Ti-Entertainment

İslam'ın İlk Döneminde Müslüman- Yahudilik İlişkileri" Eyüp Baş Dinler Tarihi

İslam'ın İlk Döneminde Müslüman- Yahudilik İlişkileri

Eyüp Baş: “İslam’ın İlk Döneminde Müslüman-Yahudi İlişkileri”

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi - Dinler Tarihi Yüksek Lisans

Dersin hocası ve adı: Prof. Dr. İsmail Taşpınar; İslam-Yahudilik İlişkileri 

 

Çalışmaya dair:

Eyüp Baş bu eserinde Müslüman-Yahudilik İlişkilerini İslam’ın ilk dönemi itibariyle ör-nek ve delilleriyle ele almaktadır. Kur’an’ın ve Hz. Peygamber’in genel ilkesi olan, insan-lara karşı hoşgörülü olma yönünde ne tür adımlar atıldı, Hz. Peygamber öncesi Arap ya-rımadasında durum neydi, sonra nasıl oldu? Yahudiler Hz. Peygamber’in hicretinden önce iken nasıldı, hicretten sonra İlk İslam devleti Medine kurulduktan sonra ne yaptı-lar? O zamanda varlığını sürdüren 3 Yahudi kabile, Beni Kureyza, Beni Nadir ve Beni Kaynuka, bunların tutumları ve civardaki diğer Yahudilerin tutumları nasıl oldu? İlişkiler ne çerçevede yürüdü, daima savaş ve nefret ortamı mı hâkim idi yoksa farklı bir ortam da oldu mu? Hz Peygamberin irtihali sonrası durumlar nasıl gelişti? Aynı siyasî tutum sürdürüldü mü? Bütün bu ve daha fazla sorulara bu eserde ana hatlarıyla değinilmiş ve cevap verilmeye çalışılmıştır. Eser genel olarak “Hz. Muhammed Devrinde Müslüman Yahudi İlişkileri”, İslam’ın İlk Döneminde Müslüman-Yahudi İlişkileri” ve son olarak “İslam’ın İlk Döneminde Yahudilerin Statüleri” başlıklı konular olmak üzere üç ana bö-lümde ele alınmıştır. Ancak eserin Giriş kısmı da özellikle konuyu daha net anlayabilmek için son derece elzemdir. Bu yüzden Giriş kısmını da dâhil ettiğimizde eser aslında 4 bölümden oluşmaktadır ve delil ve kaynakça bakımından son derece zengindir.
Bizler bu çalışmamızda genel olarak eserin ana fikirlerini vermeye çalıştık. Zaman zaman ilave ve değerlendirmede de bulunduk. 


Giriş:


İslam dini diğer dinlere karşı da uygun davranmayı emreder, ancak bu her zaman böyle uygulanmamıştır. Bu çalışmanın çerçevesini de bu sorun çerçevesinde inceleyeceğini bildirmiştir müellif.

A. İslam’dan Önce Arap Yarımadasında ve Komşu Ülkelerde Dini Durum:

1) Arap Yarımadasında Dinî Durum
İslam öncesi Arap Yarımadada dini yönden karmaşık bir yapı hâkimdi. Bu topraklara bir takım peygamberler de gönderilmiştir. Mesela Güney Arabistan halkındaki Ad kavmine Hud peygamber, Semud kavmine Salih peygamber, Hicaz bölgesine İbrahim, İsmail ve Şuayb peygamber. Bu yarımadada başlıca dinler şunlardır (bunlar aynı zamanda Kur’an’da da geçmektedir): Sabiilik, Zerdüştlük, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Putperest-lik.
2) Arabistan’a Komşu Ülkelerde Dinî Durum:
a) İran: o zamanın İran’ında Bizans’tan kovulan Mecusiler, Yahudiler, Hıristiyan Rafizi-ler vardı. O dönemin devlet yönetimi hiç adil değildi halkına zulmediyordu. Şahlar ilah gibi görülüyordu. Ahlak bozukluğu yaygındı. Mezdek mezhebine göre, nasıl su gibi şey-ler müşterek kullanılıyorduysa, kadınlar da müşterek kullanılırdı. 
b) Bizans: Hz. Peygamber’in risaletinden sonra Bizans İmparatorluğun başında Heraklius vardı. Halkı ve kendisi Hristiyan’dı.
c) Mısır: Kıptî halk, put ve heykellere tapardılar. Aslında bir nevi Bizans eyaleti gibiydi, yani onlara bağlıydı.
d) Habeşistan: Hıristiyan bir halkı vardı.

B. İslam’dan Önce Arap- Yahudi İlişkileri:

Müellif Arap yarımadasındaki genel dinî alt yapıya, civardaki dinlerden ve kültürlerden bahsettikten sonra İslam öncesi Arap- Yahudi ilişkisine değinmektedir.
Yahudiler, o bölgede Yakub’un neslinden olup İbrani, Benî İsrail ve Musevî olarak isim-lendirilirdi. Buhtunnasr’ın M.Ö 587’de ve daha sonra Titus’un komutasında M.S 70’de Yahudileri sürgün edince bu topraklara da akın etmişlerdir. Corci Zeydan’ın İslam Me-deniyet Tarihi adlı eserinde verdiği bilgiler de bu yöndedir.  Bazıları oradaki Yahudilerin aslen Yahudi değil de Arap olup Yahudiliği seçen Araplar olduğunu söylese de, Yahudi-likteki ırkî özellik, benî İsrail olarak tanrının seçmiş olduğu halk olma düşüncesi ve itika-dı bu teoriyi zayıf düşürmektedir. “Ancak Ferdi olarak Yahudiliği kabul etmiş Araplar olmaları muhtemeldir. Arap Yarımadasına nereden ne zaman geldikleri tam bir kesinlik arz etmeyen Yahudilerin, bölgenin Yesrib, Hayber, Vadi’l-Kura, Teyma, Fedek, Eyle ve Makva gibi muhtelif yerlerine cemaatler halinde veya ferdî olarak yerleşmiş ve hayat sürmüş oldukları ise sabittir.” 
Müellif özellikle Yesrib, daha sonraki adıyla Medine’nin İslam öncesi durumuyla ilgili önemli bilgi paylaşmakta. Bu bilgi daha sonra Medine’de 622’de ilk İslam devleti kurul-duğundan oradaki Yahudilerin durumlarını anlamak açısından önemlidir. Burada Eyüp Baş’ın kaynaklardan verdiği bilgilere göre, Yesrib’e, Yemendeki Sel’den göç eden Kah-tanîlerin Ezd kolundan Harise b. Sa’lebe b. Amr Muzaykıya’nın 2 oğlu Evs ve Hazrec yerleşir. Daha sonra bunlar Ensar olarak bilinen iki büyük kardeş kabile olacaktır. Arala-rında, Yahudilerin buna sebep olduğu söyleniyor, kim üstün rekabetine girmişler, iki kardeş kabile arasında Sümeyr ve Buas savaşları meydana gelmiştir. Evs kabilesini Benir Nadir ve beni Kureyza desteklerken, Hazrec kabilesini Beni Kaynuka desteklemiş, Evs bu savaşı kazanmıştır. Daha sonra Hz. Peygamber bu iki kardeş kabileyi birbiriyle barış-tırmıştır.
Burada önemli olan husus, kaynaklarda bu iki kardeş kabilenin savaşa girmelerinde Ya-hudilerin suçlu olduğu bilgisidir. Şunu belirtelim ki genel olarak İslam kaynaklarında, haklı olsun veya olmasın, Yahudiler genel olarak olumsuz gelişmelerden sorumlu tutulur. Evs ve Hazrec kabileleri için bu iddia doğru dahi olsa, Yahudiler bir şekilde fitne bile yaymaya çalışsa, yine de iki kardeş kabile birbirine giriyorsa, savaşıyorsa, bu düşündürü-cüdür. Bu durumda dışarda değil, içerideki sıkıntı nedir ona bakmak lazım. Ancak bunu yapmaktansa, daha sonraları da bu böyle olmuştur, genellikle bir günah keçisi bulunur, bunlarda Yahudilerden olur. Burada, tarihe baktığımızda ideolojik yaklaşım tarzı yerine, objektif ve deskriptif yaklaşım sergilemek daha isabetli olur.
Yahudiler Arap Yarımadasında ekonomik üstünlüğe sahiptiler. Bunun yanında eğitim-öğretim açısından da üstünlükleri söz konusu idi. Beytü’l Midraş’ta dini ibadet ve tören-lerin yanında eğitim de verilmekteydi.  Her türlü mesleği uyguluyorlardı, kabilelerine Arap isimleri veriyorlardı.
Yani modern tabirle ifade edecek olursak, tam manasıyla entegre olmuşlardı.


