Ti-Entertainment

Bernard Lewis, "Çatışan Kültürler" Dinler Tarihi

Bernard Lewis,

Bernard Lewis
ÇATIŞAN KÜLTÜRLER- Keşifler Çağında Hıristiyanlar, Müslümanlar ve Yahudiler


İslam ve Yahudilik İlişkileri Dersi
Prof. Dr. İsmail Taşpınar
Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi - Dinler Tarihi Yüksek Lisans


Önsöz:

Bernard Lewis, “Çatışan kültürler” isimli çalışmasında Ortadoğu’nun ve özellikle İslam-Hıristiyanlık ve Yahudilik polemiğin tarihi izini sürmeye çalışmıştır. Üç kültürün, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi kültürlerinin, tarihin belli bir anında çatışmasını, fetihle-rin beraberinde getirdiği olumlu ve olumsuz yönlerini genel manada 3 ana başlık çerçeve-sinde ele almıştır. Fetih, Ülkeden Çıkarma ve Keşif olarak isimlendirdiği konu başlıkları altında özellikle Hıristiyan devlet yönetimi ile Müslüman devlet yönetimini, bu iki dinin birbirine bakışı ve özellikle yüzyıllardır çatışmalarının sebebine değinmektedir. Lewis’in 3 ana bölümde ele aldığı kültürlerin çatışma nedenleri, birbirinden kopuk değildir, aksine birbirini tamamlar mahiyettedir.  Yazar mukayeseli olarak üç dinin birbirine bakışını ve genel olarak kültürünü ana hatlarıyla aydınlatmaya gayret etmiştir.
Bu çalışma olayları özellikle 1492 yılından itibaren ele alır. Bu yılda sadece Ame-rika’nın keşfi değil, “Reconquista” denilen, Hıristiyanların İspanya’yı tekrar Müslüman-ların elinden alınışın yıldönümüdür. Bu iki olaydan yola çıkarak Batı Avrupa’nın nasıl ilerlediğini ve yayıldığını anlatırken, İslam alemindeki gelişmelere ve Yahudilerin duru-muna da değinmektedir. 

Biz bu çalışmamızda Bernard Lewis’in adı geçen eserde dile getirdiği temel fikirleri ana hatlarıyla sunmaya çalıştık. Muhtelif yerlerde ek bilgiler ve bazen değerlendirmeler-de bulunduk. 

 

