğmuş ve üremiştir. Yaratılışın dördüncü gününde Güneş, ay ve yıldızlar yaratılmış, daha sonraki gün, beşinci günde balıklar ve kuşlar yaratılmıştır. Nihayet altıncı günde kara hayvanları, sürüngenler ve insan yaratılıp yedinci gün Tanrı istirahate çekilmiştir.[2] Burada çalışmanın mahiyetini daha net idrak edebilmek için kısaca yaratılış safhaları zikredilmiştir. Ayrıca önemli ve konumuzla doğrudan ilgili bir unsur daha vardır. Yaratılışın üçüncü gününde karanın (toprak) ve denizlerin oluşmasıyla ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. İbrani mitlerin kökenine dair etraflıca bir çalışma sunan Robert Graves ve Raphael Patai “İbrani Mitler” adlı eserlerinde bununla ilgili şu önemli bilgiyi paylaşmaktadır: “Buna karşın bazıları Yeryüzü ve Gökyüzünü yarattıktan sonra Tanrı’nın, kuru toprakları nemlendirmek (ıslatmak) için yeryüzünü buharla (çiseyle) kapladığını ve böylece tohum veren otları ile çimenleri yeşerttiğini anlatırlar. Buna göre Tanrı daha sonra Aden’de bir bahçe yaptı ve yarattığı insana Âdem adını vererek bahçeye koyup orada ağaç yetiştirdi. Tanrı bundan sonra bütün yaratıkları, kuşları, sürüngenleri ve son olarak da kadını yarattı[3]

 

Tekvin kitabında iki farklı anlatımla karşılaşmaktayız. Aşağıdaki şemada bu farklı anlatımları kısaca zikrettik.[4]

  

  1. Âdem’in Doğuşu

Yukarıda zikredildiği üzere Tanrı Âdem’i altıncı günde yaratmıştır. Ancak Yahudi ve Hıristiyan kaynaklarına göre “Tanrı toprağı rasgele kullanmadı. İnsanın, yaratılışın hükümdarı olması için en saf toprağı aldı.[5] Tanrı yeryüzünün oğlu olarak, zira toprak Âdem’e gebe kalmıştır, Âdem doğmuştur. Burada önemli bir hususa temas etmek istiyoruz. Âdem’ le ilgili “Adama’nın oğlu olarak” doğduğu söylenir. Burada Âdem kelimesinin etimolojisinde yeryüzü anlamındaki Adama kelimesinden türediğini de iddia edenler vardır.

  1. Âdem’in Eşi

Tanrı Yeryüzünü ve Âdem’i yarattıktan sonra ona eşlik etmesi için, türünün tek canlısı olmaması ve üreyebilmeleri için ona eş vermeye karar kılmıştır. Tekvin II, 18-25 ve 3. Bapta yer alan ifadelere göre Tanrı Âdem’i bunun için derin bir uykuya daldırır ve onun kaburgasından bir kadın yaratır. Âdem uyandığında ise şunu der: “Bu canlı ‘Kadın’ ismiyle anılsın, çünkü erkekten yaratıldı. Kadın ve erkek tek beden, tek vücut olacak.” Tevrat’a göre Âdem ona “Yaşayan Her Şeyin Annesi” anlamına gelen Havva ismini vermiştir.

  1. Cennet/Gar Eden:

Tanrı Âdem’ i topraktan yarattıktan sonra Aden cennetinin batısına cennetsi bir bahçe kurdu. Onu meyveleri göz kamaştıran mücevherler olan ağaçlarla donattı. Bunların arasında İyiyi ve Kötüyü Bilme Ağacı da bulunmaktaydı.[6]

  1. Yasak Ağaç ve Yılan:

Bu yaratılan bahçeden Âdem ve Havva’ya bir istisna haricinde tamamıyla yararlanabilme yetkisi verilmişti. İstisna olan yasaklı ağaç, meyvesine dokunulduğunda bile ölüm getirecek olan İyiyi ve Kötülüğü Bilme Ağacı (Bilgelik Ağacı) idi.[7] Bununla beraber cennette yılan kılığına bürünmüş olan Şeytan’da bulunmaktaydı ve Havva’ya yaklaşarak “Tanrı gerçekten, bahçedeki ağaçların hiçbirinin meyvesini yemeyin dedi mi?” diye sormuştur. Havva’da ona cevaben: “hayır, ama Tanrı bahçenin ortasındaki ağacın meyvesini yemeyin, ona dokunmayın, yoksa ölürsünüz dedi”. Yılan: “O halde Tanrı sizi aldattı. Onun meyvesi ölüm değil, bilgelik getirir. Tanrı gözlerinin açılmasını istemiyor.” Bunun üzerine Havva ağacın meyvesini yemeye ikna oldu ve aynı zamanda da Âdem’in de bu meyveden yemesini sağladı.[8]

  1. Cennet’ten düşüş:

Meyveyi yedikten sonra Âdem ve Havva birbirlerine baktıklarında çıplak olduklarını gördüler ve utançlık hissine kapıldılar. Hemen İncir yapraklarını birbirine iliştirip kendilerine önlük yaptıklarını anlatır Tekvin kitabının üçüncü babı: “Derken günün serinliğinde bahçede yürüyen Tanrı’nın sesini duyup ağaçların arkasına gizlendiler. Tanrı, Âdem’e “Neredesin?” diye seslendi. Âdem “Bahçede sesini duyunca korktum. Çünkü çıplaktım, bu yüzden gizlendim” dedi. Tanrı “çıplak olduğunu saba kim söyledi?” diye sordu. “Sana meyvesini yeme dediğim ağaçtan mı yedin?” Âdem, “Havva bana ağacın meyvesinden verdi, ben de onu yedim” diye yanıtladı. Havva’ya nedeni sorulduğunda o “Yılan beni aldattı” diye cevap verdi. Bunun üzerine Tanrı, Yılanı lanetledi ve “Bu yaptığından ötürü ayaklarını kaybedip karnının üzerinde sürünecek, yaşamın boyunca toprak yiyeceksin. Seninle kadını, onun soyuyla seni birbirinize düşman edeceğim. Onun soyundan gelenler, senin soyundan gelenlerin başını ezecek, ta ki topukları yara bere içinde kalana dek” dedi. Daha sonra Tanrı Havva’ya dönerek şunları dedi: “Senin işini ve acını kat kat çoğaltacağım. Çocuk doğururken sana çok acı çektireceğim. Kocana istek duyacaksın, seni o yönetecek.” Bundan sonra Tanrı bir de Âdem’i lanetledi: “Benim sözümü değil de karının sözünü dinlediğin için toprak senin yüzünden lanetlendi. Yaşam boyu ekmek vermeden yiyecek bulamayacaksın. Toprak sana diken ve çalı verecek. Yaban otu yiyeceksin. Toprağa dönünceye kadar ekmediğini alın teri dökerek kazanacaksın. En sonunda seni yarattığım toprağa geri döneceksin.“[9] Daha sonra cennetten kovuldular.