I. BÖLÜM:
HZ. MUHAMMED DEVRİNDE MÜSLÜMAN- YAHUDİ İLİŞKİLERİ
Eyüp Baş bu bölümde genel olarak Mekke ve Medine dönemindeki ilişkileri ele al-dıktan sonra Medine içinden ve dışından olmak üzere Yahudi kabilelerle Müslümanların ilişkilerini, savaşları, anlaşmalarını ve mektuplaşmalarını ana hatlarıyla zikretmektedir.

A. Mekke Dönemi:
Mekke döneminde, İslam’ın doğduğu yerde, özellikle Hz. Peygamber’in risaleti za-manında yok denilecek kadar az Yahudi vardı. Genel olarak İslam kaynaklarında hicret öncesi Müslüman-Yahudi ilişkisine dair herhangi bir rivayete rastlamak mümkün değil-dir. Ayrıca Kur’an’da, hicretten önce Mekke’de inzal olunan hiçbir ayet “Ey İsrailoğulla-rı” hitabı içermez. Kur’an’ın geneline baktığımızda mekkî ayetlerin hiçbiri bu hitabı taşı-maz. Sadece Taha Suresi 20. Ayet-i kerimesi hariç. Burada da hitap olarak değil, kıssa anlatılırken, anlatım çerçevesinde kullanılmıştır. Yani Sadr-i İslam’da hicrete kadar Müs-lümanların Yahudilerle, Yahudiler ’in Müslümanlarla kayda değer münasebetleri olma-mıştır.
Burada insanın aklına bir takım sorular gelir. Bilindiği üzere Mekke zamanın dünya ticaret merkezlerinden sayılacak çaptaydı. Hindistan’dan dahi Mekke’ye, Kabe’ye alış verişe gelenler olmuştur ve dolayısıyla oradaki insanlar dünyanın her türlü bölgesinden, farklı din, kültür, medeniyet ve ırktan insanlarla görüşme, ticaret yapma imkânına sahip oluyordu. Ve yine biliyoruz ki, Hz. Peygamber risaletine kadar ticaretle uğraşıyordu (za-ten eşi Hatice ile de bu çerçevede tanışmıştır). Hal böyle iken, o zamanlarda da ticarette, genel olarak ekonomide mahir olan Yahudiler ile nasıl olur da ilişkiler, ticaretler gelişti-rilmemişti. Bu kanaatimizce doğru ve mümkün değildir, zira ticarette, özellikle de civar-da, Hayber ve Yesrib’te güçlü iken, onların Mekke’deki ticarete müdahil olmamaları ihtimali çok düşük, neredeyse yoktur. Dolayısıyla burada farklı sebeplerden dolayı ya ilişkiler bilerek kesilmiştir ki o zaman bu yine de kayda geçmek durumundaydı, zira iliş-kiyi kesmek demek, yine biriyle irtibat kurmak, tanışmak demek; ya da İslam kaynakları Yahudileri daha sonraları kaynaklarda zikretmedi. Bundan mütevellit o döneme ait Ya-hudi kaynaklarına daha derinden bakmak ve bu konuyu en ince detayına kadar İbranî kaynaklardan öğrenmek gerekir. Nitekim İslam devletinin ilk defa kurulduğu, Müslü-manlara ilk defa “daru’l- İslam” olan, Nebi’nin mescidi bulunan ve ona kucak açan Yes-rib döneminde, daha sonraki adıyla Medine, Yahudilerle Müslümanların ilişkilerine dair çokça kaynak vardır.
B. Medine dönemi:
Müslümanlar Mekke’de şiddet ve baskı altında kalınca, Allah’ın izni ve emriyle 622 yılında Medine’ye hicret ederler. Orada bulunan Evs ve Hazrec kabileleri Müslüman muhacirlerine kucak açar ve onları en iyi şekilde misafir ederler. Daha sonra Hz. Pey-gamber Muhacir ile Ensar’ı kardeş kılar (Muahaat).  Bu dönem yine farklı başlıklar altın-da ele alınmıştır:
1) Barış Dönemi:
Medine’ye hicrette Yahudilerin Müslümanların gelişine pek sevinmediğini dile geti-rir Eyüp Baş.  Bu dönemde Hz. Peygamber’in ilk yaptığı işlerden bir tanesi, Medi-ne’deki Yahudilerle bir antlaşma yapmak. Yani aslında bir Anayasa yazmaktı. Bu Ana-yasaya Medine Vesikası denir ve birlikte hoşgörü ve saadet içerisinde yaşayabilmek için, temel kural ve ilkeler içerir. Genel olarak bu dönemde Hz. Peygamber onlarla diyaloğa girmiş, onlarla 16 ay kıbleyi paylaşmıştır, onların etlerinin de yenilebileceğini ve iffetli kadınlarıyla da evlenilebileceğini söylemiştir. Onun ve Müslümanların bu hoşgörüleri neticesinde bir takım Yahudi aileleri Müslüman olmuştur. Bunlara örnek olarak Eyüp Baş şu isimleri zikreder: Abdullah b. Selam ve ailesi, Sa’lebe b. Sa’ye, Ubeyd b. Sa’ye ve Esed b. Ubeyd. Bu zikredilen kişiler Beni Kureyza kabilesine mensup Yahudi’ydiler. Bunların dışında bir de Hz. Peygamber’in hakkında olumlu konuştuğu bir Yahudi vardır. İman edip etmediğine dair çeşitli rivayetler vardır. Ancak yaygın görüşe göre Müslüman olmamıştır. Ancak Müslüman olmasa da önemli bir olay anlatılır onun hakkında: “Mu-hayrık Uhud savaşı çıktığında kavmini Hz. Muhammed’in yanında savaşmaya çağırmış, kavmi ise o günün cumartesi olmasını bahane edince silahını kuşanmış ve ‘şayet ölürsem mallarımı Muhammed’e verin, o malını Allah’ın kendisine göstereceği yere harcar’ deyip sonra savaşa katılmıştır. Savaşta ölünce Resulullah onun hakkında “Muhayrık Yahudile-rin en hayırlısıdır” diyerek onu övmüş ve bıraktığı malları Medine’de muhtaçlara dağıt-mıştır.”  Bütün bu hal hareket, davranış kuralları ve prensipleri Hz. Peygamber Medine Vesikasında bir araya getirmiş ve bu şekilde huzuru tesis ediyordu. Yahudileri de bu antlaşmayı kabul etmelerine sürükleyen bir takım nedenler vardır. Hoşgörü, ortak paye ve bu antlaşmanın da bir yönden kaçınılmaz oluşu en önemlilerdendir. Ayrıca Hz. Pey-gamber’in başkanlığında öncekinden daha rahat hissettiklerinden bunu kabul ettiklerini söyler Eyüp Baş. Bu Vesika o kadar makul ve kabul edilmiştir ki, Hamidullah’ın ifade ettiği gibi Almancaya çeviren “Wellhausen ve İtalyan müsteşriklerinden Caestani’nin eserlerinde kendilerine has âlimane gayretleri neticesi vesikanın sıhhatine leke sürecek hiçbir delil bulamadıklarını itiraf ettiklerini ifade etmektedir.”  Müellif Medine vesikası-nın içeriği hakkında bilgi vermeden önce genel bir tasnifini yapmakta: “Bir arada yaşa-manın hukukî formülünü içinde taşıyan bu vesikayı genel görünümü itibariyle iki bölüm-de incelemek mümkündür. Birinci bölüm (1’den 23. Maddeye kadar) Müslümanların (Ensar ve Muhacirin) kendi aralarındaki iç hukukla ilgilidir. Diğer bölümü ise (24. Mad-deden sonuna kadar) Müslümanların Yahudi ve müşriklerle olması gereken biçimi dü-zenler.”  Genel olarak maddelerin muhtevaları ile ilgili bilgi verdikten sonra Müslüman-larla Yahudiler arasındaki karşılıklı sorumlulukları içeren maddeleri ana hatlarıyla şöyle özetler:
1. Müslümanlarla Yahudiler, dostluk içerisinde ilişkilerini sürdüreceklerdir.
2. Her iki topluluk dinî inançlarında hür olacaklardır.
3. Şehir düşman saldırısına uğrarsa, ortaklaşa savunulacaktır.
4. İki taraftan biri, üçüncü bir tarafa savaş ilanına mecbur kalırsa, birbirine  
    yardım edeceklerdir.
5. İki taraftan birinin, başkalarıyla yapacağı barışlara iki taraf da katılacak
    lardır.
6. Diyetler belli esaslar dâhilinde ortaklaşa ödenecektir.
7. Medine içinde ve dışında her türlü can güvenliği sağlanacaktır.
8. Medine içinde harp yasaklanmıştır, hiçbir taraf müşriklerle işbirliği yap
    mayacaktır.”
Burada da açıkça görüldüğü üzere Hz. Peygamber’in genel siyaseti, bu vesikası, zorbalığa, hâkimiyet duygusunu ön plana çıkarmaya yönelik değil, hoşgörü, yardımlaşma ve katılım esasına dayalıdır. Yani Hz. Peygamber bu antlaşma ile devlet idaresinin nasıl olması gerektiğini göstermiştir. Burada şunu itiraf etmekte ve özeleştiride bulunmakta fayda vardır, ne yazık ki İslam âleminde bu daha sonraki sene ve yüzyıllar boyunca bu şekilde uygulanmamıştır. Diğer din sahiplerine karşı iyi davranılsa da onlara Hz. Pey-gamber’in sağladığı kolaylıklar ve imkânlar her zaman sağlanamamıştır. Yine de Ba-tı’daki bazı emperyalist güçlerin uyguladıkları, sömürü politikası çerçevesindeki yapılan zulmün karşısında hoşgörülü sayılsa da, ölçümüz Allah Resul’ünün örnek dolu davranışı olduğundan kendi parametrelerimiz çerçevesinde değerlendirdiğimizde tatminkâr bir siyaset izlenilmediğini müşahede etmekteyiz.
Bununla ilgili birkaç örnek zikretmekte fayda olacağını düşünüyoruz. “Şeyhü’l İs-lam Ebussu’ûd Efendi’nin Kanunî Sultan Süleyman’ın döneminde yaşayan gayr-i Müs-limlerle ilgili ilginç fetvaları bulunmakta. Örnek:
? 400. Mes’ele: “Zimmîler kul ve câriye kullanmasınlar” deyu emr-i şerif
    var iken, kullananlara şer’ân ne lâzım olur?
Elcevap: Ta’zîr-i şedîd ve habs-i medîd lâzımdır.