Birinci Bölüm:
 FETİH

1492 tarihi Amerika ve Avrupada tarih kitaplarında, “Yeni kıtanın”- Amerika’nın Kolomb tarafından keşfi zikredilir. Aslında Kolomb ’un Amerika’ya adım atması “beyaz adamın batı yarım adasına ayak basmasının ve yeni bir çağın başlamasının” başlangıcı olması hasebiyle son derece önemli bir dönüm noktası, bir mihenk taşı olmuştur. Zira Lewis’in ifadesiyle modern dünyaya geçişi başlatan olaylar zincirlerin ilklerinden, belki de ilkiydi.  Lewis eserin daha başından konunun önemini şu şekilde ifade ediyor: “Beyaz adamın gelişi çeşitli eski uygarlıkları yıkarken, pek de yeni bir uygarlığın yaratılmasını getirmiş sayılmaz” 
Konuyu daha net anlayabilmek için vakıayı kısaca özet geçmekte fayda vardır. Amerika’nın keşfi aslında sadece bir fetih değildi. Kolomb ve adamları Hindistan’a gi-diyoruz diye yola çıktıkları uzun gemi seyahati sonucunda Amerika’ya ulaştılar. Oraya ayak basar basmaz oranın müthiş yer altı kaynaklarına, altın ve gümüşe sahip olduğunu gördüler. Bu toprakların sanki o meşhur “El Dorado” yani altınla dolup taşan şehir oldu-ğunu hayal edip gözlerini bir hırs kapladı.  Takviye ekiple oraya gelen sözde “kâşifler” oranın yerli halkına savaş açtı ve oradaki güçlü ve köklü medeniyetin kökünü kazıdı. Askerler, kendilerini şaşkınlıkla ve bir o kadar da misafirperverlikle karşılayan yerlilere bu sefer silahla gelmiş ve tanrı namına savaş açmıştı.  Bundan dolayıdır ki Lewis burada “fetih” kelimesinin kullanılmasının tam doğru olmayacağını ifade ediyor. “Fetih sözcüğü hem yanıltıcı hem de küçültücüydü” .
“Batı yarıküresi beyaz adamın gelip fetih ve sömürüye girişmesinden önce yerinde duruyordu”  Yazar bu cümleyle aslında bir öz eleştiride bulunuyor. Yapılan zulmü ve haksızlığı görmemek mümkün değildir. Hatta fetih kelimesinin kullanılmasının yanında kutlamalar yapılması, o topraklara verilen isim kadar yanlış ve bir o kadar da uygunsuz-dur.
Yukarıda zikrettiğimiz gibi, Kolomb Amerika’yı keşfetmek için yola çıkmamıştı. Onun amacı Hindistan’a gitmekti. O zamanda okyanusun diğer tarafına gitmek intihar etmekti. Zira kilisenin anlayışına göre dünya yuvarlak değil, düz idi ve okyanusun öte-sinde bir boşluk vardı. Yani oraya giden uzayda veya herhangi bir yerde boşluğa düşe-cekti.
Lewis bu bölümün devamında Amerika’ya verilen isim hakkında bilgi vermekte-dir. “Amerigo Vespucci adlı bir haritacı vardı ve bu daha önceden Atlas Okyanus’un karşı yakasındaki toprakların, Avrupalıların sandığı gibi Asya değil” , farklı bir yer oldu-ğuna dair ciddi bir keşifte bulunmuş ve bundan dolayı ilk adının biraz farklı telaffuzu, daha sonra yazılışı ile bu kıtaya adını vermişti. Burada Lewis’in eleştirişi varlığı çok daha eskilere dayanan, koskoca bir uygarlığa sahip olan o topraklara ve insanlara daha yeni keşfetmiş birisinin isminin verilmesi “bir kutlama vesilesi değil, olsa olsa mağdurlar açı-sından bir matem ve herhangi bir biçimde suçun failleriyle özdeşleştirilecek kimseler açı-sından bir pişmanlık ve dövünme vesilesi olduğu” yönündedir.
Bu bağlamda Kolomb da sadece kahraman olarak değil, bu suçun ve ayıbın başla-tıcısı olarak da anılmalı. Nitekim Lewis bunu yapmakta. “Zaman zaman Hun önderi Atilla, Cengiz Han ve Adolf Hitler’in”,  bunlar Batı da her daim olumsuz liderler olarak anılırlar, “en az hoşa gidebilecek özelliklerinin ve belki de lezzet katsın diye Al Capo-ne’den bir tutamın katıldığı bir bileşim olarak çıkmakta” . Burada Kolomb 15. yüzyıldan başlayarak hızlıca ilerleyen ve bütün dünyayı Avrupa’nın yörüngesine sokan Batı Avru-pa ve zihniyetinin yayılmasının gerçek bir temsilcisi gibi lanse edilmekte. Avrupalılar birçok yerde çatışmaya ve hegemonyasını manifeste etme yoluna girmiştir. “Avrupalılar, fetih, koloni kurma ve iskâna açma yoluyla, Kuzey Amerika’da İngilizce ve Fransızca konuşan toplumları, Sibirya olarak bilinen Kuzey Asya’da bir Rus toplumu yaratmayı başardılar”.  Burada yarattı kelimesi isabetli olmuş, zira buradaki amaç ve niyeti en net şekilde ortaya koymakta. Avrupalılar kendi ideallerine ve kendi inanç ve kültürlerine göre istila ettiler, sömürdüler. O halka kendi dil, kültür ve dinini empoze etmekle beraber bunu din, tanrı adına yaptılar. Lewis bunu kitabın giriş kısmında zaten zikretmekte ve Hıristiyanların Endülüs’ü ele geçirdikten sonra Yahudilerin oradan kaçmasını örnek gös-termektedir.
Hıristiyanların özellikle İspanya fethi ve genel olarak Haçlı Seferlerindeki (daha sonra 19.yy’da sömürü politikalarında) bu anlayışları, insanlara adeta kendi benliklerini yaşamalarını yasaklıyordu. Bir kişinin veya toplumun dilini alırsan kültürünü ve iradesini almış olursun. Dolayısıyla dinini de almış olup o insanı kimliksiz bırakmış olursun. İrade beyanı ancak kendini ifade etmekle olur, kendini ifade edemeyip iradesi olmayanın aklı hür değildir. Aklı hür olmayan köle olmaya mahkûmdur. Köle ruhlu ve zihniyetli insanla-rın oluşturduğu bir toplumda da terakki söz konusu olamaz. Bundan dolayıdır ki, sömü-rü altında kalan ülkeler, özellikle Afrika kıtasının neredeyse bütünü geri kalmış ülkeler-den oluşur.
