Ti-Entertainment

SOSYOLOJİ- TOPLUMSAL GRUPLAŞMA VE DİN Din Bilimleri

SOSYOLOJİ- TOPLUMSAL GRUPLAŞMA VE DİN

~~TOPLUMSAL GRUPLAŞMA VE DİN

Din araştırmalarında, olgulara toplumcu ve bireyci olmak üzere 2 yaklaşımın bulunduğu bilinmektedir. Toplumcu yaklaşıma göre dini gelişme, daha ziyade grup ve onun faaliyeti sayesinde gerçekleşir. Grup üyeleri grup yönetiminin araçları ve temsilcileridir. Bireyci yaklaşıma göre ise grubun faaliyetini tayin eden şey, bireyin teşebbüsü ve yaratıcı gücüdür. Bununla birlikte grup yapılarının en önemli özelliği, grupta bir liderin olması, bu liderin, grup üyelerini çeşitli özellikleriyle etkilemesi ve liderin arkasından gitmelerini sağlamasıdır. 
1. Dinler ve ilk müntesiplerim sosyal çevresi
Evrensel dinler bireye hitap etmiştir. Bireyin daha önce içerisinde bulunduğu ve kutsal olarak kavradığı tabii birliğin çözülmesine dayanır. Birey bu birliğin üyesidir. Doğal birlik ve gruplaşmalar artık bireyi tatmin etmemektedir ve bir cemaate ihtiyacı vardır. Evrensel din böyle ihtiyaçları olan bireylere hitap etmekte ve “müminler cemaati” dediğimiz dini cemaatleri ortaya çıkarmaktadır. Cemaatler bazı ortak çizgilerle karakterize edilebilir. Onlar ya doğal sosyal tabakalardan ya da ilk bağlıların çıktığı sosyal tabakalardan ortaya çıkmaktadır.
2.    Dini liderler ve karizma
“Karizma” terimi sosyolojiye, Weber tarafından dâhil edilmiştir. O, bu terimi, yoğun olarak, iktidarın ve gücün meşrulaştırılma türlerini açıklamak için kurduğu hâkimiyet sosyolojisi alanında kullanır. Bu kavramı iki bölümde ele alır: “şahsi karizma” ve “fonksiyon karizma”. Wach şahsi karizmanın, dinin kaynağıyla ilgili olduğunu ve dinin ilk ortaya çıkışı sırasında yani ilk dini tecrübeyi yaşayanın şahsıyla belirdiğini, fonksiyon karizmasının ise daha ziyade dini grupların tarihi içerisinde sonradan önem kazandığını ifade eder. Şahsi karizma daha ziyade heyecana hitap edip mümini toptan itaatini gerektirdiği halde fonksiyon karizması daha akli olup, sınırlı ve ölçütlü bir itaat ister.
Geçmiş dönemlerde idare etme kabiliyeti, ilahi bir görünüm şeklinde anlaşılmış ve ilahi bir cevher olarak tasvir edilmiştir ve ilahi bir güce/yeteneğe sahip olduğuna inanılmaktadır.
2.1. Karizma ve geleneksel din
Karizma değişimci ve ihtilalci karakterinin daha ağırlıklı olarak ön plana çıktığını ifade edebiliriz. Yenilikçidir. Bir karizmatik hareketin bağlıları, bağlılık taleplerini, gündelik hayatın talepleriyle uyumlu kılarak, hareket içindeki mevkilerini korumaya çalışır. Karizma, şiddetli toplumsal gerilimleri ve hızlı toplumsal değişimleri sırasında ortaya çıkar ve karizmatik otorite, meşruiyetin ispata zorlanır. Kitle desteği olmadan liderin karizmatik olmasından bahsetmek çok zor.
      2.2 Karizma ve peygamberlerin tanrıyla ilişkisi
Bir peygamberin karakteristik özelliği, onun bir karizmaya sahip olmasıdır. Karizma, ilahi varlıkla aniden gerçekleşen bir yakınlığı içerir. Bu ilişki sayesinde Peygamber, toplum ve ahlak düzeninin, ilahi varlığın iradesi doğrultusunda dönüştürülmesini sağlayıp karışıklığını ve bozulmasını önlemek için gerekli mesajları muhtemel taraftarlarına açıklar. Vahiy, tek yönlü iletişimde, Tanrının iradesinin somutlaşmış şeklidir ve peygambere bir sorumluluk yükler.