? 401. Mesele: Duvarında mermer üzerinde Kur’ân-ı azîm yazılı vakıf ev
    de, ücretle Yahudi sâkin olmak caiz olur mu?
Elcevap: Olmaz.

? 402. Mesele: Eh-i İslâm içinde olan zimmîleri, yüksek müzeyyen evler yapmaktan ve şehir içinde ata binmekten ve fâhir kıtmetli libas giymekten ve yaka-lı kaftanlar giymekten ve ince tülbendler ve kürkler ve sarıklar sarınmaktan, velhâsıl ehl-i İslam’a ihaneten (*) kendilerini ta’zîmi müş’ir ef’alden men’ eden hâkim- ‘indallah- müsâb ve me’cûr olur mu?
Elcevap: Zimmîler Müslümanlardan, başlıkları, binekleri, eyerleri ve elbise-leriyle ayrılırlar. Hidaye’den. Ve diğer bütün kitaplarda böyle yazar.

? 410. Mesele: Bir kasabada nasâra tâifesi, yılda üç gün bir mahalde cem’ olup, âdet-i kadimleri üzere lehv ü lu’b edip, amma kimseye zararları olmayıp, ve Müslümanlara asla müte’arrız değiller iken, yahudi tâifesi mezburlar ile adavetle-rine binâen men’e kâdir olur mu?
Elcevpa: Ehl-i İslam men’etmel lazımdır. “kimseye zararı yoktur” demek, kizb-i sarîhadır, dinsiz(lik) dir. Cum’a kılınır kasabada kefere bu veçhile alâim-i küfrü izhâr etmek dîne zarardır. Ne ol mel’unlar ne yahudi mel’unlar aslâ ol asıl vaz’ etmek cazi değildir. Döüe döğe cem’iyyetlerin (hakim) dağıtmak lâzımdır. Misâhele ederse azli vâcibdir.

? 411. Mesele: bir dağ başında kadimî bir kilise olup, kafirler ğzerinde per-hize çıkıp, çan alıp ve etrafına kafirler cem’ olup, ruhbanlerı âyîn-i bâtılları üzre va’z eyleyip kâfiler ağlaşıp girv eyleseler, Müslümanlar kiliseyi hedm eylemeğe kâdir olurlar mı?
Elcevap: Eğer etrafında asla şenlik yok ise ta’arruz olunmaz. Eğer var ise şiâr-ı küfrü bu mikdar izhâr etmekten men’ ve zecr olunmak lâzımdır.