İşte Lewis bu yayılmaya gayri ahlakî demektedir : “Modern düşünceye aşinalığı olanlar Batı Avrupa’nın bu yayılmasında özel bir ahlakî kusur bulunduğunu bilecekler-dir.”  Avrupalılar sömüremedikleri ülke ve uygarlıklarla çatışmaya girdiler. Toplam 5 uygarlık, ikisi Batı Yarıküre ’de ve üçü, Çin Hindistan ve İslamiyet’in oluşturduğu  Do-ğu Yarımküre ’dedir. Avrupalıların Amerika’yı keşfetmeleri onların “Conquistadores” (yani yeni bir dünyanın fatihleri) ruhuna ve düsturuna sahip olmalarındandır.  Lewis’in ifadelerine göre genel olarak Batı’da 1492 yılı “Annus Mirabilis” – şaşırtıcı olaylar yılı- olarak isimlendirilirdi. Bu yılda Amerika’nın keşfinin yanında, yaklaşık 800 yıldır Müs-lümanların elinde olan İspanya Katolik hükümdarlar Fernandes ile İsabel’in birleşik or-duları, birlikte İslam medeniyetinin yumağı olan İspanya’yı, en son olarak Müslümanla-rın oradaki son kalesi Gırnatayı da alarak ele geçirmiştir. Bu fetih, 1492 yılında vukuu bulan olayların ilki ve en önemlisiydi. Lewis “Bu olmadan ne ikincisi ne de üçüncüsü olabilirdi.” der.
Avrupalıların Hindistan ve Çin’le karşılaşmaları İslam’la karşılaşmaları gibi değildi. İslam’la daha haşır neşirdi Hıristiyanlar. Aynısı Müslümanlar içinde geçerliydi. Aslında birbirlerinin hakkında belirli bilgilere sahiptirler. Bunun nedeni şüphesiz Sadr-ı İslam’da İslam topraklarının hızla yayılması ve halkının neredeyse tamamının Hıristiyan olduğu ülkelerin fethedilmesinden kaynaklanan bir durumdu. Bu çerçevede hem Müslümanlar Hıristiyanlar hakkında, Hıristiyanlar da Müslümanlar hakkında fikir sahibi oldular. Zira Müslüman hükümdarlar Batı’nın meseleye yaklaştığı gibi kimseyi din değiştirmeye zor-lamıyordu. Hindistan ile Çin’in İslamiyet’le özellikle ayrıştığı ve Hıristiyanlar içinde farklılık arz ettiği en önemli husus, Çin ve Hindistan’ının ülke, İslamiyet’in ise din olu-şudur. Sadece “bir” din oluşu değil. İslam’ın da Hıristiyanlar gibi evrensellik iddiası, tevella ve teberru fikri, misyon şuuru olduğundan birbirlerine rakip gibiydi. “Etnik temel-de tanımlanmış ve coğrafî temelde sınırlanmış bu uygarlıkların tersine İslam, inançları, kendini anlayış biçimi ve emelleri bakımından ilke olarak evrenseldi” . Lewis’in bu iba-relerin devamında işaret ettiği konu aslında Müslümanların kendilerini yeryüzünde Al-lah’ın halifesi, risaletin ve vahyin taşıyıcıları olarak gördükleri ve bu bağlamda cihadı bir görev bilip daima ila-i kelimetullah için uğraşan neferler olmaları Hıristiyanlar için en büyük tehdit ve korku olmasıydı. Bu bağlamda aslında Lewis’e göre Hıristiyanlığı andı-rıyordu. Lewis Hıristiyanların aslında neden Müslümanlarla savaşmak istediğini daha net bir şekilde ifade ediyor: “Orta Çağın sonuna değin Müslümanlar özlemlerini pratikte hayata geçirme konusunda Hıristiyanlar’a oranla oldukça ileri bir noktaya varmışlardı. Hıristiyanlık ise evrenselci hedef ve iddialarına karşın temelde Avrupa dini olarak kalmış-tı, giriştiği kutsal savaşlar, yani Haçlı Seferler bile Hıristiyan topraklarını savunmaya ya da geri almaya yönelikti.” Müslümanlardaki cihat anlayışının Hıristiyanlardaki karşılığı “sacrum bellum” olarak ifade edilir. Ayrıca Hıristiyanlar Müslümanlar kadar üç kıtaya yayılmış ve güçlü bir ümmet birliği kurmuş değildi. Ayrıca İslam âleminde bir nevi koz-mopolit bir yapı hâkimdi: “Beyaz, siyah, esmer ve sarı tenli insanları kapsıyordu” . Bundan da öte Avrupa daha  “Karanlık Ortacağ”ını yaşarken, İslam medeniyeti altın çağının tam ortasındaydı. Bu bakımdan aslında “Hz Muhammed’in 7. Yüzyılda Arabis-tan’da peygamber olmasından ve izleyicilerinin Akdeniz dünyasına doğru yayılmasından beri İslamiyet Hıristiyan âleminin komşusu, rakibi ve çoğu zaman düşmanıydı”  Hızla bir büyümekte olan ve gelişen, ilim yurdu olan İslam toprakları Hıristiyan âlemini gölgesi altında bırakıyordu. Lewis Ortaçağı “atlatabilmiş iki misyonerlik dini olan Hıristiyanlık ve İslamiyet, haklı olarak birbirini başlıca rakip olarak gördü” demektedir. Ancak bura-da şunu söylemekte fayda var. Hıristiyanlık Ortaçağı Müslümanlar gibi atlatmamıştı. 16. ve 17. Yüzyıldan sonra, Rönesans, Hümanizm gibi akımların oluşmasıyla güç ve ihtişa-mını kaybetmiş, halk kilisenin hegemonyasından kurtulmanın ferahlığıyla aklın değerini yeniden keşfetmişti. Nitekim bunun yankılarını daha sonra 19. yy’da Nietzsche’nin meş-hur “tanrı ölmüştür” sözünde formülleştirilmiş olarak görmekteyiz.
Misyonerlik faaliyeti ve ticaret yolculuklarına değinen Lewis bunu şu şekilde ifade eder: “Müslümanlıkla karşı karşıya kalan Ortaçağ Hıristiyan Avrupa’sında belki bunların ikisinden de daha zorlayıcı olan üçüncü bir dürtü vardı. Korku.” Bu korkunun Lewis, 7. Yy’da İslamin ortaya çıkmasıyla 1683 yılındaki 2. Viyana Kuşatması arasında baskın olduğunu söylemiştir. “İlk islamî yayılma büyük ölçüde Hıristiyanların zararına gelişti: Suriye, Filistin, Mısır ve Kuzey Afrika bütünüyle Hıristiyan ülkelerdi” . Lewis’e göre bu iki din ve uygarlığın ilişkilerinin dönüm noktası 2. Viyana kuşatmasıdır.
Lewis Ortaçağ’da henüz emekleme döneminde olan Hıristiyan medeniyetinin  ilim irfan yurdu olan İslam dünyasının takip ettiği ve benimsediği dini anlamak için büyük çaba sarf ettiğini söylemekte. Bu tutumdaki asıl gayenin rakibinin dinini çürütmek ve kendi cemaatlerini korumak, yani üstün kılmanın olduğunu söyler (s.6). İnsanların bölük bölük İslam’ı kabul etmeleri, Müslüman hükümdarlarının gayri Müslimlere karşı hoş gö-rülü olmaları ve İslam âleminde insanların büyük çoğunlukla huzur dolu bir arada yaşa-maları öte yandan ise Hıristiyanların veba, açlık, cehalet ve iç savaşlarla uğraşmaları bu isteklerini destekleyen faktörlerden sadece bir kaçı.