3. Karizma ve dini otoritenin kullanılması
Hemen her alanda başkalarından farklı ve üstün maharet ve kabiliyetlere sahip olan bir otorite gerektiğinde iddialarını ispat etmek için mucizevî olaylara ya de eylemlere de başvurabilir. Böylece kendi iddialarını ya da durumunu meşrulaştırır. Bu olaylar dizisi önemli sosyolojik sonuçlar doğurur ve etrafında cezp edilmiş bütünleşmiş bir “gönüllüler” grubu oluşur.
4. Din ve kurucularının gelenekle ilişkisi
Bütün din kurucuları belli bir milli cemaat içinde yaşamıştır. Bununla birlikte onlar milli, doğal bağlara dayalı dini gruplaşma içinde geçerli olan değerler ve prensiplerin yerine yeni yüksek değerler ve prensipler koymuşlardır. O zamana kadar milli dini cemaatte geçerli olan ödevleri kaldırarak yeni ve yüksek değerleri vurgulamışlardır.
5. İlk dini cemaatin profili
5.1. Üstadın etrafındaki ilk halka
Bu halkaya ilk dâhil olanlar karakter bakımından olduğu gibi sosyo-kültürel ve entelektüel çevre bakımından da birbirinden farklı olabilir. Bu durum onların ahlak itibariyle olduğu kadar, üstada bağlılık ve fedakârlık bakımından da farklı olmalarına yol açmıştır. Oldukça dar ve birbirine şahsen bağlı kimselerden oluşmaktaydı. Onlar kurucuya şahsi fedakârlıkları, dostlukları ve sadakatleri yoluyla bağlı olup, onun arkadaşları da olabilirlerdi, samimi çabalarıyla desteklemekte, onun şahsına ve tebliğine saygı göstermekte, onun kaidesini tanımaktadırlar. Bu halkalardaki bireylerin sayısı çeşitli olsa da onların giderek arttığı bilinmektedir.
5.2. Gönüllüler halkasından karizmayla cezbedilmiş gruba
Zamanla üstadın etrafındaki birkaç kişilik samimi halkanın dışında daha geniş bir halka oluşur. Din kurucusunun etrafını kuşatan gönüllüler halkasının karizmatik bir grup olduğunu söyleyebiliriz. Weber bu grubun oluşumunun sırf dini sebeplere, kurucunun şahsiyetinden yayılan deruni güce dayandığına işaret eder. Çünkü gönüllülerle üstad arasındaki ilişkide hiçbir maka ve statü rol oynamaz. Weber, karizmatik grupla, karizmatik özelliği ile toplumun sempatisini ve takdirini kazanmış bir liderin etrafında toplanan grupları kasteder.
5.3. Grubun genişlemesi ve güçlü dayanışmanın önemi
Bütün gönüllüler tarafından tanınan, saygı gösterilen merkezi şahsiyet, takip edilen yeni dini doktrin, gönüllülerin arasındaki sosyo-kültürel ve kişisel farklılıklardan dolayı her seferinde yeniden çeşitlendirilir ve çoğaltılır. Bu şekilde üstad la yüksek seviyede bütünleşen grup içerisinde, onun kişiliğinin farklı imajları ve doktrinin farklı yorumları görülür, çünkü her seferinde üstad’ın şahsiyetinin farklı yönleriyle karşılaşır.
6. Karizmatik liderin ölümünden sonra dini grubun seyri
Din kurucusunun ya da ilahi mesajın aracısının ölümü bu grupların hayatında bir dönüm noktasıdır. Çünkü karizmatik grup, yeni dine iman edenleri bir arada tutan merkezi şahsiyeti, dini kuran/onun esaslarını koyan ya da tebliğ eden varlığı kaybetmiştir. Onun ölümü grubun yapısında önemli değişmelere yol açacaktır. Biri onun yerine getirdiği fonksiyonu üstlenir ama tam anlamıyla yerine getiremez. Sonra bu kişide ölünce grup bağı artık grubun tamamını ilgilendiren maddi  unsurlara, yani din teorisine, yeni dinin inanç esaslarına, ibadet ve tören şekillerine, sonra da örgüt çeşitlerine dayanmaya başlar.