? 464. mesele: Keferinin kiliseyi ta’mirine mu’âvenet eden Müslümanlara ne lazım olur?
Elcevap: Kıdemine mu’tekidler ise nesne lazım olmaz. Hudûsüne mu’tedidler ise ta’zîr-i şedîd lazımdır.”
Verilen bu fetvalara bakıldığında Hz. Peygamber’in zamanında yapılan uygulamalar, Medine vesikası örneğinde görüldüğü üzere katılım ve eşit standartlar verilmesinden çok hâkim, mahkûm ilişkisi var olduğu görülmektedir.
Eyüp Baş Medine vesikasının içeriği hakkında bilgi verdikten sonra, bunun Hz. Peygamber tarafından hem iç hem de dış huzura yönelik yaptığını ilave eder. Böylelikle Yahudilerin Müslümanların arkasından iş yapıp düşmanla işbirliği yapmasını engellemişti (ilk etapta, zira daha sonra durum farklılaşacak ve Yahudiler Müslümanların aleyhinde bir takım girişimlerde bulunacaklar).  Müellif Hz. Peygamber’in Beytü’l Midraş’a gitme-siyle ilgili rivayetleri zikretmekte. Bu rivayetlerden anlaşılan şudur ki, Hz. Muhammed’in peygamberliğini aslında Yahudiler de çok iyi bilmekteydiler, ancak genel bir tepki takın-dıklarından ve mukaddes kitaplarından beklediklerinden farklı olarak Araplardan, İsmai-loğullarından Muhammed’in gelmesini beklemediklerini ve bundan hoşlanmadıklarından dolayı Hz. Peygamberi inkâr ediyorlardı. Bununla ilgili Hz. Peygamber’in Yahudilerin âlimlerinden Abdullah b. Sûriya’ya sorusu ve onun cevabı onların bu algılarını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Allah Resulü ona “Benim Allah’ın resülü olduğumu bilmi-yor musun?” diye sorar, sonra onun teyit etmesinden sonra “Bana iman etmen hususun-da seni engelleyen şey nedir?” sorusu üzerine Sûriya şöyle cevap verir: “Kavmime muha-lefet etmeyi kerih görüyorum, umulur ki onlar sana tabi olur Müslüman olurlar, o zaman ben de Müslüman olurum” Ancak bütün Yahudiler böyle düşünmemekteydi. Râbi b. Hureymile ve Vehb b. Yahûza İslam’a davetleri üzerine şöyle cevap verirler: “Biz kesin-likle böyle bir şey söylemedik ve Allah da Musa’dan sonra ne bir kitap, ne de bir korku-tucu göndermiştir.” 
Hicretin ilk yıllarında Yahudi tüccarlar Müslümanlara mal vermekten yüz çevirmiş-lerdi. Medine’ye gelen Muhacirler ve Medineli olan Ensar’ın maddi durumu pek elverişli olmadığından Hz. Muhammed Hz. Ebu Bekri’i Yahudilerin yanına gidip onlardan des-tek beklediklerini ifade etmesi için göndermişti. Hz. Ebu Bekir Beytü’l Midraş’ta bunu onların önde gelenlerinden Finhas’a anlattıktan sonra o Müslümanlarla alay etmiş ve şu sözleri sarf etmişti: “Rabbiniz, ona yardım etmemize muhtaç oldu. (Bu hale göre) Allah fakir, biz zenginiz”. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir ona tokat atıp “Eğer antlaşmamız ol-masaydı, başını uçururdum” demiştir.  Bu rivayet bize iki şey göstermekte. İlki, Hz. Ebu Bekir’in orada, İslam dinine hakaret edip Müslümanlarla dalga geçtiği halde onun orada canını almadı. Antlaşmaya bağlı kaldı. Yani Müslümanlar ne pahasına olursa olsun antlaşmaya sadık kalmaya çalışmışlardı. Burada göze çarpan diğer husus ise, Yahudilerin fâcir ve sözünde durmayan toplum olduğunu gösterir. Bunu daha net açıklayabilmek için Müellif Abdullah b. Selam’ın Hz. Peygamber’e Yahudilerin sözlerinde durmayan facir toplum olduklarını ispatı için önerdiği planı aktarır. Abdullah b. Selam Yahudilerce çok sayılan bir kişiliğe sahip. Plana göre o bir yere gizlenecek, Hz. Peygamber Yahudile-re onu nasıl bildiklerini soracaktı. Resulullah bunu yaptı, Yahudiler: O bizim seyyidimiz ve seyidimizin oğludur, dinimizi en çok bilenimiz ve en âlimimizdir.” demişlerdir. Ab-dullah b. Selam onların karşısına çıkıp “Ey Yahudi topluluğu, Allah’tan korkunuz ve onun size getirdiğini kabul ediniz. Allah’a yemin ederim ki, siz onun simini ve sıfatlarını yanınızda olan Tevrat’ta buluyorsunuz. Ben Rasulullah’a iman ediyorum ve onu tasdik ediyorum” demesini üzerine onlar aniden onu inkâr etmeye ve onun aleyhinde olumsuz şeyler söylemeye başlarlar. İlk başta iyi diyaloglarla sürüdürdükleri Müslüman Yahudi münasebetleri daha sonra fazlalaşan tebliğ faaliyetleri ve Yahudilerin kin ve nefret dolu tutum ve davranışlarından dolayı değişmiştir. Hz. Peygamber tekrar Beyt’ül Midraş’a gidip onları 3 defa davet ettikten sonra onların “Seni duyduk (ve seni kabul etmiyoruz), sen tebliğ ettin Ya Eb’al Kasım” demelerinden sonra artık barış dönemin yavaş yavaş bittiğinin simgesiydi. Artık ilişkilerin seviyesi yavaş yavaş savaş dönemine doğru geçiş-ten söz edilebilir hale gelmiştir. Yahudiler Hz. Peygamber’i sınamak, onu zor durumda bırakmak için sıkça gayb, ruh ve diğer bazı meselelerle ilgili ona soru sormuşlar, Allah’ın ayet inzal buyurmasıyla Hz. Peygamber onlara daima cevaplarını vermiştir. “Rivayete göre, bir gün Yahudilerden beş on kişilik bir grup Hz. Peygamber’in yanına gelerek “es-sâmü aleyküm” yani “ölüm senin üzerine olsun” şeklinde selam vermişlerdir.” Hz. Pey-gamber’in Hz. Âişe’nin bile öfkelenmesine rağmen cevabı ve onlara davranışı yumuşak huylu olmuştur. 

2. Savaş Dönemi:
Antlaşmayı bütün Yahudi kabileleri bozmamıştır. Bunu ilk yapan kabile, Beni Kay-nuka kabilesi olmuştur. Bunun üzerine Eyüp Baş üç Yahudi kabilesini tek te sıralamakta ve onlar hakkında bilgi vermekte.