Devamında Lewis o zamandaki Müslüman edebiyatına ve özellikle batıya karşı bakış açısına değinmekte. Müslümanların dünyaya bakışının en genel anlamda şöyle ol-duğunu ifade eder: “Dünya, Müslüman inancının ve hukukunun hüküm sürdüğü daru’l İslam ve bunların var olmadığı darü’l harp olmak üzere ikiye ayrılmıştı.”  Yani burada Lewis cihada teşvik eden dünya görüşünü ortaya seriyordu. Amaç, kelimetullah’ı darü’l harbe götürmekti. Bu da Hıristiyanlar için büyük tehdit arz ediyordu. Lewis net bir şe-kilde İslam ve Hıristiyanlık arasında kaçınılmaz bir düşmanlığın bulunduğu söylemekte. Bunun nedeni de, zannedildiği gibi birbirini anlamadıklarından, tanımadıklarından dola-yı değil, “paylaşılan, daha doğrusu çekişme konusu olan bir misyon”un yanında ayrıca daha önemli olan, birlikte sahip çıktıkları büyük bir mirasa dayanıyordu: Eski Yunan bilim ve felsefesi, Roma hukuku ve devlet yönetimi, Yehuda’nın etik tek tanrıcalığı ve bütün bunların ötesinde derin kökler salmış olan antik Ortadoğu kültleri.
Aslında bu ortak paye üzerinden ortak bir dil, iyi bir iletişim kurulabileceği düşü-nülebilir, ancak tamamen aksi durum söz konusu olmuştur. Ama Lewis ortak mirasın daha ziyade akrabalıklarını ortaya koyduğunu söyler. Devamında “cennetleri önemli ölçüde farklıydı ama cehennemleri büyük ölçüde aynıydı.“
Lewis: “Aslında İslam uygarlığının en parlak dönemindeki gücüyle, paylaşılmış bir antikiteden bölünmüş bir modernliğe doğru pekâlâ daha umut verici bir geçiş olarak gö-rülebilir (…) İslam dünyası varlıklı ve genişti, birçok değişik halkı ve büyük bir kaynak zenginliğini barındıran uçsuz bucaksız bir alanı kaplıyordu.”  Hıristiyan âleminde kilise felsefe, mantık ve genel olarak bilimi yasaklıyor, kitapları yakıyor, Galileo gibi önemli bilim adamlarını yargılıyorken, İslam âleminde bu ilimlere ve bilim adamlarının eser ve fikirlerine sahip çıkılıyordu. Örneğin “Beytü’l Hikme” kurulmuş ve orada envaı çeşit eser muhafaza ediliyor, âlimler bu eserleri Arapça’ya çeviriyor ve hatta edisyon kritikte bulu-nuyor, eserlerin bir kısmını daha da geliştiriyordu. Böylece daha sonraki yıllarda batı kendi dilindeki eseri değil, Arapça tahkikli, edisyon kritiğe uğramış eseri tekrar tercüme ediyordu.
Sadece İslam âlemi değil, Çin’de kâğıdın icadı, Hindistan’da basamaklı sayı site-minin ve sıfırın bulunmasının yanında Avrupa gelişmemişti. Hem bilimsel, hem de fikrî olarak kısıtlanmış bir Avrupa vardı.
Buradan yola çıkarak Lewis Müslüman hoşgörüye örnek teşkil etmesi amacıyla Endülüs Emevi Devletini örnek göstermekte. “Müslümanlar İber Yarımadası’nın bir bölümünü yönettiği 8 yüzyıl içerisinde Hıristiyanlar ve hatta Yahudiler varlıklarını koru-dular ve üstelik gelişme olanağı buldular. Hıristiyanların yarımadayı yeniden fethinin hem Yahudiler hem Müslümanlar açısından getirdiği sonuçlar ise çok iyi bilinmekte-dir.”
İslam âleminde bir nevi çoğulcu toplum yapısı hâkim iken, çeşitli renk, ırk ve mil-letten (dinden) insan var iken, Batı’da, Lewis’in ifadesine göre, çokça bulunan tek şey dildi. Ancak ne ilginçtir ki buna rağmen izlenilen yol, Avrupa’nın yolu olmuştur. Şüphe-siz burada daha sonra değinilecek olan sömürü siyaseti önemli bir unsurdur. Dayatma, zorba ve zulüm ile başarmıştır bunu Avrupa. İslam’da ise zorla din değiştirme, dili da-yatma yoktur. Ziya paşa “Zulüm ile âbâd olanın, âhiri berbâd olur” demiş, Müslümanla-rın “la ikrahe fid’din”- dinde zorbalık yoktur- ayetini nasıl anlayıp uyguladıklarını çok iyi bir şekilde ortaya koymuştur.
Lewis Müslümanların daha da fazla ilerlemesinin önünde engellerden bir tanesinin de “Müslümanların daha fazla ileriye gitmesini önleyen şey, düşmanlarının direnişinden çok, kendi sistemlerinde ve özellikle de çok yayılmış ulaşım hatlarında gittikçe artan” sı-kıntıların olduğunu söylemiştir. Müslümanları savaşta motive eden, onlara bir hedef gös-teren cihat şuuru, yani “ölürsem şehidim, sağ kalırsam gaziyim” bilinciydi. Hıristiyan âlemi de bunu öğrenip kendi askerleri için uygulamaya koyulmuştur. Lewis imparator Herakleitos ’un (610-641) Sasanilere karşı mücadele de bu istekte bulunduğunu, kutsal savaş bilincinin kendi askerlerinde bulunmasını arzu ettiği bilinir olduğunu söyler. Daha sonra Fransız bir ordunun talebi üzerine Papa 4. Leon savaşta ölecek olanların cennete gireceklerini vaad etmişti. Lewis bir sonraki gelişmeyi zikreder. “Birkaç on yıl sonra Papa 7. Johannes (872-882) piskoposların bir başvurusuna cevap verirken, Tanrı’nın Kutsal kilisesini, Hıristiyan devlet ve dinin savunma uğruna çarpışanlara ve CONTRA PAGANOS ATAQUE İNFİDELES STRENUE DİMİCANTES (putperestlere ve kâfirlere karşı zahmetli mücadele) sırasında ölenlere günahlarını bağışlamış olacağının sözünü vermiştir. ” Hıristiyanlar 6. Alsonso’nun 1085’de Toledo’yu almasıyla İber yarımadası-na yeniden fetihe koyuldular ve LAS NAVAS de TOLOSA’nın 1212’deki büyük zafe-riyle Müslümanların gücünün belkemiği kırıldı (s13). Artık bundan sonra yavaş yavaş Hıristiyan fetihleri artmaya başladı. Bu çerçevede Reconquista ve “Sacrum Bellum”  kavramları önemlidir