6.1. Halkadan kardeşlik cemaatine
Din kurucusunun ölümü büyük değişiklikler meydana getirir ve grubun üzerinde büyük etkiye sahiptir. Artık grup bir halka değil, bir manevi kardeşlik cemaatidir. Ayni gelenek ve dini tecrübenin birbirine bağladığı cemaatin, “bir” ve “tek” büyük grup oluşturmak üzere harekete geçtikleri veya mahalli bağımsız gruplar halinde teşkilatlandıkları de görülmektedir.
6.2. Karizmanın sıradanlaşması
Yeni yapı kurumlaşmaya ve gelenekleşmeye başlayınca karizma ve buna bağlı olan otorite, yerine örgüt, kurumlaşma ve geleneğe bırakır. Bu süreci Weber “karizmanın sıradanlaşması” olarak isimlendirir. İslam’da ilk birkaç asırda ortaya çıkan kurumlaşmayı takip eden istikrar ve gelenekleşmeden sonra “içtihat kapısının kapanması” ve “taklit” döneminin başlaması, sıradanlaşmaya iyi bir örnektir. Bu süreçte yeni dini tecrübe, kurucunun zamanında bıraktığı kurallarla formülleştirilir. Bu tecrübeler sonucu oluşan geleneksel verilerin sürekli yorumu, sentezi ve sistemleşmesi ihtiyacından ilahiyat ortaya çıkar.
6.3. Dini grubun genişlemesiyle ortaya çıkan sorunlar
Grubun genişlemesi yeni sorunlara yol açar. Yeni sorunlar da, yeni açıklama ve yorum ihtiyacını ortaya çıkarır. Mensching, dini cemaatin zamanla karmaşık bir hale gelmesine bağlı olarak ortaya çıkan dini teşkilatlanmada şu üç faktörün önemli rol oynadığını belirtir:
 Bir geleneğe duyulan ihtiyaç: din mensupları arasındaki ilişkileri düzenleyecek hukuki bir geleneğin oluşturulması, tören usullerinin ve ibadet şekillerinin belirlenmesi
 Dinde objektifleşme ihtiyacı: insanlar dine Allah’ın lutfuna ulaşabilmek için koşmaktadır. Bu lutfun herkese açık olması gerekir. Yani lutuf Allah tarafından verilen, özne ötesi ve objektif bir gerçeklik olmalıdır.
 Dine yönelen kitlelerin ihtiyaçları: yeni dinin örgütün heterojen kitlelerin ihtiyaçlarına cevap verecek niteliğe sahip olması. Din doktrininin gözden geçirilmesine, yeni ihtiyaçlara cevap veren yeni açıklamaların ve yorumların yapılmasına yol açar.
Dini grupların bu ihtiyacı karşılamak üzere ortaya çıkan yeni şekli “kilise” ile ifade edilebilir. Zamanla daha geniş sahalara yayılan ve mensuplarının sayısı artan bütün dinler belirli bir teşkilata da sahip olurlar. Bu durumda “kilise benzeri” bir teşkilattan ya da “ yarı kilise” teşkilatından söz edilebilir.