 

 

  1. Mitolojinin Mahiyeti, Muhtevası ve Önemi

”Mitos, belli bir durumun yarattığı insan imgelerinin ürünü olup, belli bir şey yapma niyetini gösterir. Böyle anlaşıldığında, mitos hakkında sorulması gereken doğru soru, onun ‘gerçek olup olmadığı’ değil, ‘onunla ne yapmak niyetinde olduğu’ sorusudur.”[10] Dolayısıyla mitosların insanlık tarihi için önemi büyüktür.

Arkaik toplumlarda anlaşıldığı şekliyle, yani “gerçek bir öykü” ye işaret eden bir terim olarak kullanılırdı. Mircea Eliade’ye göre mitin gerçekliği: “Arkaik dünya için mit, hakiki gerçekliğin, yani kutsalın ortaya çıkışlarını anlattığı için gerçektir”.[11] Kutsalın (ya da doğaüstü olanın) dünyada çeşitli ve bazen de dramatik şekilde ortaya çıkışını tasvir eder. Dünyayı gerçek olarak tesis eden ve onu bugünkü haline getiren, işte kutsalın bu ortaya çıkışıdır. Dahası, doğaüstü varlıkların müdahaleleri sonucunda insan bugünkü hale, yani ölümlü, cinsiyetli ve kültürel bir varlık olma durumuna gelmiştir.[12] Mit’in temel yapısal özelliklerinden birisi de, onun sırrı açığa çıkarmak olarak da nitelendirilebilir. Yani başlangıçta (yaratılışta) olanlarla ve insan için muamma olan ve gizlenmiş bir bilgi olan yaratılış gibi olaylar hakkında bilgiler verir. Arkaik insanlar aslında mit’le efsane/masal arasında fark gözetebiliyordu. Aşkın bir anlam ifade etmeyen olayları konu edindikleri için efsaneler ve masallar, sahte hikâyeler olarak değerlendirilmektedir. Ancak: tarih içerisinde yer alan tüm fenomenler gibi mitler de değişikliğe uğramıştır. Ancak “iptidailerin” mitleri zamanla değişikliğe uğramış olsa da hala başlangıçtaki bir durumu yansıtmaktadır.[13] Eliade, ‘’Traitê d’histoire des religions’’ adlı eserinde şöyle der: “Modern zihin perspektifinden Mit, tarihi ortadan kaldırmaktadır (…). Mitlerin çoğunluğu in illo tempore de gerçekleşen olayları anlatır. Ab origin de olup bitenleri anlattığı için kozmogonik mit de bir tarihtir. ”Bir miti anlatma, bir bakıma o mitin bahsettiği olayların gerçekleştiği kutsal zamanla çağdaş olunmaktır.”[14] Mit, insanın içinde bulunduğu bireysel, kronolojik ve tarihsel zamanı aşmasını sağlayarak onu sembolik olarak da olsa geçmişe döndürür- illud tempus’a götürür. Bireylerin ve toplumların kendi menşelerini açıklama ihtiyacı duydukları gibi, kültürler de kendi kökenlerini bilme ihtiyacı hissetmiştir. Bundan dolayıdır ki, neredeyse bütün kültürlerde yaratılış mitlerine, yani kozmogoniye rastlamak mümkündür. Bundan mütevellit göreceğimiz üzere, hem Mezopotamya’da hem de zikrettiğimiz gibi Kitab-ı Mukaddes’te yaratılış ve kozmogoni ile ilgili çeşitli anlatımlar mevcuttur. Zira insan zihnini meşgul eden en önemli şeylerden bir tanesidir, “başlangıçta ne oldu” sorusu. Bu bağlamda evrenin yaratılışından sonra insanın yaratılışı ve insanlığın oluşumu ve ayrıca insanların tanrılar (tanrı ile) ilişkisi ve münasebeti son derece önemli konulardan bir tanesi olmuştur. Yine Eliade’ye göre kozmogonik mitlerde ortak bir yapı vardır. “in illo tempore de sıkı bir bütünlük mevcuttu. Bu bütünlük dünyanın ya da insanlığın meydana gelebilmesi için bölündü ya da kırıldı”.[15] Yaratılışla birlikte aslında bir nevi düzen, yani kozmos da bölündü. Bununla beraber aslında tanrılardan (tanrıdan) bir nevi bir kopuş da olmuştur.  Bidayette ilk insanlar da tanrıdan ayrılmış değildir. Bundan dolayıdır ki, “birçok arkaik din, bir dağ, ağaç, merdiven ya da sarmaşık vb. aracılığıyla gökyüzü ile bidayette bütün insanların iletişim halinde olduğunu, fakat daha sonra bu iletişimin kesildiğini anlatan mitlere sahiptir.[16] Kitab-ı Mukaddes’in evrenin yaratılışı ile ilgili bilgi ve ilgili şema yukarıda zikredilmişti. Bunun haricinde yine yukarıda zikrettiğimiz üzere, Kitab-ı Mukaddes’te Âdem ve Havva’nın cennetten düşüşü (la chute) başlangıçtaki bütünlüğü (la totalisation primordiale) bölünmesinden önceki durum, Eliade’ye göre mükemmel insanlığın durumunu (la condition de l’humanité par faite) başlangıçtaki insanın cennetvari durumunu (la condition paradisique de l’homme primordial) yansıtmaktadır. Bu aşamada cinsiyet ayrımı henüz meydana gelmemişti[17].