Reconquista, yeniden fetih anlamına gelir. Gırnada’nın fethiyle birlikte reconquista gerçekleşmiştir. Bu aslında Haclı Seferlerin bir parçası olarak görülebilir. Lewis Haçlı seferlerin, “kutsal savaşla kaybedilen (cihatla) yine kutsal savaşla (sacrum bellum) geri almaya yönelik” bir girişim olduğunu söyler (s.13)
Avrupa’nın güç kazanmasının en büyük nedenlerinden birisi de silah teknolojisini geliştirmeleri, barutlu silahlar geliştirmelerinde yatar. İslam âlemi bu barutlu silahları red etmiştir. Sadece Osmanlı bu konuda Müslümanlar arasında en duyarlı uygarlık olmuştur. Ancak bütün bu savaş alanındaki teknolojik gelişmeler bir yana şüphesiz bunlar da son derece önemlidir- matbaanın icadı ana kırılma noktalarından biri olarak sayılabilir. İslam âleminde uzun dönem, 18yy’da İbrahim Müteferrika matbaayı İstanbul’a getirene kadar istinsah geleneği devam etmişti. Matbaa ile birlikte Batı’da artık sadece çokça eser ço-ğaltılması avantajı değil, ayrıca haberleşme de daha çabuk gelişiyordu. Zira duyurular matbaada basılıp pazarda, çarşıda dağıtılabiliyordu. Ancak bu Avrupa’nın kendi içeri-sinde de bazı değişikliklere sebep oldu. Matbaada ilk basılan eserlerden en önemlisi Mar-tin Luther’in Almancaya çevirdiği İncil olmuştur. Bundan önce İncil Latince veya Yu-nancaydı ve normal halkın anlayacağı şekilde değildi. Martin Luther İncili Almancaya çevirip basmasıyla herkesin anlayabileceği İncil yaygınlaştırmıştı. Bu Kilise için hiç olumlu bir şey değildi, zira Kilise halka papazlar vasıtasıyla, sadece Pazar günleri kiliseye gidip orada İncil’den tanrının sözlerini dinlemekle kurtuluşun olabileceğini savunmak-taydı. Hıristiyanlıktaki “Extra Ecclesiam Nulla Salus” prensibi gereği insanlar sadece kiliseye, papa ve onun görevlendirdiği papazlara bağlı idi. Ayrıca Papa, Vatikan’ın kasa-larına gelir sağlayabilmek için meşhur “cennetten arsa satma” yöntemine başvurmuş, be-lirli ücretler karşılığında insanlara cehennemden kurtuluş için Papa’nın imzaladığı kâğıt parçalarını satıyordu. Martin Luther İncil ile birlikte Papa’nın bu girişimine bir reddiye niteliğinde 95 tezli bildirisini bastırdı ve her yere astı. Bu açıkça Kiliseye meydan oku-maydı ve Kilise icabına bakmaya çalıştı. Ancak Luther’in yandaşları savunmaya geçti. Daha sonraları Luther’e bağlı olanlar, Katolik kiliseyi protesto ettiler, onlara Protestan denildi ve yıllar sonra Avrupa’nın merkezinde çok kanlı ve izleri bugüne kadar süren 30 yılı aşkın savaş vukuu buldu.
Avrupa’da devrim niteliğindeki bu tür gelişmeler yeni icatların da desteğiyle vu-kuu bulurken, İslam dünyası hala yeni icatların dini açıdan uygun olup olmadığını tar-tışmaktaydı. Müslümanlar topçuluk ve matbaacılık konusunda Batı’nın gerisinde kalmış-tı. Bunun yanında Batı’nın ilerleyebilmesine bir örnek daha vermekte Lewis: “Ortaçağ sonlarında Müslüman devletlerde olayın hale gelmiş olan kul toplumun değişime ayak uyduramaması” bir başka nedendir. “Kul toplumuna sıkı sıkıya bağlı olan bir özellik, kadınların ayrımcılığa maruz kalmasını ve ikinci planda tutulmasını öngören bir toplum-sal düzendi. ” Bu sözlerinden sonra Mustafa Kemal’in şu sözlerine yer verir: “Bir heyet-i ictimaiye, cinsinden yalnız birinin icabat-ı asrıyeyi iktisap etmesiyle iktifa ederse, o heyet-i içtimaiye yandan fazla zaaf içinde kalır” . Batı uygarlığı Lewis’e göre kadınların varlı-ğından dolayı zengindi. Müslüman uygarlığı ise onların yokluğuyla daha yoksuldu.
Kanaatimizce Bernard Lewis burada isabet buyurmuş ve hala da Müslüman top-lumunda terakkiye mani olan, ataerkil anlayıştan müsebbip kadınlara değer verilmemesi sorununa değinmiştir. Eğitim psikologların çoğuna göre ailede kadının konumu, çocukla-ra eğitim vermesi bir çocuğun, neslin gelişmesi için son derece elzemdir. Çocuklar istik-balin teminatıdır, onların en iyi şekilde eğitim görmesi bundan dolayı toplumsal bir so-rumluluk. Aynı zamanda dinî bir zorunlulukta. Bir toplumda kadın değer görmüyor, sa-dece evinde dört duvar arasına sıkıştırılıyor ve toplumla alakası kesiliyorsa, o kadının kendi kendini yetiştirip toplumun teminatı çocuklarına bilinçli, tahsilli ve ciddi bir eğitim veremez. Ayrıca, çocuk eğitiminden de ziyade, kadının topluma sağlayacağı katkıdan da mahrum kalmış olunur ki, olunuyor da. Batı bu engeli aşmış durumda. 
Lewis daha sonra Medici ailesine kısaca değinir. Biz Medici ailesi ile ilgili şu kısa açıklamalarda bulunacağız ki konu daha net anlaşılabilsin. Medici ailesi İtalyanın en önemli Banker ailelerindendir. Aslında Arupa’daki Rönesans’ı başlatan, ayakta tutan ve destekleyen ailedir. Florentina’da küçük bir Banker olarak başlayan Kozimo de Medici ile başlayan aile serüveni 10. Leo ve daha sonra kardeşinin Papa olmasına kadar devam eder. Medici ailesi ticaretteki yeniliklerle, sanata verdikleri değer ile Avrupa’yı değiştir-miştir. Boticelli, Davinci, Michelangelo, Galileo gibi büyük usta bilim adamları ve sanat-çıları Medici ailesi daha çocuk veya genç iken desteklemiş ve teşvik etmiştir. Eşsiz eser-lere imza atmalarına ve Avrupa’ya düşünce ve kültürel miras açısından zenginlik katma-larına Medici ailesi vesile olmuştur.  Bütün bunlar Avrupa’da yaşanırken İslam toprakları bu Rönesans’tan nasibini alamamıştı. Lewis Adnan Advar’ın şu sözlerini zikreder: “bi-limsel akım ilahiyat ve fıkhın setlerine çarpıp dağıldı”