a. Benî Kaynuka Yahudileri:
“Bedir zaferinden sonra Kaynukaoğulları Yahudileri, hasetlerinden dolayı taşkınlık-lar yapmaya başlayınca, Resulullah (s.a) onları çarşılarında toplamış ve : “Ey Yahudi topluluğu, Allah’tan korkunuz ve Kureyş’in başına gelen sizin başınıza gelmeden önce Müslüman olunuz. Muhakkak ki, siz benim gönderilmiş bir peygamber olduğumu ve bu hususun da kitabınızda haber verildiğini biliyorsunuz. Ayrıca bu konuda Allah’ın size karşı olan ahdini de biliyorsunuz.” Demiştir. Buna cevap olarak Yahudiler: “Ey Mu-hammed, Muhakkak ki sen cahil (savaştan anlamayan) bir kavimle karşılaştın. Onların yenmen seni gururlandırmasın. Vallahi biz savaşçı insanlarız, şayet bizimle savaşırsan, bizim ne savaşçılar olduğumuzu anlarsın.”  Diyerek Hz. Peygamber’e meydan okumuş-lardır.”  Burada da görüldüğü üzere baştaki barış havasından bir eser kalmamış, mey-dan okuma söz konusu olmuştur. Kaynaklarda Benu Kaynuka ile ilgili, asıl kopma hadi-sesi olarak gösterilen olay, karşıda bir Yahudi’nin Müslüman bayanın eteğinin yırtılıp avret yerlerinin görülmesine yol açan olaydır. Kadın bu olayın üzerine feryat eder ve hemen bir Müslüman yardımına yetişir ve o Yahudi’yi öldürür. Bunun üzerine oradaki Yahudiler ’de Müslümanı şehit ederler. Bunun üzerine ayet inzal olunur (Enfal 58) ve Hz. Peygamber Hicretin 20. Ayında Beni Kaynuka Yahudilerini kuşatma altına alır. 15 gün sonra kendi hükümlerine razı olarak savaşı Yahudiler kaybederler. Hz. Peygamber bütün erkekleri öldürür, kadın ve çocukları esir almayı emreder. Ancak bu emir uygu-lanmadan Hazrec eşrafından Abdullah b. Ubeyy b. Selul Hz. Peygamber’den onların serbest bırakılmasını istemiş ve Hz. Peygamber önce onu dinlemese de sonra “Allah on-lara ve onlarla beraber olana lanet etsin” diyerek Medine’den ihraç edilmemelerini em-retmiştir.  Bunun üzerine Yahudiler önce Şam’a, orada bir ay kadar kaldıktan sonra da hemen hepsi Ezriat’a gitmişlerdir.  
Müellif, Beni Kaynuka’nın akıbetini zikrettikten sonra antlaşmayı bozan diğer Ya-hudi kabilesi Beni Nadir ile ilgili gelişmelere değinmiştir.
b. Beni Nadir Yahudileri:
Beni Kaynuka Yahudilerinin aksine Beni Nadir Yahudileri Bedir Savaşına kadar Hz. Peygamber ve Müslümanlarla herhangi bir sürtüşme yaşamamıştır. “Beni Nadir Ya-hudileri, Bedir savaşından sonra, önce Beni Kaynukalıların sürülmesi ve daha sonra da kendi kabilelerinden Ka’b İbnu’l- Eşref’in öldürülmesi olaylarına çok kızmışlar, bir taraf-tan da içlerini korku kaplamıştır.”  Ka’b İbnu’l Eşref şiirleriyle Müslümanlara zarar ver-diğinden Hz. Peygamber onu öldürtmüştür. Daha sonra bul olaya şaşıran Yahudiler Ka’b’ın neden öldürüldüğünü sorarlar. Hz. Peygamber’in cevabı net olur: “Onun gibi yapanlar ve onun görüşünde olanlar (derhal) öldürülür, onun bize şiirleri vasıtasıyla zarar-ları ulaşmıştı.” Bunu üzerine çok korkan Yahudilerle Hz. Peygamber arasında antlaşma remle binti Harise’nin evinde yenilendi. Ancak daha sonra Bedir’den sonra, Ebu Suf-yan’a Medineli Müslümanlar ile ilgili haber uçurup antlaşmayı bozmuşlardır. Hicretin 3. Yılında meydana gelen Uhud savaşında Müslümanlara yardım etmemişlerdir, hâlbuki antlaşmanın ilk maddeleri buna yönelik idi. Daha önce zikredilen Muhayrık’ın kavmine Muhammed’e yardım edin, bırakın Cumartesi günü bahanesini, ifade eden sözleri burada tekrar nakledilir.  “Beni Nadir Yahudileri ile Müslümanlar arasındaki anlaşmanın bo-zulmasının elbette ki yegâne sebebi onların Uhud Savaş’ında Müslümanlara yardım et-memeleri değildir.”  Benu Amir kabilesinin diyetini ödeyebilmek için Hz. Peygamber Beni Nadir’den yardım talep etmiştir. Onlar bunu kabul ettiyseler de gizlice Hz. Pey-gamber’e suikast planı yapmışlardı. Huvey b. Ahtab yanındaki diğer Yahudilere şöyle demiştir: “Ey Yahudi milleti, Muhammed sayıları 10’u geçmeyen sahabesiyle yanınıza kadar geldi. Bundan daha iyi bir fırsat bulamazsınız. Onun için duvarın dibine oturduğu evin damından üzerine bir taş atarak onu öldürün. Çünkü onu, biri öldürülecek olursa, sahabesi dağılır gider. Onunla gelmiş olan Kuryşîler çeker haremlerine (yani Mekke’ye) gider, geriye de sizin müttefikleriniz olan Evs ve Hazrec kalır.” Allah Peygamberini korumuş ve Cebrail vasıtasıyla bunu ona bildirmiştir. Hz. Peygamber hiçbir şey demeden orayı terk edip Medine’ye geri gitmiştir. Ardından Hz. Peygamber Muhammed b. Mes-leme’yi elçi olarak gönderir ve onlara on gün içerisinde Medine’yi terk etmelerini emre-der. Hicrî 4. Yılda Müslümanlar onları 15 gün boğunca muhasara etmiş, sonra savaşı kaybedince Medine’den sürülmüşlerdir.


c. Beni Kureyza Yahudileri:
Beni Nadir rahat durmamış ve Müslümanlardan intikam alabilmek için çeşitli ittifak-larda bulunmuştur. Kureyş ve Gattafanlılar ittifaktan sonra bir de Beni Kureyza ile işbir-liği yapmaya çalışmışlardır. İlk başta Hz. Peygamberle antlaşmalarını bozmayan Beni Kureyza, Huvey b. Ahtab’ın şu sözü üzerine antlaşmalarını bozmuşlardır: “Başınıza bir hal gelirse, gelip sizin kalelerinize gireceğim ve akıbetinize ortak olacağım.”  Beni Ku-reyza’ya karşı üstün gelebilmek için Hz. Peygamber’in müthiş taktiğinden bahseder mü-ellif. Seleme b. Eşlem b. Hureyş el- Eşheli komutasında 200, Zeyd b. Harise komutasın-da ise 300 kişilik iki birliği Medine’yi korumakla görevlendirerek, onların aynı zamanda beni Kureyza Yahudilerinin mahallelerinde sabaha kadar tekdir getirerek dolaşmalarını istemiştir. Bu sayede psikolojik olarak sindirilmiş ve korkutulmuştur.” Daha sonra, bir başka stratejik üstünlük sağlayabilmek için Hz. Peygamber Gatafan kabilesinden olup Müslüman olan Nuaym b. Mes’ud’dan Gatafanlılarla Beni Kureyza’nın arasını açmasını istemiştir.
Genel olarak görülüyor ki, Medine’deki üç Yahudi kabilesi de baştaki barış dönemi hariç sürekli bir kıskançlık ve Müslümanlara karşı nefret dolu yaklaşım sergilemişlerdir. Ancak şu da görülüyor ki, Hz. Peygamber’in komutasındaki Müslüman orduları stratejik ve psikolojik olarak Yahudilere üstünlük sağlayıp, onların suikast girişimlerine, nifak sokma girişimlerine karşı birbirine düşmeyip, hemen, strateji yapmadan saldırmaktansa, Hz. Ebu Bekir’in örneği, öldürmektense sadece tokat atıp antlaşmayı hatırlatması, o za-manki Müslümanların erdemli tavrını göstermişlerdir. Daha sonraki ve özellikle de gü-nümüzdeki Müslümanlara baktığımızda böyle bir yaklaşım sergilemediklerini görmekte-yiz. Strateji son derece önemlidir. Bunu uygulamakla hem düşmanlar daha fazla korkar, hem de kendi saflarında huzuru temin etmiş olabilirsin.
Bunları zikrettikten sonra müellif, Medine dışındaki Yahudilerin durumunu da akta-rır. Bununla ilgili ilk önce Hayber Yahudileri zikredilir.
1. Hayber Yahudileri:
Hayberli Yahudiler Hendek savaşında Müslümanlara karşı tutum almışlar, savaşta güç kaybetmişlerdir. Müslümanlar Hayber’i muhasara altına almıştır. Hz. Muhammed birkaç defa sulh teklifi yapsa da Hayberliler bunu reddeder. Altıncı günde Hz. Ömer orduyu teftiş ederken bir Yahudi bulur. Tam onu öldürmek isterken kendisinin ailesinin canını bağışlanmasının karşılığından Hayber hakkında bilgi vereceğini söyler. Müslüman-ların bu bilgileri almaları onlara yardımcı olmuştur. Derken Hayber’de fethedildi ve “Hayber’in fethi ise İslam Devleti’ni tehdit eden Yahudi unsuru büyük ölçüde sindiril-miş ve mahsul için yapılan yarıcılık anlaşmasıyla da hazine için önemli bir gelir elde edilmiştir. Hayber de bir suikast girişiminde bulunulur. Haris’in kızı Zeyneb Hz. Pey-gamber’e zehirli et ikram eder. Ancak Hz. Peygamber bundan kurtulur. “Suikast girişimi bize göstermiştir ki, Yahudiler, Hz. Peygamber kendilerine ne kadar lütufkâr ve hoşgörü-lü davranırsa davransın ona hak ettiği karşılığı vermemişlerdir.”
Özellikle Hayber’in fethi olmak üzere bu sözü geçen fetihler Müslümanların emniye-tini sağlamak ve tehlikeleri bertaraf etmeye yönelik olmuştur. Hz. Peygamber sırf gani-met elde etmek için savaş açmamıştır. Aksine barışı sağlamak için elinden geleni yapmış-tır.