Günahla düşüş evrensel bir inanıştır. “Şayet in illo tempore bu olay (la chute) gerçekleşmiş olmasaydı, insan ölümsüz olmazdı, taşlar gibi sonsuz yaşayabilir, yılanlar gibi deri değiştirebilirdi. Ölümün bidayetini anlatan mit, in illo tempore gerçekleşen kazayı anlatmakta ve böylelikle de insanın neden ölümlü olduğu sorusuna cevap sunmaktadır.”[18]

Eliade’ye göre insan bir anlık için de olsa mitin anlattığı o duruma yeniden gelme ihtiyacını hissetmektedir. Çünkü cennet özlemi hâkimdir. Yaratılış sonunda dünyanın ikiye bölünmesinden önceki duruma yeniden dönmeyi arzulayan insanı Eliade şu şekilde isimlendirir: “kozmik insan- l’homme cosmique” . Eliade’ye göre cennet özlemi, insanın kozmos içerisindeki belirli bir durumunu yansıtmaktadır. Monoteistlerde bu özlem aslî günah sonucu düşüş (la chute) ile ifade edilir. Düşüşten önceki dönem Eliade’ye göre hayali zamandır (le temps du rêve). Bu bağlamda Eliade’ye göre Yahudi ve Hıristiyanların din dediği şey, ilk insanın bu düşüşünün bir neticesidir.

 

  1. Kitab-ı Mukaddes’te Yer alan Mitolojik unsurlar ve Kökenleri

Belirli bazı mitoslar sadece bir uygarlığa münhasır değildir. Zaman, tarih ve zihinler akıcıdır, değişkenlikle dinamizmini sağlar. Tarih boyunca çeşitli istilalar, fetihler, terakki ve tağayyür ile medeniyetlerin birbiriyle tanışması ve etkilenmesi vukuu bulmuştur. Binaenaleyh Sami ırkı Mezopotamya bölgesine gelmesi ve varlığını sürdürmesiyle Yahudilerin (ve Hıristiyanların) kutsal saydıkları kitaplarında Mezopotamya uygarlıklarına ait bir takım düşünce, inanış ve mitler de girmiştir. Mesela Yaratılış mitosun yanında Tufan öyküsü de hem Mezopotamya’da hem de Sami çevrede bilindik bir anlatımdır. Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımlarda net bir şekilde mitolojik unsurlar görülmektedir. Ancak Kitab-ı Mukaddes yazarları Mezopotamya’ya ait mitleri aynı şekilde değil, değiştirerek, eklemelerde bulunarak ve bir takım mitleri birbiriyle mezcederek, eklektik şekilde bir araya getirmişlerdir. Bundan dolayı Kitab-ı Mukaddes’te yer alan Mezopotamya kültür havrasına ait olan Mitolojileri anlayabilmek için öncelikle bu Mitosların Mezopotamya’daki anlatımlarına göz atmak faydalı olacaktır.

  1. Tekvin’ deki Anlatımlarda Mezopotamya Mitosları:

Yukarıda kısaca Tevrat’ın Tekvin babındaki Âdem ile Havva kıssasını ve genel olarak Mit’in ehemmiyetini kısaca zikrettik. Amacımız, Âdem ile Havva kıssasındaki anlatımlarda Mezopotamya mitlerin kökenlerine dair bilgi sunmadan, paralellikleri arz etmeden önce genel bir çerçeve çizmek. Özellikle Mitlerin önemi hakkındaki bilgiler, hem Mezopotamya’da hem de Kutsal Kitapta yer alan mitolojik anlatımların neden yer aldığını anlama babından son derece önemlidir. Burada çalışmanın hacmini aşmamak için, sadece Tekvin kitabında Âdem’le Havva kıssasını değerlendirmede çalışmaya faydada bulunabilecek bir takım mitoslar zikredilecektir.  

  1. İnsanın Yaratılış Gayesi: Hizmetkâr. Enki ve Marduk

Doğrudan Âdem ile Havva kıssası ile alakalı görünmese de Tanrı’nın insanı yaratmadaki nedeni ile ilgili önemli bir ayrıntı vardır. Tanrı Tekvin’de Âdem’i evreni yarattıktan sonra yaratır, onu bir bahçenin içine koyar, daha sonra ona eş yaratır ve eşinden ötürü her ikisi bir günah işler ve Tanrı tarafından cezalandırılır. Cezaları artık daima toprağa bağlı kalmaları (yukarıda ilgili pasajları zikrettik), kadınlar doğum sancıları çekmeleri gibi acziyet belirtileridir. Burada farklı boyutlarla olaya bakmak gerekmektedir. Mezopotamya mitoslarında insanlar, tanrılara hizmet etmeleri için yaratılmışlardır. Tanrılar mitosa göre çok çalışır ve onca işin peşinden gidemediklerinden insanları kendilerine hizmet etmeleri için yaratır. Yüce tanrı Enki, insanı yaratmaya karar verir.[19]Mitosta Enki’nin insanı akıl ve bedensel güç yönünden aciz bir yaratık yaratır. Hatta Ninmah insanın bu durumuna üzülür ve bu durumun değişmesi için Enki’yi uyarır. Ancak bu durum değişmez. Samuel Henry Hooke’un verdiği bilgiye göre, ”İnsan” anlamına gelen İbrani sözcüklerinden biri “enoş” olup, zayıf ya da “hasta” anlamına gelen bir sözcük köküdür.[20] Aynı şekilde Kitab-ı Mukaddes’te de hem Âdem ve Havva’nın cennette yaratılmaları hem de sonrasında düşüşlerinde, insanın aciz ve zayıf olduğu mesajı verilir. Burada önemli Babilonya mitosu olan “Enuma Elish” hakkında bilgi vermekte fayda vardır. Dünyanın, evrenin ve sonunda insanın yaratılışı ile ilgili önemli bilgiler veren Enuma Elish destanında, altıncı tablette, Marduk, tanrıların hizmetini görmesi için insanı yaratır. Bunun için tanrılar âleminde bir ayaklanmaya neden olan Kingu’nun öldürülmesi gerektiğine karar kılar tanrı Ea’nın öğüdüne uyar.[21]Dolayısıyla isyancı “Kingu öldürülür ve karnından tanrıları ‘özgür kılmak’ yolunda onlara hizmet etmesi için, yani tapınak ritüelleriyle ilgili kol işlerini yapması ve tanrılar için yiyecek sağlama işlerini görmesi için, insan türünü yaratır.