7. Teşkilatlanma açısından dinler
Dini grupların yüz yıllarca varlığını sürdürebilmesi, dinin kurumsallaşması yoluyla mümkün olmaktadır. Bu sebeple bir dinin teşkilatlanması, aynı zamanda onun kurumsallaşma için hayati derecede önem taşımaktadır. Dinlerin teşkilatlanmasında iki tipi ayırt edebiliriz:
 Maksimum örgütlenme: doktrin ve ibadet şekillerinin kurumsallaşması, hiyerarşik ilişkisi. Diğer bir tipi, bir doktrin içerisindeki çeşitli dini tecrübe ifadelerinin gelişmesi, standartlaşması ve derlenmesi için teşvik edici bir özelliğe sahiptir. (ör: Hıristiyanlık, ruhban sınıfı arasındaki ayırım, birçok ayrıcalığa sahip oluşu ve üstünlüğü, bir şer’i hukuk ve bir disiplin görülmekte)
 Minimum örgütlenme: bu tip örgüt içinde disiplini, kanunu ve kuruluş düzeni, hatta teşkilatlanmayı reddeden dinleri ifade eder. Bu tür dinler bütün müminlerin eşitliği üzerinde ısrar ederek dini ibadetlerdeki görevlerin belirli bir grubun tekeline verilmesini reddeder. Ayrıca bu dinler, başlangıç idealine dönmeyi savunan manevi kardeşlik anlayışı tarafından temsil edilmektedir (ör: İslam)
8. Dinin kurumsallaşması sürecinde ilahiyata giden yol
Başka topluluklara da mesajını ulaştırmak isteyen dinler, gerek örgütlenme gerekse kurumsallaşma sürecinde bazı sorunlarla karşı karşıya kalır.
1) Din teorisi: grubun temel inançlarını, dünyaya, din kardeşlerine, diğer insanlara, ilahi varlığa karşı tutumlarının temel esaslarını belirler. İlahi mesaja aracılık eden peygamber/ din kurucusunun ölümünden sonra dinin farklı kültürlere ya da daha geniş kitlelere yayılması, din teorisi üzerinde tekrar durmayı, yeniden düzenlemeyi, en azından dine yeni katılan farklı kitleler için yeni açıklamalar ve yorumlara yönelmeyi gerekli kılmaktadır. İşte bu yönelimler, o dinin “ilahiyat”ının doğuşuna giden yolu açacaktır. Dinin diğer din ya da felsefi sistemlere olan ilişkisi de din teorisinin gelişimine önemli katkılar sağlar. Asıl sorun din teorisini diğer dinler ve felsefi dünya görüşlerinden ayırt etmek hatta onlara karşı savunmaktır. İslam’da bu ihtiyacı karşılamak üzere Kelam bilimi ortaya çıkmıştır.
Din teorisinin safiyetini korumak ve onu fikri bakımdan işleyerek geliştirmek için yetenekli bazı kişiler ortaya çıkar ve bu amacı gerçekleştirmek için bazı statüler oluşturulur. Ruhban sınıfının oluşturulmasının en önemli sebebi budur. Bu aşamada dini cemaat belirli bir büyüklüğe ulaştıktan sonra, din teorisinin can alıcı noktaları bir “inanç formülü” haline getirilir. Bu formül dini cemaatin birlik ve bütünlüğünü sağlar. İslam’da amentü olarak bilinen iman şartları bu formüllerdendir.
2) Dini tören ve ibadetlerin yönetimi: dinin daha geniş kitlelere ulaşıp cemaatin hacmi büyüdüğü zaman, törenler ve ibadetlerin tek elden yöneltilmesine ihtiyaç duyulur, “din adamları” sınıfın ortaya çıkmasının en önemli sebebi budur. Bunlar dini tören usullerinde ve ibadet şekillerinde birliği sağlamakla görevlidirler. Bu din adamları sınıfı hiyerarşik veya demokratik biçimde teşkilatlanması mümkündür.
3) Dinin geniş kitlelere yayılmasıyla ortaya çıkan sorunlar: dinin farklı kültür çevrelerinde yayılırken dini cemaatin asli dini görevlerinin dışında birçok sosyal görevi de yerine getirme zorunluluğu. Bu zorunluluklar sonucunda dini cemaatler,  farklı sosyo-kültürel çevrelerin baskısı ile tam bir hayat birliği haline gelir.
4) Dini tören ve ibadetlerin yönetimi ile ortaya çıkan sorunlar: grubun sıradan üyeleriyle dini görevleri yürütülen arasında bir ayrılık ortaya çıkar. Dini tören usulleri ve ibadet şekillerinde birliği sağlamak için evrensel dinler farklı çözüm yolları bulmuştur. Bu konuda bazı dinler bütün tören ve ibadetlerin uygulama ve yönetimini din adamlarına bırakmış, bazı dinler çok serbest davranmışlardır.