2. Fedek Yahudileri
Fedek’te bulunan Benu Sa’d’a, Hayberliler’e yardım teşebbüsünde bulundukları için Hz. Ali komutasında seriyye göndermiştir. Fedekliler Hayber’in fethi haberi aldıkların-dan korkularından kaçmışlardır.  Sonra Yuşa b. Nûn kabilesi için Hz. Muhammed ile antlaşma yapar. Hayber gibi Fedek de Hz. Ömer kendilerini oradan çıkarıncaya kadar Yahudilerin elinde kalmıştır.
3. Vâd’il- Kurâ Yahudileri:
Fedek’te olduğu gibi Hz. Peygamber bunlara da bir seriyye gönderir ve bir günlük muhasara  dan sonra antlaşma yaparak ele geçirirler.
4. Teyma Yahudileri:
Teyma Yahudileriyle yapılan sulh antlaşması muhtemelen Hicri 9. Yıldaydı, zira Te-bük’e gitmek için Teyma’dan geçme zorunluluğu vardı.  Burada Eyüp Baş antlaşma metnini vererek o zamanın diploması diline örnek vermekte: “Rahman ve Rahim olan Allah adıyla; Bu, Allah’ın Rasulü Muhammed’in beni Âdiyâya bir yazısıdır. Onları hi-maye etmek bizim vazifemiz, adam başına vergi (cizye) vermek ise onların vazifesidir. Tecavüz ve tehcir yoktur! (Bu anlaşmanın tesirinin) gece uzatsın ve gündüz kuvvetlen-dirsin”  Burada önemli olan husus, daha sonraları için önemli bir husus olan Cizye mese-lesidir. “Onların himayesi (zımme) bizim vazifemiz, cizye de onların vazifesi” denilmekle gayr-i Müslimlerin İslam topraklarında yaşayabilmelerinin tek şartı ortaya konmuş olu-yor.
5. Makna Yahudileri:
Hz. Peygamber Tebük’e kuvvetli bir Müslüman ordusuyla gelmesinden sonra, Mak-na Yahudileri gelip sulh yapmışlardır.  Yine Hz. Peygamber’in Maknalı Yahudilerle yaptığı antlaşma hoşgörülü davranmaya bir emsal teşkil ediyordu. Hz. Peygamber onlara yanlarında silah bulundurmayı dahi müsaade ediyordu. Bunun en büyük sebeplerden biride, Eyüp Baş’ın ifade ettiği üzere, etrafta güçlü Yahudilerin kalmamasındadır.

6. Eyle Yahudileri:
Eyle Yahudilerle münasebet Tebük gazvesinde başlamıştır. “Eyle Yahudileriyle 300 dinar üzerinden anlaşma yapılmıştır.  Hz. Peygamber’ beyaz bir elbise ile beyaz bir ka-tır  getiren Yuhanna b. Ru’be, bölgelerinden geçen Müslüman yolcuları düşmanlarına karşı korumayı ve savunmayı da kabul etmiştir.  
7. Cerbâ ve Ezruh Yahudileri:
Eyle Yahudilerle aynı zamanda anlaşma yapıldığı rivayet edilir
8. Yemen Yahudileri:
Buradaki Yahudilerin sayısı ve durumu ile ilgili net bir bilgiye rastlamanın zor oldu-ğunu belirtir müellif. Hz. Peygamber Muaz. Cebel’i Yemen’e anlamlı şu sözleriyle gön-dermiştir: “Sen Kitap ehli bir kavme gidiyorsun. Onları Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim O’nun Resulü olduğuma şehadet etmeye çağır. Şayet onlar buna itaat ederler-se, onlara, Allah’ın kendilerine her gün ve gecede beş vakit farz kıldığını bildir. Şayet onlar buna da itaat ederlerse Allah’ın mallarından sadaka vermeyi farz kıldığını da bildir. Şayet buna da itaat ederlerse sen onu onların zenginlerinden alır, fakirlerine verirsin, böylece insanların malını korursun.”  Müslümanlar olmayanlardan da cizye alınmıştır
Bütün bu zikredilen rivayet ve davranış biçimlerinden anlıyoruz ki, Hz. Peygamber Medine içinden olsun, dışından olsun Yahudilerle hemen savaşmamış, onların bir kısmı, bazı kabileleri hata yaptı diye hepsine bir davranmamış, aksine hepsine sulh teklifinde bulunmuş ve mektuplar göndermiştir. Ayrıca “La ikrahe fi’d-Din” “Dinde zorluk yok-tur” ayetin mucibince Hz. Peygamber Yahudileri hiçbir zaman Müslüman olmaya zorla-mamıştır. Eyüp Baş’ın zikrettiği rivayetler de bunu delillendirmektedir. Zira İslam’ın temel düstürüdür, “Zulüm ile abad olunmaz”. Dolasıyla İslam dini tebliğ edilir, kabul etmeyen ise eğer İslam devletinde yaşamak istiyorsa, cizye karşılığı İslam devletinde huzur ve eman içerisinde yaşayabilir. Bu Hz. Peygamberin uygulamış olduğu devlet poli-tikasıdır ve İslam’ın temel şiarlarındandır.