İKİNCİ BÖLÜM:
ÜLKEDEN ÇIKARILMA:
Avrupa’da Venedik’te bir vatandaş, “kenti ziyaret eden Türk tüccarlara yiyecek ve barınak sağlayan” bir kuruma yönelik şikâyet dilekçesi yazdı. Ona göre bu kurum, “bir dizi nedenden dolayı sakıncalı ve tehlikeliydi. Tek bir yerde çok sayıda Türk’ün varlığı kaçınılmaz olarak caminin inşasını ve Muhammed’e tapılmasını gerektirecekti.”  Bu dilekçe 13 Nisan 1602 yılında yazılmıştı. Lewis parantez içerisinde şu cümleyi ekleyerek daha iyi bir şekilde durumla ilgili düşüncesini ifade etmiştir: “Anlaşılan dilekçe sahibi İslamiyet hakkında çok az şey biliyordu”. İnsanların zihinlerinde Müslümanlar hakkında “hemen bir araya gelip örgütlenirler” fikri hâkim. Bu Avrupa’da aslında hala devam et-mektedir. İnsanlar Müslümanların bir araya geldiklerinde Avrupa’yı İslamlaştıracaklarını zanneder ve çoğu zaman gruplar halinde sokakta bulunan Müslümanlar gördüklerinde polise ihbarda bulunurlar. Lewis yer verdiği örneklerle de aslında Avrupalılar Müslüman-lar ile heretikler arasında bağlantı kuruyor, saçma fanteziler üretip bir şekilde ideal düş-man portresi çiziyordu zihinlerinde. Müslümanlar aleyhinde bu imaj önemliydi. Zira İs-lam’ı yenebilmek için halkın tam desteğine ve askerlerin motivasyona ihtiyaç vardı. İdeal düşman portresi çizilip önlerine sunmakla Avrupalı liderler tebaasının tam desteğini almış oluyordu. Bunu Lewis’in örnek getirdiği şu hikâyeden de anlıyoruz: “Ortaçağ Batı dün-yasında yaygın olan bir hikâye daha da ileri giderek, Muhammed’i papalık seçiminde bir tarafa itilmesine çok içerleyerek Arabistan’a giden ve oradaki rakip bir dini başlatan dönme bir kardinal olarak gösteriyordu.”
Ancak sadece İslam’a değil, Yahudiliğe karşı da kin ve nefret oluşturuluyordu. Lewis o dönemin İbrani tarihçisinin sefere giden askerlerin diyaloğunu anlatan şu satırla-rına yer veriyor: “(…) intikamımızı önce onlardan alalım, İsrail adının bir daha hiç hatır-lanmamasını sağlamak üzere ülkelerimizde onların kökünü kazıyalım ya da onlara kendi dinimizi kabul ettirelim.”.  Hıristiyanların Yahudilerden neden bu kadar nefret ettikleri-nin sebebi açıktır. Hıristiyanlara göre tanrı İsa’yı Yahudiler öldürdüler. Bu anlayış sebe-biyledir ki, birçok Yahudi öldürüldü, takip edildi. Sadece Hitlerin Nazi Almanya’sında değil genel olarak tarih boyunca Hıristiyanlar sürekli Yahudileri katletmiş, soykırımda bulunmuştur. Bundan dolayıdır ki Yahudiler kimlik değiştirme zorunda kalmıştır hayat-larını kurtarabilmek için.
Zaman geçtikçe Avrupalıları daha da fazla hırs kaplıyor, Haçlı Seferlerin sayısı ar-tıyordu. Aynı zamanda Yahudi ve Müslümanlara karşı kin ve nefrette artıyordu. Lewis İngiliz Şairin 1670 yılından bir şiirini örnek olarak zikretmekte: “Tanrım Kral Charles’ı; York Dükünü ve Kraliyet ailesini; Domuz eti yemeyen Yahudi ve Türklerden sen koru; Güzel Efendimiz, beni kurtar” . O zamanın basını da buna yönelik haberlerde bulunu-yordu. Yahudi Müslüman, Müslümanları Yahudi ajanı olarak tanıttı: “Avrupa genelinde basının en sıkı Türk taraftarı olan büyük ölçüde Yahudilerin elindedir. Çok küçük bir is-tisna grubu dışında, Yahudiler her yerde Türk dostudur.”  Bu sözler Oxford öğretim üyesi olan E.A Freeman’a aittir. Burada şu açıkça ortaya çıkmaktadır ki, Hıristiyanlar her türlü imkânlarıyla Yahudi ve Müslümanlara karşı toplumsal tepki ve düşmanlık provoke etmeye gayret ediyorlardı.
Ancak Hıristiyanlar için Müslümanlar daha zararlı ve tehlikeliydi. Çünkü Yahudi-lerin Müslümanlar gibi askeri güçleri yoktu. Yahudiler “öndersiz ve ayaklar altında çiğ-nenen bir halktı, isteseler bile herhangi bir zarar verebilecekleri güçleri yoktur”.  
Ancak dinî olarak olay biraz farklıydı. Müslümanlar Hıristiyanlıktan sonra geldiği için heretik olarak adlandırılıp reddedilebiliyordu, ancak Yahudilik böyle değildi. Yahu-dilik Hıristiyanlıktan da önce vardı. Hatta Efendileri, İsa-Mesih bir Yahudi idi, tıpkı ilk Hıristiyan cemaatleri gibi. Hıristiyanlık bu şekliyle İsa’dan çok daha sonra teşekkül et-miştir. Hıristiyanlar da Yahudilerin Tanah diye adlandırdığı Kitab-ı Mukaddes’in bir kısmına inanmakta. Kitab-ı Mukaddes Hıristiyanların tasnifine göre Eski ve yeni Ahitten oluşmaktadır. Eski Ahit Hıristiyanlara göre 39, Yeni Ahit ise 27 kitaptan oluşup Kitab-ı Mukaddes toplamda 66 kitaptan oluşur. Ancak Yahudilere göre Eski ve Yeni Ahit ayrı-mı yoktur. Tanah denilen ve 3 bölümden oluşan temel inanç kitapları vardır (bundan hariç tefsir mahiyetinde de kitapları vardır, Mişna gibi). Tanak Tora, yani Musa’nın ilk beş kitabı, Neviiim ve Ketuvim, yani Peygamberler ve Kitaplar bölümünden oluşur. Bu bakımdan Hıristiyanlıkla ortak payeleri vardır. Ancak önemli bir husus Yeni Ahittir. Hı-ristiyanlara göre Eski ahitteki birçok hüküm nesh edilmiştir. Tanrı artık İsa-Mesihle bir-likte insanlarla yeni antlaşma yapmıştır. Bu şu açıdan önemlidir: Yahudilerin aslında böylelikle seçilmişlik iddialarına bir son verilmiş olunuyordu. Hıristiyanlara göre ilk aşa-mada Yahudi olmaları normaldi, ancak daha sonra Hıristiyanlığa geçildiğinden artık Ya-hudilerin de vaftiz olup Hıristiyanlığa geçmelerini istiyorlardı. Eğer Yahudiler vaftiz olmayı reddederlerse o zaman bertaraf ediliyordular. Lewis Aziz Joao de Capistano’ nun vaazında verdiği örnekler, Avrupalı Hıristiyanlar için Yahudilerin neden tehlike oldukları açıklanır: “Yahudiler herkesin kendi inancına göre günahlardan kurtulup mağfirete ere-bileceğini söylüyor, oysa bu olanaksızdır” . Bu aslında bir iftira değil, doğrudur. Yahu-diler Musa’nın şeriatına uyarlar (613 maddeden oluşur= Mitsvot denilir). Ancak ana doğma Yahudi olmayan gonim/gentil- yani gayri Yahudiler için Nuh’un 7 Evrensel ka-nununa uymakla Yahudi olmayanlar da cennete girebilirler. Kanun evrensel ahlak kural-ları ifade etmektedir: Puta tapmamak; Tanrı’nın ismini mübarek kılmak bu isimle lanet etmemek; Cinayet işlememek; Cinsel ahlaksızlık yapmamak; Hırsızlık etmemek; Adil bir yargı sistemi oluşturmak ve uyulmasını sağlamak; Canlı bir hayvanın etini kopartıp ye-memek.