 

  1. Cennet Motifi: DİLMUN

Ele alacağımız ikinci motif ise, cennet motifidir. Mezopotamya mitoslarında cennet ile ilgili anlatımlara rastlamak mümkündür. Enki ile Ninbursag mitosu başlı başına hem Cennet hem de ilk yaratılış ile ilgili genişçe bir perspektif sunmaktadır. İbrani cennet anlatımının temelini oluşturmuş olması ihtimali büyük olduğundan bu mit hakkında kısaca bilgi sunulacaktır. Mitostaki başkahraman su tanrısı Enki ve toprak ana Ninhursag’dır. Ancak bu mitosun yer aldığı sahne de önemlidir. Zira mitos’un sahnesi Dilmun’dur. Temiz, saf, aydınlık olan, hayvanların birbirine zarar vermediği, ne hastalığın ne de yaşlılığın bilindiği bir ülkedir Dilmun.[22]  Tekvin babında anlatılan Cennet tasvirleri de bu yöndedir. Bütün kötü hasletlerden uzak, huzur ve mutluluk yuvası olarak tasvir edilir Cennet. Arkaik insanların doğaya bağlı bir hayat yaşadıklarını düşünürsek, düşünülebilecek en mutlu ve güzel yerin yeşilliklerle dolu bir mekânın olması anlaşılırdır. Samilerin daha sonra Mezopotamya topraklarına gelmeleriyle bu doğa motifi hemen hemen tamamıyla alınmıştır. Burada en önemli motif şüphesiz insanların kutsal mekâna ve AXİS MUNDİ olarak belirttiği merkezi bir yere olan bağlılığıdır. Bununla ilgili de bir "Cennet Özlemi" zuhur etmektedir. Merkeze bir çaba sonrası ulaşma ve kurtulma, huzur bulma ihtiyacı ”varlığın en süfli ve en ari olmayan seviyelerinde bile arketipleri gerçekleştirme ihtiyacını sürekli hissetmesidir”.[23] Yani genel olarak kutsal bir mekâna, başlangıcı simgeleyen o merkezi mekâna, axis mundi’ye ihtiyaç-hasret oluşur ve bu bir şekilde kendini belirli mitoslarda manifeste eder.

Tekvin 2:8’de Tanrı ilk kez Eden cennet bahçesinden bahseder. Bununla ilgili Hooke “Ortadoğu Mitolojisi” adlı eserinde şu sözlere yer verir:

“Yehova’nın bahçeyi diktiği yer, uzakta, doğuda, Aden denilen bir bölgedir. Kuşkusuz, “Aden” denen, “Eski Ahit”te (“İkinci Kırallar” kitabı 19:12’de; “Hezekiel kitabı 27:23’te; “Amoş” kitabı 1:5’te olmak üzere) birçok yerde adı geçen bir yer vardır; ama bu eski mitostaki Aden, herhangi coğrafi bölge olmaktan çok güneşin doğusundaki ayın batısındaki ülkedir. Akadça edinu sözcüğü, “ova” ya da “bozkır” anlamına gelir ve akla yatkın olarak “bahçe”nin, susuz kırın, kumlu, bomboş topraklarından sihirsel bir güçle fışkıran bir yeşillik biçiminde düşünülmüş olacağı ileri sürülmüştür. “ [24]

Bunun sebebiyle ilgili enteresan yorumlar vardır. Modern bilimin ortaya çıkardığı tespitlere göre Kitab-ı Mukaddes ilahî menşeili değil, yani Yahudilerin iddia ettikleri gibi Musa tarafından yazılmamıştır (ilk beş kitap= Torah), bilakis 4 farklı kaynak tarafından kaleme alınmıştır. Buna “Biblical Criticism” denilmektedir. Bu çerçevede özellikle tekvin kitabında anlatılan kıssalara biraz da bu gözle bakmak lazım. Bundan dolayıdır ki cennet ile ilgili ifadelerde, 4 kaynaktan biri olan Yehovacı metne göre, farklı bir dünya görüşü ve zihin yapısı hâkimdi. Hooke bunu şu şekilde ifade eder: “Yehovacı yazarın kafasında, kendi ülkesinin iyi sulak topraklarıyla (bkz. “tesniye” kitabı 8:7) Bedevilerin dolaştıkları, içinde ancak tanrısal bir gücün mucizesinin bir bahçe yaratabileceği çöl arasındaki zıtlık bulunmuş olabilir.”[25]

Bundan da öte bitkilerle ilgili önemli mana ve inanışlar söz konusudur arkaik insanın düşünce yapısında. Diğer konu başlığından bu konu incelenmiştir.

 