II. Bölüm:
İSLAM’IN İLK DÖNEMİNDE MÜSLÜMAN-YAHUDİLİK İLİŞKİLERİ
 Eyüp Baş bu konuyu tek tek halifeler dönemindeki ilişkileri ele alıp inceleme konu-sunda eldeki materyaller sebebiyle bu konuyu bölgeleri ele alarak inceleyeceğini ifade etmektedir.
A. Kuzey Arabistan’da bulunan Yahudilerle İlişkiler:
Hz. Peygamber’den sonra Hz. Ebu Bekir Müslümanların ilk halifesi olarak devlet re-isi konumuna gelmiştir. İki yıllık hilafetinde özellikle iç huzuru tesis etmiştir. Daha sonra Hz. Ömer’le birlikte ilerleyen fetihlerle birlikte birçok gayr-i Müslim ile ilişki ve münase-betlere girilmiştir Örneğin Şam’ın fethinden sonra Ebu Ubeyde b. El-Cerrah’ın bölge halkıyla yaptığı anlaşma maddelerinde: “Kilise ve havralar yıkılmayacaktır, yeniden kili-se ve havra inşa edilmeyecektir”
Burada da görülmektedir ki Kilise ve havraların yıkılmaması şartı vardır, ancak yeni kilise ve havra inşa edilmesi gayr-i Müslim nüfusunun ve nüfuzunun artacağı anlamına gelebileceğinden bu yasaklanmıştır. Zira dinî cemaatlerin toplanma yerleri, onların bir araya gelip en iyi şekilde örgütlenebileceği yerlerdir. Nesiller geçtikçe eğer yeni mabetler inşa edilmezse, zamanla eskilerde yıkılmaya maruz kalır ve böylelikle mabedin değeri de düşer. Kanaatimizce bundan mütevellit eski mabetler yıkılmasa da yenilerin yapılmaması siyasî nedenlerden dolayıdır. Aksi takdirde dinen başka din mensupların mabet açma istekleri onların en doğal hakları. Müslümanların üzerine vazife olan onların hidayete ermeleri için dua ve tebliğ etmeleri. Ancak hidayet ve kalplerin anahtarı Allah’ın elinde-dir. Mabet inşasını yasaklamakla dinî bir hamlede değil, siyasî bir hamlede bulunulmuş olunur. Bunda dolayı bu tarihi süreçlerde yapılanlara dikkatlice bakmak gerekir. Yapılan siyasî mi yoksa dinî mi, bunu bilip ayırt edebilirsek, bu hem tarihimizi hem de dinimizi daha net anlamamıza yardımcı olacağına inanmaktayız.
Tekrar Eyüp Baş’ın yer verdiği ifadelere dönecek olursak, müellif Hz. Ömer döne-minde fethedilen Kudüs ile yapılan anlaşmayı örnek göstererek onlara can ve mal doku-nulmazlığın verildiğini söyler. Bu vatandaş hakları için son derece önemli bir şeydir. 7 Haziran 1099 yılında kadar Müslüman hâkimiyeti altında olan Kudüs Haçlı Seferler çer-çevesinde ele geçirilmiştir. Hz. Ömer’in 638’de sağladığı o hoşgörüden eser yoktu. Bu konuda Haçlı ordular müteşeddid ve acımasızdı.
B. Hicaz Bölgesinde Bulunan Yahudilerle İlişkiler:
Bu bölgenin başlıca şehirleri Mekke, Medine, Taif ve Hayber’dir. Hz. Peygamber burada bulunan Hayber, Vadi’l Kura ve Fedek Yahudilerle anlaşma yapmıştı. Ancak Hz. Ömer döneminde Hicaz bölgesindeki bütün Yahudi ve Hıristiyanlar Hicaz bölgesinden çıkarılmıştır. Müellif bunun dinî sebebin yanında, Hz. Peygamber’in hadisi yanında bir takım başka sebeplerinde olabileceğini söylemekte. Buna göre Belazuri’nin  naklettiğine göre, Hayber Yahudileri arasında veba salgını Yakut el Hame’vi’nin  riayetine göre zina ve fuhuş çok yaygındı. Yine bir başka rivayette de Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’a suikast girişimde bulunulduğu aktarılır. Dinî sebep olarak Hz. Peygamberin irtihalinden önce şu hadisi delil gösterilir: “Arap yarımadasında iki din bir arada bulunamaz.”  “Yahudileri ve Hıristiyanları Arap yarımadasından muhakkak çıkaracağım, ta ki orada yalnızca Müs-lümanları bırakacağım”

Ancak şunu ifade etmemiz gerekir ki, zikredilen ahlakî, sağlık ve nizam açısından sebeplerden hiçbiri Hz. Peygamber’in uygulamış olduğu barış anlaşmasının önüne geç-meye vesile olacak kadar tutarlı değildir. Zira veba hastalığıyla ilgili Hz. Ömer’in de içe-risinde bulunduğu bir rivayet vardır, yani veba hastalığı sadece oradaki Yahudilere mün-hasır değildir. Ahlakî sebeplere gelince, diğer Arap kabileleri arasında da zina ve fuhuş var idi, eğer bu ölçüt ise, o zaman diğer Arap kabileleri de ihraç edilmeliydiler. Burada siyasî nedenlerden dolayı ihraç edildikleri daha muhtemeldir, zira sürekli büyümekte olan İslam topraklarında huzuru tesis etmek için muhtemel tehlikeleri bertaraf etmek devlet yönetimi açısından daha iyidir. Ayrıca Yahudilerin arsalarını ele geçirmekle eko-nomik olarak da avantajlı konuma düşmüştür Müslümanlar. Kanaatimizce Hz. Peygam-ber’in irad buyurduğu hadisle ilgili onun bunu hangi sebeplerden ötürü, ona ne bildirildi ki o bu cevabı verdi diyerekten iyi anlamaya çalışmak ve doğru yorumlamak gerekir. Zira hadislerde, özellikle hüküm çıkarma aşamasında bir hadisin hangi sıfatla irat buyuruldu-ğu konusu son derece elzemdir. Devlet reisi sıfatı ile mi, dini lider sıfatı ile mi yoksa her-hangi bir başka niyette mi söylendi usul açısından önemlidir.

C. Güney Arabistan’da Bulunan Yahudilerle İlişkiler:


Yemen bölgesinde Yahudilerin durumu ile net bir bilgi olmadığını bildiren müellif, “bu bölge de İslam dininin yayılması sırasında Yahudilerin herhangi bir mukavemeti” olmadığını söylemiştir.

D. Arap Yarımadası Dışındaki Yahudilerle İlişkiler:

Hz. Ebu Bekir döneminde iç huzur sağlanırken, “Hz. Ömer dönemi ve Hz. Os-man’ın hilafetinin ilk altı yılında kuzeyde Azerbaycan (H. 22/644)  topraklarına kadar dayanılmış, Afrika’nın kuzeyinde ise Mısır (H. 20/641) , Berka (H. 22/643)  ve İsken-deriye (H. 21/641) fethedilmiş; ayrıca İran’ın doğu taraflarının büyük bir kısmı da İslam devletinin hâkimiyeti altına alınmıştır.”  Ancak bu konuyla ilgili kaynaklarda net bilgile-rin olmadığını söyler müellif. Bu bölümün sonunda, üçüncü bölüme geçmeden evvel şu sözlere yer vermektedir: “Son olarak Yahudilerin, Raşid halifeler devrinde Arap yarıma-dası dışında ele geçirilen bölgelerde İslam devletinin gayr-i Müslimlere tanıdığı can, mal ve din güvencesinden cizye karşılığı istifade ettiklerini belirtmek istiyoruz.”

III. Bölüm:

İSLAM’IN İLK DÖNEMİNDE YAHUDİLERİN STATÜLERİ

Yahudilerin İslam devletindeki sosyal ve kültürel, siyasî, ekonomik olmak üzere üç başlık altında ele alınır.
Müellif genel olarak Müslümanların gayri Müslimlerle nasıl davranması gerektiğini ifade eden ayet-i kerimeyi zikrederek İslam’ın temel düsturunu ortaya koyar: “Allah hu-susunda sizinle savaşmayan, sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onla-ra sosyal yardımlardan nasip ayırmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah başkalarına nasip ayıran adil kimseleri sever.” Müslümanlar ancak mecbur kaldıklarında savaşırlar. Ciddi bir tehlike olmaksızın savaşmaya müsaade verilmez. Daha sonra müellif İslam devletin tebaasını ve gayr-i Müslim halkın farklı tasnifini sunmakta. Ona göre İslam devletin te-baası “İslam devletinin dayandığı prensiplere inanan kesim ki bunlar Müslümanlardır”, ve “Bu prensiplere inanmayan kesim ki, bunlar gayr-i Müslimlerdir.  “İslam Hukuku, gayr-i Müslim halkı da üç gruba ayırır”  Bunlar “barış ya da anlaşma yoluyla İslam dev-letinin himayesine girenler”, “Savaşta yeni düşenler yani ülkeleri savaş yoluyla fethedi-lenler”, ve “Savaş ya da barış yoluyla değil bir başka yolla İslam davetine katılanlar.”
İslam devleti gayr-i Müslimlere ZİMMET statüsü tanımaktadır. Ehl-i Zimmet olan-lara vatandaşlık hakları verilmekte. “Zimmet akdi ile Müslümanların lehine olan şeyler zımnilerin de lehine, Müslümanların aleyhine olan şeyler onların da aleyhine olmuştur.”