“Aziz Joao de Capistano ve ona benzer öteki kişiler için, kendi anlayışlarına öyle-sine yakın olan İslamiyet’in zafer tutkusunu anlamak ve onunla, uygun biçimde, yeni sa-vaş alanında kavgaya tutuşmak kolaydı. Silahsız Yahudi komşularının dinsel göreceliği farklı bir meydan okumaydı ve farklı bir karşılığı zorunlu kılmaktaydı.”  Ancak öndersiz ve ayaklar altına alınmış halk olmaları hasebiyle ülkeden çıkarılmaları kolay olmuştur. Bunu 31 Mart 1492’de Gırnata da ferman imzalanıp 29 Nisan yürürlüğe kondu ve bütün Yahudiler, ya 31 Temmuz’a kadar vaftiz olacak, yani Hıristiyan olacak ya da ülkeyi terk edecekti (Fernado ve İsabel’in fermanı). Yahudiler Avrupa’nın bir çok yerinden sürgün edildi. Ancak bunu kabul edip zorla, istemeyerek Hıristiyan olan Yahudilere CONVER-SOS ya da NUEVOS CHRİSTİANOS”-yeni Hıristiyanlar- denilmekteydi. Diğerleri, yani VİEJOS CHRİSTİANOS- eski Hıristiyanlar diğer CONVERSOS’lara ve genel olarak gizlice hala Yahudi ibadetinde bulunduğuna dair şüpheli olanlara  MARRANOS denildi. Marranos kelimesinin anlamı “domuz”, “domuzca karaktere sahip kişi” olarak kullanılmıştır. Böylelikle marranizm, yani gizlice inanca bağlı kalarak görünüşte Hıristi-yan olan zümreler zuhur etti İber Yarımadasında. Çoğu Yahudi Hıristiyan olmaktansa, yani Hıristiyan bir ülkede yaşamaktansa hoşgörünün hâkim olduğu İslam ülkesinde ya-şamağı, kendi çıkarları doğrultusunda yeğlemişti. Bundan da öte Lewis’in de ifade ettiği gibi “Türk yetkililerin Yahudilerin gelişine izin vermekle kalmayıp, bunu özendirdiğini ve hatta desteklediğini gösteren ciddi deliller vardır”.  1523’te Eliyahu Kapsol adlı tarihçisi Sultan Bayezid’in valilerine Yahudilere kucak açmalarını ve onları kabul etmeleri emrini iletir. Aslında İspanya’nın Hıristiyanlarca fethedilmesi Yahudiler için bir efendinin yeri-ne başka birisinin gelmesi anlamındaydı ve alışıldık bir durumdu. Ancak Müslümanlar için farklı bir durum arz ediyordu. Gırnata antlaşma ile alındığından orada kalmayı kabul eden Müslümanlara özel statülerin verileceği sözü verildi ve böylelikle çok sayıda Müs-lüman orada kalmayı tercih etti. Burada kalan Müslümanlara MUDEJAR denilirdi. Yanı Arapça müdeccen ya da ehlü’l decn sözcüğünden gelen kelime kullanılmıştı. Bu kelime-nin anlamı “vahşi hayvan”, ancak “evcilleştirilmiş hayvan” şeklinde kullanılıyordu. 
Burada Yahudilere verilen isim gibi bir aşağılama ve alay etme söz konusuydu. Bir karşılaştırmaya gidilirse eğer Müslümanların gayr-i Müslimlere ZIMMİ dediklerini zik-retmek gerekir. Yani belirli cizye karşılığından eman altında yaşayan vatandaş gözüyle bakılıyordu. Burada vatandaş ile hayvanın arasındaki değer farkını tekrar vurgulamaya gerek olmadığı kanaatindeyiz. “Siz vahşi hayvandınız, bizim emrimize girdikten sonra evcilleştirildiniz.”, düşüncesi hakim olunca Lewis’in de zikrettiği gibi âlimler ve fıkıhçı-lar darü’l harpte yaşayan Müslümanların durumunu konuşmaya, orada kalmalarının caiz olup olmayacağını tartıştılar. “Kuzey Afrika ve İspanya Müslümanlarının büyük çoğunlu-ğunun bağlı olduğu Maliki mezhebinin âlimler arasında ağır basan görüş, böyle bir du-rumda insanın yurdundan ayrılmasının gerektiği yönündeydi.” 
Aşağılanıp, insanın izzet-i şeref ve ikramını kaybetmesi çok vahim bir durum. Bundan dolayı kanaatimizce insanların hem kendi onurlarını hem de İslam’ın haysiyetini korumak için göç etmeleri gerekmektedir. Tıpkı Hz. Peygamber Mekke’den Medine’ye hicret etiği gibi. Nitekim İbn Rüşd’ün fetvası da Hicret örneğine kıyasen bu yöndedir.
İlk başta Gırnatayı anlaşmayla aldıkları için Müslümanlara birçok haklar tanımıştı-lar. Ancak ünlü Toledo başpiskoposu Francisco Gimenez de Cisneros’u 1498’de gelişiyle birlikte bir politika değişikliği olmuş ve Müslümanlar din değiştirmeleri yönelik baskı altında bırakılmaya başlanılmıştı. Bu baskılar neticesinde 12 Şubat 1499 yılında isyan başlamış ve ancak 1501 yılında silahlı müdahale ile durdurabilmiştir. Bunun üzerine Müslümanlar daha önce Yahudilerin bırakıldığı durumla baş başa bırakıldı: Ya vaftiz, ya sürgüne git ya da öl. Kimisi göç etmeyi tercih etti, kimisi de Yahudilerde olduğu gibi gerçek kimliğini saklayıp hayatlarını memleketlerinde sürdürdü. Yahudilere Marranos denilirken aynı durumda olan Müslümanlara da MORİSCO denildi. Bunlara karşı daima şüphe ile bakma, çifte standartla muamele etme devam etmiştir. Daha sonra 1614 yılında bütün Morisco’larda ülkeden çıkarıldı. Burada Lewis’in anlattığı, ülkeden çıkarılma ha-disesine baktığımızda şu açıkça ortaya çıkıyor ki, sistematik bir şekilde yeni fethedilen İspanya toprakları Hıristiyanlarca, Yahudi ve Müslümanlardan temizlenmiştir. Kademe kademe bertaraf edilen düşman.
Buraya kadar Lewis bize net bir şekilde takip edilen yolun haritasını çizmiş bu-lunmakta. İlk başta düşmanı belirleme, Müslümanlar, sonra o Müslümanların dinini öğ-renme, cihat gibi önemli enstrümanı kendi dinlerine aktarma, sonra silahlandırmayı güç-lendirme, ilme değer verme, matbaacılık, düşmanı halka tanıtıp iyice kızıştırma ve kış-kırtma ve daha sonra fetih. Fetihten sonra da insan yerine koymama, çifte standart, sonra marjinalleştirme, aşağılama (kötü lakap takarak) sonra zorla göç veya din değiştirmeye zorlama en sonunda o da yetmeyince tamamen def etme.
Bu olay, Reconquista, özellikle Müslümanlarda travma ve sürekli matem havasının oluşmasına yol açmıştır. “Gerek Müslüman gerekse Yahudi sürgünler Arapça ve İbranice adlarıyla, yani Endülüs ve Sefarad olarak hatırladıkları yitirilmiş yurtları için kuşaklar boyunca matem tutmaya devam ettiler.”  Lewis aslında ilk bölümde Müslüman toplu-mun ilmî terakkisini, ilme verdiği değeri ve daha sonra bunları ikinci olana attığını ve kadının rolünün Batı’ya yönelik değersizleştirip teknolojiye açık olmamalarını zikretmesi, şimdiki, Reconquista’dan sonraki hallerini anlamak, yani düştükleri duruma neden düş-tüklerini anlamak için yeterlidir aslında. Yani toparlayacak olursak şunları söylememiz mümkündür: İlim ve hikmeti kaybetmenin neticesinde yurtlarını ve kimliklerini, hatta haysiyet ve şereflerini kaybettiler. Yani yitirilmiş yurdun sebebi yitirilmiş hikmettir. Lewis bunu bu şekilde doğrudan söylemese de bunları ifade etmektedir adeta.
Bu bölümün sonunda, diğer konuya geçişi daha net sağlayabilmek için Lewis, Ya-hudilerin İslam toplumundaki konumuna değinir. Selanik’e yerleştirilen Yahudilerin önemine değinir: “Selanik, dört yüzyılı aşan bir süre boyunca Osmanlı Avrupa’sının eko-nomi, Sefarad Yahudiliğinse kültür merkezi oldu” . Bu merkezi ihya eden Yahudiler İspanya’da Hıristiyanlar tarafından insan muamelesi görmeyen ve zorla sürgün edilen Yahudilerdir.  “Yahudiler ve Müslümanlar İspanya’dan sürgün olarak ayrıldılar ve sığı-nacak bir yer bulmak üzere çoğunlukla güneye ve doğuya doğru gittiler. Ama aynı sıra-larda, yeni Hıristiyanların yanı sıra birçok eski Hıristiyan da İspanya’dan ayrıldı ve mül-teciler değil, fatihler, sömürgeciler ve neredeyse kazara, yeni bir dünyanın kâşifleri ola-rak doğu yerine batıya yöneldi.” 