  1. Ağaç Motifi: Bilgelik ve Ölümsüzlük

Ölümsüzlüğü elde etme, insanın ebedî hayatı arzu etmesi tarih boyunca önemli bir yer edinmiştir. Bununla ilgili çok farklı mitoslar mevcuttur. Bununla ilgili Gılgamış Destanı günümüze tam olmasa da ulaşmış en önemli destanlardan birisidir. Gılgamış Destanında kral Gılgamış ölümsüzlüğü elde edebilmek için zor, zahmetli ve meşakkatli bir yolculuk üstlenir ve sonunda ölümsüzlüğü elde edemeden geri döner. Aynı şekilde genel olarak arkaik toplumlarda ölümsüzlüğü elde edebilmek daima önem arz etmiştir.  Tükenmez/ebedî hayat, ilkel ontolojide mutlak gerçeklik kavramının ifadesi olduğundan, ağaç bu gerçekliğin simgesine, yani dünyanın merkezine ("AXİS MUNDİ") dönüşebilir. Cennet denilen güzellik ve mutluluk mekânı da hem Kitab-ı Mukaddes’in Tekvin babında Gar Eden (Kur’an’da Cennet-ü Adn), hem de Mezopotamya mitoslarında Dilmun olarak mutlak Gerçekliğin yarattığı düzenin merkezinde yer almaktadır. Tekvin’de farklı ağaçlardan bahsedilir. Burada hem bilgelik ağacı, hem de ölümsüzlük ağacı önemlidir. Bilgelik ağacının yasaklanmasının nedeni, Gar Eden’de yer alan ve saklanmış olan Ölümsüzlük ağacına ulaşmamasıdır. Zira bilge olan saklı olan şeylere kadir olacağından Âdem ve Havva’ya bilgelik ağacından yemeleri yasaklanmıştır. Dolayısıyla burada asıl odak nokta ölümsüzlük ağacıdır. Mircea Eliade’nin ifade ettiği gibi “Bir ağaç hiçbir zaman yalnızca kendisi için kutsallık kazanmaz her zaman onun aracılığıyla "ortaya konulan," "anlamlandırdığı" ve "simgelediği" şey adına bir tapıma sahip olur.” Bilgi Ağacı Cennetin ortasında, Hayat Ağacı ve İyiliği ve Kötülüğü Bilme Ağacı vardır ve Tanrı, Âdem’e Bilgi Ağacı'nın meyvelerinden yemeyi yasaklamıştı; "Çünkü ondan yediğin gün kesinlikle ölürsün," demişti.  

Bu kutsal mekânda yer alan “Kutsal Ağaç” İlkel dinsel inanışlarda ağacın (daha doğrusu bazı ağaçların) gücü temsil ettiği kesindir. İlkel toplumlarda “kutsal ağacın” kimi zaman buna “Yaşam Ağacı” da denmiştir, son derece önemli bir konuma sahip idi. Ağaç, kutsal güçlerle yüklüyse dikey olduğu, yerden bittiği, yapraklarını kaybedip yeniden kazandığı, kendini sayısız kez yenilediği (“ölür” ve "yeniden dirilir"), süslü ve güzel olduğu içindir. Ağacın "biçimine" olduğu kadar "biyolojik özelliklerine" de bağlı tüm bu nitelikler, ağacın kutsallığını doğrulayan niteliklerdir. Ama ilkel zihniyette, ağaç evrendir ve evren olmasının nedeni onu yinelemesi ve onu "simgelemekle" birlikte varlığını da taşımasıdır. Bundan mütevellit ağacın aslında bir mikrokozmos olduğunu söylememiz mümkündür. Bununla ilgili Kitab-ı Mukaddes’te muhtelif yerlerde önemli ifadeler yer almaktadır. Bunun için Tekvin babında zikredilen Cennet ve ağaç motifini iyi anlayabilmek için birkaç örnek zikretmekte fayda görülmektedir.

  • «Boyunduruğunu çok önce kırdın, Bağlarını kopardın. ‹Kulluk etmeyeceğim› dedin. Gerçekten de her yüksek tepede, Her bol yapraklı ağacın altında Fahişe gibi yatıp kalktın.(Yeremya 2:20).

  • Kral Yoşiya döneminde RAB bana, «Dönek İsrail’ in yaptığını gördün mü?» dedi, «Her yüksek tepenin üzerine, her bol yapraklı ağacın altına gidip fahişelik etti.(Yeremya 3:6)

Ancak sadece Mezopotamya bölgesine münhasır bir sembol değildir ağaç sembolü. Hint geleneği en eski metinlerine göre her zaman kozmosu, dev bir ağaç olarak tasvir etmiştir. Upanişad'larda, bu düşünce çok açık bir biçimde belirlenmiştir: Evren, kökleri göğe uzanan, dallarıyla tüm dünyayı saran "baş aşağı" durmuş bir ağaçtır (bu imgenin, güneş ışıklarının yansımasını belirttiğini de hatırlayalım: “Dalları aşağıya uzanır, kökleri göğe uzanır, böylece düşer ışıkları üstümüze”).   "Ağacı köklerinden kesmek", insanı kozmostan ayırmak, onu "duyu nesneleri" inden ve “eylemlerinin meyvelerinden” yalıtmak demektir. Dalları yüce elementlerdir, yaprakları duyu nesneleridir, güzel çiçekleri, iyi ve kötü acı ve zevk meyveleridir. Bu ezelî Brahma-Ağacı tüm canlıların yaşam kaynağıdır. Marifet silahıyla bu ağaç kesilirse ve böylece Ruh da zevk alırsa artık geri dönülmez.  Hayat Ağacı, ölüleri dirilten, hastaları iyileştiren ya da gençleştiren vb. tüm mucizevi bitkilerin ilk örneğidir.[26]

Yine Kitab-ı Mukaddes’in tekvin babında zikredildiğine göre Âdem ile Havva yasak ağaçtan yedikleri meyve, Elma idi. Burada da yine Elma motifinin önemli bir yeri vardır. Elma İskandinavya mitolojisinde, gençleştirici ve yenileyici meyvedir.

 

 

  1. Erkekten Yaratılan Kadın

Mezopotamya mitolojilerinden Enki ile Ninhursag mitosunda Enki Ninhursag’da yarattığı meyveleri yer ve Ninbursag buna öfkelenerek Enki’yi lanetler. Enki’ye 8 hastalık verir ve iyileşmesi için de tanrılar yaratır. Bu hastalıklardan bir tanesi de, tanrının kaburgasıdır ve kaburga ile uğraşması için yaratılan tanrıçanın adı, “kaburgaların tanrıçası” anlamına gelen “Ninti”dir. Ne var ki Sümerce “ti” sözcüğü, kaburga kadar “yaşam” anlamına da gelen çift anlamlı biz sözcük olduğunu dile getirir Hooke. Dolayısıyla Ninti aynı zamanda “Yaşamın Tanrıçası” anlamına gelebilmektedir. Bu Tekvin kitabında kadının Âdem’den, Âdem’in kaburgasından yaratılması hususu ile tekrar karşımıza çıkmaktadır. Zira Havva kelimesi de “Yaşam” anlamındadır. “Bu durumda, İbrani Cennet mitosunun en ilginç özelliklerinden birisini, kökeninde açıkça bu kabaca işlenmiş Sümer mitosunun bulunmasının oluşturduğunu söyleyebiliriz.”[27]