A. Sosyal ve Kültürel Statüleri

Hz. Peygamber ve Raşid halifeler döneminde sosyal statü bakımından ayrımcılık yapılmamıştır. ”İslam devletinde sosyal yardımlaşmalara o kadar çok önem verilmiş ki, zımmîlerden hastalık, sakatlık veya bir musibet dolayısıyla fakir düşen kimselerden cizye vergisi kaldırılmıştır.” Bu konuyla ilgili önemli bir rivayet aktarır müellif. Hz. Ömer ama bir gayr-i Müslim görür ve ona halini sorar. Yahudi adam “Cizye istenmesi, ihtiyaç ve yaşlılıktan” dolayı kötü durumda olduğunu söyler. Bunun üzerine Hz. Ömer Beytü’l Mal hazinedarına götürür ve der ki: “Bu ve bunun gibilerine bakınız, onun gençliğini biz ye-dik (cizyesini aldık). Sonra onu bu durumda kurtarmamışsak ona acımamışız demektir. Sadaka ancak fakirlere ve düşkünlere verilir. Bu da ehl-i kitap düşkünlerindendir”, ar-dından cizyenin alınmamasına ve onun yerine ona sadaka verilmesini emretmiştir.
Bu rivayetin değerlendirmesini Eyüp Baş şöyle yapmakta: “Bu örnekten anlaşıldığı-na göre zimmet akdinin amacı, İslam devletiyle anlaşma yapan gayr-i Müslimlerden ciz-ye alarak mal tahsil etmek değildir. Aksine, gayr-i Müslimlerin Müslümanlarla bir arada yaşamalarını sağlayıp onların İslam dininin esaslarını daha yakından görmelerini ve böy-lece İslam dinini kabul etmelerinin kolaylaştırmaktır.”
Ancak burada eşit standartlarla hükmedildiği denilse de bazı meselelerde gayr-i Müslimler Müslüman gibi hak sahibi değildir. Mesela mahkemede Müslümanın aleyhin-de şahitliği kabul edilmezdi. Bununla ilgili Ebu Davud’un Sünen mecmuasında geçen şu hadis “Onları alçaltın, üstün kılmayın…” ve bu hadise göre yapılan uygulamalar örnek gösterilebilir. Buna göre “Kitap ehli zımmîlerin eğerli ata binmelerine izin verilmez, an-cak onlar “ukkaf” denilen bir eğerle binebilirler. Ancak ukkaf denilen ön ve arka kaşla-rında nar motifi bulunan eğerse bindirilmelerinin sebebi Müslümanlara benzemelerini önlemektir. Çünkü Müslümanlara benzemede üstünlük vardır.”

B. Siyasî Statüleri:

Gayr-i Müslimlerin devlet başkanlığı, ordu komutanlığı ve hâkimlik gibi görevleri almaları mümkün değildir. Zira bu makamlar için ehliyet gerekir, Müslüman olmak ve belirli başka özellikler de taşımak gerekir.

C. Ekonomik Statüleri:

Yahudiler İslam öncesinde de İslam devletinde de ekonomik faaliyetlerini ve etkin olmalarını sürdürmüşlerdir. Ancak İslam devletinde faizin haram olduğundan bu konuda onlara bir sınırlama getirilmiştir. “Gayr-i Müslimlere iş, sanat, ticaret, ziraat ve diğer bü-tün meslek dallarının kapıları açık tutulmuştur.”  Ayrıca Yahudilerin mülkiyetlerine zorla el koyma da yasaklanmıştır.
Genel olarak İslam’ın ve Kur’an’ın özellikle şu beş şeyin muhafaza edilmesini ön gö-rür ve bunu bir devlet reisi-hükümeti muhakkak sağlaması gerekir: can, akıl, din, mal ve nesil, bu beş usul muhakkak ama muhakkak korunması gerekir. Bu çerçevede genel ola-rak ne kadar olumlu veya olumsuz davranılsa da (tarih boyunca) onları bu beş hususta daima emniyet altında oldukları istisnalar dışında sabittir. Ancak vergi (Zekât) konusun-da farklılık vardır. Müslümanlardan %2,5 alınırken Zimmilerden % 5 alınırdı. Bunun nedeni de hukukçulara göre Müslümanlar cihada çıktıklarından ticaret zimmilere kalır ve bundan dolayı durumları daha iyi olduğundan farklı oranlardan zekât (vergi) verilir.  

Sonuç/Değerlendirme:

Genel olarak şunu ifade etmek istiyoruz ki, Yahudi ve Hıristiyanlarla ilgili yapılan çalışmalar ve araştırmalarda İslam âleminde genelde siyasî tarih ele alınmakta. Bunun da çok önemli olmasının yanında dinî olarak İslam’ın ilk dönemlerinde Yahudi ve Hıristi-yan teolojisi nasıldı, hangi dogmalara, inanç esaslarına sahiptiler sorusu ehemmiyet taşır. Dönemin Yahudileri Kur’an’da bahsedilen Yahudilerin özelliklerini taşıyan Yahudiler miydi yoksa araplaştıklarından farklı kültür ve uygulama biçimine sahip olan Yahudiler kategorisinde mi değerlendirilmeliydi. Yani genel olarak din- teoloji ağırlıklı veya siyasî dengeler gözetilmeksizin kişisel ve kültürel ilişki ve serüven nasıldı, bununla ilgili hem bu eserde olsun, hem de genel olarak İslam âleminde bu konuyla ilgili bir yaklaşım sergile-nerek araştırma yapılmış değildir (çok nadirdir). Bunu aslında genel olarak İslam Tarihi çalışmaları için de söylememiz mümkündür. Genellikle İslam Tarihi’nden çok aslında Arap tarihinden bahsedilir, savaş, siyasî dengeler vs. Gerçekten kültürel ve dinî olaylar net bir şekilde ifade edilmez. Tabi ki siyasî nedenler önemli ve tarihe yön belirleyen ham-leler ve olaylar olmuştur, ancak siyasî nedenlere takılarak o zamanda yaşanan her şeyi buna bağlamak doğru olmayacaktır. Böyle yapmakla, olaya salt siyasî yaklaşmakla bazı önemli bilgiler, yine siyasî nedenlerden dolayı tarihten silinir ve siyasî dengelere uygun bir tarih yazılır. Nitekim sadece bu örnekte değil, genel olarak dünya tarihinde bu böyle uygulanmıştır. Sonuç olarak kaynaklardaki bilgilerden yola çıkarak Müslüman Yahudilik ilişkisini en iyi şekilde aydınlatmaya çalışana Eyüp Baş da şu ifadeler yer vermektedir (buna benzer ifadeleri eseri boyunca birkaç kez tekrarlamıştır): “Araştırmamız boyunca karşılaştığımız sıkıntı daha önce de ifade ettiğimiz gibi ilk devir İslam tarihi kaynaklarının fetihleri sadece askerî harekât ve bu esnâda gösterilen kahramanlıklar olarak ele alması-dır. Fetihten önce ve sonra bu yerlerin, sosyo- kültürel, siyasî, iktisadî ve dinî durumu hakkında objektif değerlendirmeler, şayet yapılmış olsaydı, bizler bugün araştırdığımız konuları daha rahat ve detaylı bir şekilde ortaya koyup, değerlendirme imkânına sahip olacaktık.”

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

Samuel Noah Kramer "Tarih Sümerde Başlar" Kitap Özeti

Samuel Noah Kramer "Tarih Sümerde Başlar" Kitap Özeti

DEVAMI

Kısa Dünya Tarihi

Dünya Halkların ve Dinlerin Kısa Tarihi

DEVAMI

Videolar

  • Nuh Arslantaş: Mustafa Öztürk'le Din ve Hayat: Kur'an'da Yahudilik (Kanal 24 - 27.09.2014)
  • Kinder über den Islam - Ammar und Umeyr
  • Die Spaltung der Umma (Siffin-Tahkim)

Foto Galeri

<p>Yeni Ti-Entertainment.com hakkındaki görüşünüz?</p>