 

ÜÇÜNÇÜ BÖLÜM:
KEŞİF:

Gırnata’dan da gönderilen Müslümanlar Cebelitarık’ın da ötesine giderek mücade-leyi sürdürmeye devam etmiştir. Gibbon buna “büyük tartışma” demiştir. Plan mükem-meldi. Amaç hem din savaşı adına stratejik adım atma, hem de ticarette doğrudan o de-ğerli mallara ulaşma, arada aracı olmadan. Nitekim genel olarak Haçlı Seferleri sonucun-da birçok yeni mallar getirildi. Avrupa topraklarına Ortadoğu’nun zengin gıda, baharat, kıyafet ve benzerleri değerli eşyalar getirilmiştir. Vasco de Gaman o zamanda kâşiflerin bir ülkeye “Hıristiyanlar ve baharat aramak üzere”  geldik diyerek geldiklerini söyler. Keşifteki asıl maksat böylelikle görülmüş oluyordu. Bu yönde Lewis özelde Hıristiyan İspanya’nın ve genelde Avrupa’nın aslında var olan şu rüyasından bahseder: “Müslüman düşmanı nihai yenilgiye uğratmak üzere kuvvetlerini Avrupa’yla birleştireceğine inanılan ve çeşitli yerlerde bulunduğu söylenen Doğunun yüce Hristiyan kralı Vaftizci Yahya’nın gelmesini hayal ederler.  Rudolf Otto’nun anlatımına göre Hıristiyan kralı Vaftizci Yahya Pers ve Med hükümdarlarını yendikten sonra Kudüs’ün yardımına koşmuş “ama ordusunun Dicle ırmağından geçiremediği için Kuzeye yönelmiş ve orada ordusuyla bir-likte son derece soğuk bir havayla karşılaşınca yurduna dönmek zorunda kalmıştı”.
Bu efsane aslında Hıristiyanların Doğu’dan yardım beklediklerini ve bir umut içe-risinde olduklarını göstermektedir.. Böyle bir hayal peşinde olmaları aslında bize bir şey daha göstermekte: Hıristiyanların halet-i ruhiyesini. Gerçek hayatta Müslümanların kö-künü kazıyamayınca bunu hayallerde yapmak. Böylece aslında halka daima ümitli olma-yı teşvikte bulunuyorlardı.
Lewis Vasco’nun sözlerinde zikrettiği o sıralamaya tekrar değinir ve bunun önemli olduğunu söyler.”Vasco de Gama’nın hedeflerini açıklarken baharatı Hıristiyanlardan sonra belirtmesi şaşırtıcı değildi.” 
Hıristiyanların yaptıkları her şeyde (bu olaylar çerçevesinde) amaçları bir daha Müslümanların gelmemesini ne pahasına olursa olsun engellemekti. Bundan dolayıdır ki Cebelitarık Boğazının öteki yakasına kadar kovalamak takip ediyordular. İşte Hıristiyan ve baharat denilmesinin altında yine bu sebep yatar. Müslümanların gelmemesi için eko-nomi güçlü olmalı, onlarla ticaret yapılmamalı. Bundan dolayı önemli ticaret merkezleri ve yolları ele geçirilmeli. Zira şeker gibi önemli gıdalar Ortadoğu’dan gelmekteydi.
Bundan sonraki kısımlarda Lewis Avrupa’nın Avrupa oluşuna değinir. Avrupa’nın güçlü bir medeniyete dayandığını söyler. Antik Yunan Felsefesinin bu topraklardan çık-tığını ve bundan dolayı Avrupalılara büyük avantajlar sunduğunu söyler. “Avrupa, kendi başına Avrupa oldu (…) Amerika’yı da keşfetti ve bir bakıma yarattı (…) Asya ve Afrika ise Avrupa tarafından keşfedilmiş ya da yaratılmış değildir.” Onlar kendilerine göre ayrı medeniyetler oluşturdu ve Afrika’yı yaratmadı ama harap etti diyebiliriz. Sömürü siyase-ti Afrika topraklarının kâbusu oldu. Avrupa Afrika’ya kendi kimliğini dayatmıştır. As-lında Avrupa’yla genel olarak Akdeniz bölgesi ile Müslüman coğrafyası pek farklı değil-di. “Hindistan ve Çin’in büyük dinleriyle karşılaştırıldığında İslamiyet ve Hıristiyanlık ikiz evlatlardı ve aynı ataların soyundan gelmekteydi ” Her iki din de diğerini rakip ve düş-man olarak görüyor ancak bunu (Lewis’e göre) itiraf etmiyordu. Birbirine düşman de-mektense, yani doğrudan bu şekilde ifade etmektense Mağribî, Türk ya da Tatar gibi ırkî özellikler ifade eden terimler kullanılırdı. Aynı şekilde karşı tarafta öyleydi ve Rum, Frenk, Slav gibi kavramlar kullanırdı. Dinî olarak her iki tarafta diğer tarafı tekfir etmek-teydi. Lewis bu KÂFİR kavramıyla ilgili önemli iddia da bulunuyor: “Hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar bu terimle aynı şey kastetmekteydi, aralarındaki tek fark terimin yönelik olduğu kesimdi”.  Bu zihinlere “peki ya neden?” sorusunu getirebilir. Lewis, her ikisinin de evrensellik iddiası ve misyon görevi olduğundan sorun meydana geldiğini söylemekte. Bunun yanında bu iki dinin ve kültürün arasında ticarî nedenlerden dolayı da çatışma vardı. Bundan dolayı stratejik olarak önemli ticaret merkez ve yerleri de ele geçirmek ve egemenlik, tamamen bağımsızlık elde etmek için bu çatışan kültürler,  bu çatışma ve mücadeleyi sürdürmüşler ve muhtelif bölgelere de taşımışlardır. Bir başka önemli konu, özellikle toplumsal terakki ve prestij açısından bilim ve ilimdeki ilerleme ve faaliyetlerdir. Rönesans dönemi Avrupa’yı tekrar ilmi yönden güçlü hale getirmişti. As-lında kaynaklara bakıldığında Rönesans daha Avrupa’ya gelmeden İslam âleminde ilmî olarak altın çağ yaşanıyor ve bu hava Rönesans olarak Avrupa’ya sirayet ediyordu. Lewis bunu şöyle ifade eder: “Yeniden keşfedilen antikçağın klasik metinleri, Avrupalılara yal-nız geçmişe değil, o dönemin olaylarına yeni bir bakış açısı kazandırdı.”
“Birbirine koşut süreçler içinde bilim adamlarının antikçağı, gezginlerin dünyayı ve hümanistlerin kendi dillerini keşfetmeleri ve dini otoritenin Avrupa’nın düşünce tarzı üzerindeki pençesinin zayıflaması gibi gelişmelerin hepsi bir araya gelerek, kimliğin, baş-kalığın ve çelişkinin tanımlanmasında dinin artık tek ve hatta asıl etken olmaktan çıktığı yeni bir perspektifi teşvik etti.”
Zaman ilerledikçe, yeni kıtanın keşfi ile “Yeni Dünya” Amerika, kıtalar arası trafi-ğin genişlemesiyle, ulaşımın daha da genişletilmesiyle hastalıklar da karşılıklı olarak taşı-nır. Lewis burada hala da sürmekte olan hızlı Globalleşme-Küreselleşme sürecine deği-nir. Artık farklı kültürler birbiriyle daha net şekilde ve sürekli buluşuyor ve toplumda çoğulculuk ister istemez yaygınlaşıyordu. Lewis bununla beraber aslında yeni bir kölelik çeşidinin doğduğunu söylüyor. “Bütün bu farklı kültürlerin buluşması, sömürü köleliği olarak bilinen yeni bir kölelik çeşidini doğurdu.” 
Burada Lewis köleliği yine Avrupa’nın kaldırdığına dikkat çeker. Ancak burada şunu söylemek gerekir ki, resmiyette klasik anlamda kölelik kalktı ama modern çağın, hala da 21.yy’da devam eden bir kölelik türü vardır. Avrupalıların kapitalizm uğruna oluşturdukları fabrikalarda çalışan insanlar tarih boyunca hep bir zümrenin yapmak zo-runda kaldığı ağır işleri üstlenmektedirler. Özellikle de daha ucuza mal üretebilmek için üçüncü dünya ülkelerine gidip orada hem fakir, bir lokma ekmeğe muhtaç olan insanları, hem kadın hem de çocukları çok az miktar karşılığında çalıştırmaktadırlar. Kanaatimizce bu köleliğin bir başka versiyonudur.
Lewis Avrupalıların neden sömürüde bulunduklarına dair net bir şekilde cevap ve-rememekle beraber bir şekilde açıklamaya çalışıyor. Cevabı aslında çok banal “Alışagel-dikleri için”. Lewis: “İlginç olan sorular neden bu uğraşa girdikleri değil, neden başarılı oldukları ve başarıya ulaştıktan sonra neden sanki bir günah işlemiş gibi bunu başarıla-rından pişmanlık duyduklarıdır.” Yine cevabını da kendisi verir: “Başarı modern çağda, pişmanlık ise yazılı tarihin tümünde benzersizdi”.
Günümüzde dünyanın biraz daha farklılaştığını söyler Lewis. İkinci Cihan harbin-den sonra artık Amerika, eskisi gibi Avrupalıların keşfettiği Yeni ada değil, bütün batıya önderlik yapan Amerika olarak konumlanmaktaydı. Lewis’e göre artık açgözlülük yerine doymuşluk ve suçluluk duygusu gelmiş, farklı bir ruh hali oluşmuştu. Kuşkulu bir ruh hali. Lewis kuşkuyla ilgili şu sözlere yer verir: “Kuşku iyi bir şeydir ve aslında Batı uy-garlığının ana kaynaklarından biridir. Öteki uygarlıklarda ve bizim uygarlığımızın ilk evrelerinde düşünceyi zincire vuran, hoşgörüyü zayıflatan ya da ortadan kaldıran ve de-mokrasi dediğimiz karşıtların işbirliğini önleyen kesinlikleri sarsar. İnsanları sorular sormaya ve böylece buluşlara, yeni başarılara ve başka uygarlıklarınkiler de dâhil olmak üzere yeni bilgilere yöneltir.”
Artık çoğulculuğun hâkim olduğu dönemde yaşadığımızı vurgular Lewis. Bir top-lumda çok millet, din ırk ve kültürden insan varsa, bu zenginlik ve çeşitlilik ifade eder. Batı bunu, bu çoğulculuğu en iyi şekilde benimsemiştir Lewis’e göre “eğer batı kültürü yok olup giderse, bütün kıtalardaki erkekler ve kadınlar bunun sonucunda güçsüz düşe-cek ve tehlikeye girecektir.”

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

Samuel Noah Kramer "Tarih Sümerde Başlar" Kitap Özeti

Samuel Noah Kramer "Tarih Sümerde Başlar" Kitap Özeti

DEVAMI

Kısa Dünya Tarihi

Dünya Halkların ve Dinlerin Kısa Tarihi

DEVAMI

Videolar

  • Nuh Arslantaş: Mustafa Öztürk'le Din ve Hayat: Kur'an'da Yahudilik (Kanal 24 - 27.09.2014)
  • Kinder über den Islam - Ammar und Umeyr
  • Die Spaltung der Umma (Siffin-Tahkim)

Foto Galeri

<p>Yeni Ti-Entertainment.com hakkındaki görüşünüz?</p>