 

  1. Kadınla yılan:

Tekvin babında Âdem ile Havva kıssasında göze çarpan bir başka husus şüphesiz Havva’nın Yılanın sözlerine kanıp tanrısal emre karşı gelmesi. Daha sonra Tanrı Havva’nın örneğinde bütün kadınları yılanlarla bir tutar ve onları lanetler. Dolayısıyla burada kadınla yılan bir görülmektedir. Kadınla yılanın özdeşleştirilmesi Mezopotamya ve genel olarak arkaik toplumlarda var olan bir sembolizmdir. Kadınla yılan arasındaki ilişki çok anlamlı ve çok çeşitlidir, ama hiçbir biçimde yalnızca basite indirgenmiş bir cinsellik simgecilikle de açıklanamazlar. Yılanların temsil ettiği pek çok anlam vardır ve bu özelliklerinin en önemlileri arasında "yenilenme" özelliği kabul edilir. Kadınların aylık olarak gördükleri regl, rahimde yenilenmeyi simgeler. Dolayısıyla bu bakıma yılanla özdeşleştirilir. Yılan "dönüşen" bir hayvandır. Yılan, aydan geldiği, yani "sonsuz" olduğu, yeraltında yaşadığı, ölülerin ruhlarını (başka şeylerin yanı sıra) canlandırdığı için tüm sırları bilir, bilgeliğin kaynağıdır ve geleceği görür.  Ulu Tanrıçanın niteliklerinden biri olarak yılan ay doğasını korur(döngüsel yenilenme) ve onu yer doğasıyla birleştirir. Belli dönemlerde ay yerle özdeşleştirilmiştir; yer, yaşayan tüm canlıların rahmi olarak kabul edilmektedir.  Ulu tanrıçalar, ayla ve yerle ilgili pek çok özelliği bünyelerinde birleştirmişlerdir. Ayrıca, bu tanrıçaların aynı zamanda cenaze tanrıçaları olmaları nedeniyle (ölüler yenilenmek ve yeni bir biçime kavuşmak için ya yerin altına giderler ya da aya giderler); yılan bir cenaze hayvanı olmuş ve ölülerin, ataların ruhlarını canlandırmıştır. Kadınlara da bu özellikler verilirdi. Arkaik toplumlarda kadınlara gizemlilik, tanrıçalık, ululuk verilirdi. Ancak daha sonra bu ululuk Sami kültür ile olumsuz bir yön almış ve kadının yılanla özdeşleştirilmesi kadına bir nevi bir hakaret olarak algılanmıştır. Tekvin’de tanrının emrine aykırı gelen ve Âdem’i de kandıran kişinin Havva olarak gösterilmesi manidardır.

  

  1. Adapa Mitosu

Buraya kadar Âdem ile Havva kıssasının nasıl oluştuğu, hangi kökenlere, mitoslara dayandığına dair kısaca bilgi verdik. Şimdi zikredilecek olan Adapa mitosu da bu kökenlerden bir tanesidir, ancak özellikle bu mitosun sadece Mezopotamya sınırlarında kalmaması ve yaygın kazanmasının yanında Âdem ile Havva kıssası ile çok daha net paralellikler gösterdiğinden ayrıca bir başlık altında incelenmesi uygun görülmüştür. Adapa mitosu da daha önce zikrettiğimiz Gılgamış Destanı gibi ölümsüzlük peşinde olma teması çerçevesindedir. Burada da ölümsüzlük aranır, ancak sonunda ölümsüzlüğün bir çaresinin olmadığı idrak edilir. Mitosun muhtevasına geçmeden önce “Adapa” isminin anlamı ve kullanımı ile ilgili şu bilgiyi vermekte fayda vardır. Asur tarihi bilim adamı olan Alman Erich Robert Ebeling’e göre “Adapa” kelimesi İbranice “Âdem” adının Asurlu karşıtıdır. Dolayısıyla Adapa mitosu, “ilk insan” hakkında bir mitostur.[28] Tekvin babında yer alan ilk insan ile ilgili anlatım M.Ö yaklaşış 2000- 1400 yıllarında Babillerin kil tabletlerinde ADAPA adıyla yer almaktaydı. Adapa, Eridu şehrinin rahip-kralıydı ve bilgelik kral, Ea (Enki)’nin oğludur. “Ea, Adapa’yı ‘insanın örneği’ olarak yaratmış ve ona bilgelik vermiş, ama bitimsiz yaşam vermemişti”[29]. Adapa’nın rahiplik görevlerinden birisi de tanrıların sofrası için balık temin etmekti. Anlatılan mitos’a göre bir gün yine balık tutarken, Güney Yeli esip kayığını devirdi. Buna çok sinirlenen ve öfkesine yenik düşen Adapa,  Güney Yeli’nin kanadını kırdı. Bunun üzerine Güney yeli 7 gün esemeyince Yüce Tanrı Anu, yelin esmediğini fark etmesi üzerine İlabrat’ı nedenini araştırması için gönderdi. Bunun Adapa’nın yaptığını öğrenen Anu, onu huzuruna çağırdı. Ancak Adapa’nın babası Ea, “Göklerde olup biten her şeyi bilen” bilgelik tanrısı olduğundan oğluna nasıl davranılması ve ne denilmesi gerektiğini öğretti.[30] Göğün giriş kapısına geldiğinde onu karşılayacak olan Tammuz ve Ningizzida’ya neden matem gömleğini giydiği sorusunun üzerine “kaybolan iki tanrının” yasını tuttuğunu söylecekti. Kimdir bu tanrılar sorusuna da Tammuz ve Ningizza cevabını verecekti. Nitekim öyle yaptı ve Anu’nun başkanlığından kurulan tanrılar meclisi önünde hesap vermeye başladı. Adapa sınavı geçti ve Güney yeli ile ilgili olayı anlattı. Anu meclise Adapa ile ne yapılacağını sordu. Ona “yaşam ekmeği” ve “yaşam suyu” yani ölümsüzlük teklif edildi. Ancak babasının öğüdü üzerine Adapa bunu kabul etmedi. Anu ise onun bunu yapmakla, yani babasının öğüdünü dinleyip teklif edilen hediyeleri kabul etmemekle ölümsüzlük şansını yitirdiğini açıkladı. Mitosun bu teması ve genel anlamda Kitab-ı Mukaddes’e de yansıması ile ilgili Hooke şöyle demektedir:

“Bu tür mitoslarda sık sık, ölümsüzlük şansının yitirilmesi, tanrılardan birinin ya da ötekinin kıskançlığının ürünü olarak gösterilir ve tanrıların ölümsüzlüğü kendilerine ayırdıkları söylenir. Adapa mitosundan aynı zamanda, Tammuz’un ortalıktan yitişinin Sami mitolojisinin sık karşılaşılan bir öğesi olduğunu anlıyoruz. Tanrıların mitosun kahramanına sundukları giysi motifi ile, ileride İbranilerin (Cennetten) Düşüş öyküsünde, Yehova’nın Âdem’e ve Havva’ya deri giyişiler vermesi arasında bir bağlantı görülebilir. “[31]

 

  1. Sonuç

Yapılan bu çalışmada ana hatlarıyla Tevrat’ın tekvin babında anlatılan Adam ile Havva kıssasında zikredilen unsurlar ayrıntılı bakıp, onların Mezopotamya mitleriyle paralelliklerine değinilmiştir. Tevrat’ın oluşum sürecinde ki “Biblical Criticism” çerçevesinde yaklaşık bin yıllık bir süreçten bahsetmekteyiz, çeşitli sosyo-politik ve siyasî olaylar çerçevesinde olsun, göçlerden dolayı olsun, tarih içerisinde yaşamış oldukları topraklarda ne denli etkilendiğini izhar etmeye çalışılmıştır. Yahudilerin çeşitli toplumlar ile iletişimi ve sürekli sürgün hayatı yaşamalarından mütevellit oluşmuş olan zihin algısının bir projeksiyonu olan Kitab-ı Mukaddes farklı mitolojilerle doludur. Bunun en önemli tezahürü olan, 3 ana bölümden oluşan Eski Ahit veya Yahudi Kutsal Kitabın, (Tanah, Ketuvim ve Neviim) ilk bölümün ilk kitabı olan Tekvin, yani Yaratılış kitabında mevcuttur. Çalışmamızda hem kısaca genel olarak yaratılışın kademeleri, hem de ilk insanın yaratılışı ile bilgiler sunduktan sonra bunların Mezopotamya kültürü ve mitolojisinde ve arkaik toplumların inanışlarındaki kökenlerine değindik. İbraniler Mezopotamya bölgesine yerleştiklerinde kendileri gibi Sami kültüre sahip olanlara rastladıklarından, o kültürde var olan inanış ve anlatımları kendilerine hamletmeleri de pek zor olmamıştır. Akadların dili, İbranilere yabancı olmadığından o kültüre yerleşmiş olan inanışlar da dil ile birlikte İbranilerin tedavülüne girmiştir. Dolayısıyla karşılıklı etkileşim vukuu bulmuştur. Bunu süreci zaten bize genelde Kitab-ı Mukaddes’in ve özellikle de (özelde) Tevrat’ın (Torah) yazım süreci bize göstermektedir. Çalışmamızda bununla ilgili bir takım örnekler verdik, Tekvin babında 2 farklı yaratılış hikâyelerin varlığından, yaratılış, ilk insan, ilk günah, yaşam ağacı, ölümsüzlük gibi önemli temalarla ile ilgili bir takım temel benzerliklerini ve bunların Mezopotamya kültüründe ve literatüründe tezahürleri ve kökenlerine değindik.

Dolayısıyla sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: Kitab-ı Mukaddes’te yer alan anlatımları anlayabilmek için, muhakkak onun tarihi süreci, Mezopotamya uygarlıklarının dini düşünceleri ve yaşamlarıyla ilgili fikir sahibi olmak son derece elzemdir, hatta ve hatta doğru idrak edip sağlıklı çalışmalar yapabilmek için kaçınılmazdır. Genel anlamda Dinler Tarihi ile ilgili sağlıklı bilgilere sahip olabilmek, herhangi bir metni doğru anlamlandırabilmek ve doğru yorumlayabilmek için olaylara her zaman bütüncül şekilde bakmak, olayın bütün inceliklerine varıncaya kadar objektif ve deskriptif bakmak gerekir. Hal böyle olunca, sözgelimi “basit” kutsal metinler dahi, derin tarihi bilgiler sunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

Kaynakça:

  • Childs, B.S., Myth and Reality in the Old Testament (SBT 27), London 2. Aufl. 1962.

  • Demirci, Kürşat, “Eski Mezopotamya Dinlerine Giriş”, Ayışığı kitapları, İstanbul 2013

  • Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931.

  • Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973.

  • Lambert, W.G., Old Testament Mythology in its Ancient Near Eastern Context, in: J.A. Emerton (Hg.), Congress Volume Jerusalem 1986 (VT.S 40), Leiden 1988, 124-143

  • Lange, Armin; Lichtenberg, Hermann ve Römheld Diethard, “Mythos im Alten Testament und seiner Umwelt”, De Gruyter yayınevi, Berlin 1999.

  • Mircea Eliade, “ “İmages et symboles”; “Traite histoire des religions”; Dinler Tarihine Giriş”

  • Müller, H.-P., Mythos als Gattung archaischen Erzählens und die Geschichte von Adapa, Archiv für Orientforschung 29/30 (1984) (online ulaşılabilir: http://www.jstor.org/discover/10.2307/41661912?sid=21105648352793&uid=3739192&uid=2&uid=4&uid=70&uid=2129 )

  • Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013

  • Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002.

  • Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları

  • Schmidt, W.H., Mythos im Alten Testament, EvTh 27 1967

     

 

 

[1] Robert Graves- Raphael Patai, “İbrani Mitler- Tekvin-Yaratılış Kitabı”, 2. Baskı, Say Yayınları, İstanbul 2013,   

  s.49.

[2] Tekvin, I-II, 3.

[3] Graves ve Patai, a.g.e. s.49

[4] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi” s. 145

[5] A.g.e. s.97

[6] A.g.e. s. 109

[7] A.g.e. s. 117

[8] Tekvin III, 1-6

[9] A.g.e. s.118.

[10] Samuel Henry Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Kitabevi, 4. Baskı, İstanbul 2002, s. 13-14.

[11] Mit, modern romanlardaki öyküler gibi basit bir kurgudan ibaret olmayıp bilakis yaşanılan bir gerçekliktir (malinowski)

[12] Mircea Eliade aspects du mythe s. 16-17

[13] Eliade, a.g.e, s.15

[14] Eliade- images et symboles, s.74).

[15] Eliade, “İmages et Symboles”, s.208

[16] ELiade İmages et symboles s. 52-52

[17] Eliade, “Traite histoire des religions”, s.355-256)

[18] Adıbelli, a.g.e. s.235

[19] İlgili mitoslar için bk. Samuel Noah Kramer, “Tarih Sümer’de Başlar”, Kabalcı Yayınları

[20] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, İmge Yayınları, 4. Baskı, İstanbul 2002. s.37.

[21] Hooke, a.g.e. s.55

[22] Hooke, a.g.e. s.41

[23] Mircea Eliade, “Dinler Tarihine Giriş”, Kabalcı Yayınları

[24] Hooke, a.g.e. s.156

[25] Hooke, a.g.e. s.156

[26] Bununla ilgili şu ek bilgiyi sunmakta fayda görmekteyiz: A) Hz. Süleyman, Saba kraliçesinden ölümsüzlük ister. Saba kraliçesi, kayaların arasında yetişen bir bitkiden söz eder. Süleyman, etrafta elinde bir otla dolaşan bir “ak saçlı” yaşlı bir adamla karşılaşır; adam, severek elindeki otu verir, çünkü onu tuttuğu sürece ölememektedir. Bu ot, yalnızca ölümsüzlük vermekte, ancak gençlik vermemektedir

B) Adem, Hebron (el Halil) Vadisinde 932 yaşına kadar yaşadıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalanır ve oğlu Şit’i, cennetin kapısını bekleyen melekten merhamet yağı istemeye gönderir. Şit, Adem ve Havva’nın izlerini takip eder, zira Adem ve Havva’nın ayak bastıkları yerde ot bitmemiştir; böylece cennete gelir ve Adem’in istediğini başmeleğe iletir. Başmelek, Şit’e 3 kere cennete bakmasını söyler. İlk bakışında, 4 nehrin doğduğu kaynağı ve onun üstünde de kurumuş bir ağaç görür. 2. Bakışında, ağacın gövdesine dolanmış bir yılan; 3.’de, ağacın göğe yükseldiğini görür, tepesinde yeni doğmuş bir bebek bulunmaktadır ve kökleri yeraltı alemine kadar uzanmaktadır. Melek Şit’e, gördüklerinin anlamını açıklar ve Kurtarıcı’nın (İsa) gelişini müjdeler. Ona, anne ve babasının tatmış olduğu ağacın meyvesinden 3 tohum verir ve bunları Adem’in dilinin üstüne koymasını, Adem’in 3 gün sonra öleceğini söyler. Adem, Şit’in anlattıklarını duyunca cennetten kovulduğundan beri ilk kez güler, çünkü insanlığın kurtulacağını anlamıştır. Ölümde şit’in dilinin üstüne koyduğu tohumlardan, Hebron vadisi’nde, Musa’nın dönemine kadar kalacak 3 ağaç biter. Bu ağaçların nereden geldiğini bilen Musa, bu ağaçları söküp Tabor ya da Horeb Dağına diker. Davud, ağaçları Tanrı’dan gelen bir emirle Küdüs’e götürüp oraya dikene kadar binlerce yıl kalırlar. Pek çok olaydan sonra (saba kraliçesi, onların tahtasından üzerine ayağıyla basmaz) bu 3 ağaç, bir tek ağaç haline gelir ve bu ağacın tahtasından Kurtarıcı’nın hacı yapılır. Dünyanın merkezinde haça gerilen İsa’nın kanı, Ademin yaratıldığı ve gömüldüğü yere düşer, böylece Adem’in kafasına damlayarak onu vaftz eder; böylece, insanlığın babası günahlarından arınmış olur.” (Eliade, Cosmologie si alchimie babilonia)

 

[27] Hooke, a.g.e. s.160

[28] Erich Ebeling, „Tod und Leben nach den Vorstellungen der Babylonier“, de Gruyter, Berlin 1931, s*0

Bununla ilgili ayrıca genişçe bilgi edinmek için bk. Giorgio Bucellati: Adapa, Genesis and the Notion of Faith. In: Ugarit-Forschung 5. 1973, S. 61-66 (Burada özellikle Ugarit mitosları ile ilgili genişçe bir araştırma söz konusudur. Tekvin kitabında yer alan anlatımların köklü araştırması sunulan bu eserde Mezopotamya kültür havrası ve oradaki mitoslarla ilgili bilgiler verilmektedir. Eser’in pdf dosyasına archieve.org adresinden ulaşılabilir)

[29] Hooke, “Ortadoğu Mitolojisi”, s.70

[30] Hooke, a.g.e. s.70

[31] Hooke, a.g.e s.75

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

Samuel Noah Kramer "Tarih Sümerde Başlar" Kitap Özeti

Samuel Noah Kramer "Tarih Sümerde Başlar" Kitap Özeti

DEVAMI

Kısa Dünya Tarihi

Dünya Halkların ve Dinlerin Kısa Tarihi

DEVAMI

Videolar

  • Nuh Arslantaş: Mustafa Öztürk'le Din ve Hayat: Kur'an'da Yahudilik (Kanal 24 - 27.09.2014)
  • Kinder über den Islam - Ammar und Umeyr
  • Die Spaltung der Umma (Siffin-Tahkim)

Foto Galeri

<p>Yeni Ti-Entertainment.com hakkındaki görüşünüz?</p>