9. Dini grupların fraklılaşması sürecinde dini gruba yöneltilen itirazlar
Hiçbir din bazı grupların ana gruptan ayrılma teşebbüslerinden kendini kurtaramamıştır. Dini gruplar hakkında kapsamlı birçok araştırma yapan Mauss, özellikle farklı toplum ve kültürlere yayılma eğilimi olan evrensel dinlerin mezhepleşme gerçeğiyle karşı karşıya kaldığını ifade etmiştir. Ona göre dinlerin mezheplere bölünmesi sadece tabii değil, aynı zamanda temel olaydır.
Dini cemaat içindeki dini tecrübelere itirazlar iki şekilde gerçekleşir:
 Kişisel itirazlar: muhafazakâr dindarlar, bazı dindaşlarının dini yaşantılarını kendilerininkine göre daha gevşek bulduğu için onları eleştirir. Bu eleştirilerin dikkate alınmaması durumunda, bu kişiler, dini gerçek anlamda yaşamanın ancak kendilerini o çevreden uzak tutmakla mümkün olabileceğini iddia ederler.
 Kolektif itirazlar: bu bireysel itirazcılara başkalarının katılması ve onların ayrı bir grup oluşturması, kolektif itirazı temsil eder.
 İtirazlar kısmi veya genel, ılımlı yahut şiddetli olabilir, temel prensiplerden sapmalara ya da ayrıntılara karşı yapılmış olabilir. Yani itirazlar sadece teolojik tartışmalardan kaynaklanmış değildir. Hatta pek çok durumda siyasi, sosyo-kültürel, etnik ve ekonomik sebepler daha etkili görünmektedir. Wach, ana dini gruba itirazların, dini anlatımın üç alanında (ilahiyat, ibadet ve örgüt) ortaya çıktığını ifade etmişse de bize göre dini gruba itirazlar dört ana noktaya yerleştirilebilir.
1) Din teorisi konusundaki itirazlar: bu itiraz, din teorisine sonradan yapılan ilaveleri ve değişiklikleri temizleyerek, onu saf veya ilk haline getirmeye amaçlamaktadır.
2) Tören usulleri ve ibadet şekilleri konusundaki itirazlar: dinlerin daha geniş sahalara, farklı kültürel çevrelere yayılarak evrensel bir hale gelmesi ile birlikte, tören usulleri ve ibadet şekillerinin zenginleştiği, ibadet yerlerinin büyük bir ihtişama büründüğü görülmektedir. Bu durum, bazı dindarların eleştirmelerine yol açar. Din kurucusunun yaşadığı dönemdeki ilk asli ve sade şekillerine geri dönmesini isteyen gruplar ortaya çıkar. İtirazlar, sadece onların çok karışık ve ihtişamlı hale sokulmasına değil, aynı zamanda fazla yüzeyselleşmesine de yöneltilmiştir. Bu durumdaki itiraz, tören ve ibadetlerin, görünüş olarak aynı şekilde icra edildiği halde gerçek dini anlam ve önemini kaybetmiş olmasına yöneliktir.
3) Dini örgüt konusundaki itirazlar: dinin teşkilatlanmış biçimsel yönlerine itiraz edenler, çoğunlukla her kuruluşu, hiyerarşiyi, konumu, disiplini hem bir hata hem de dinin dışında ve günah olarak görmektedir. Bu gruplar ana cemaati, “ilk cemaatleri sadeliğine dönme” ye çağırmaktadır. Ayrıca onlar, hiyerarşik teşkilatı dinin özüne aykırı bulmakta ve dini makam sahiplerinin maddi bir otorite elde etmelerine, siyasi sorunlara karışmalarına itiraz etmektedir.
4) Ahlaki kurallar ve yaşantılar konusundaki itirazlar: farklı kültürel çevrelere uyum zorluğu karşısında, getirilen yeni ahlaki kuralların, bazı emir ve yasakların gevşemesi tehlikesine maruz kalırlar. Bu durum, anılan kültür çevrelerine bazı tavizler verilmesini ve uzlaşma eğilimini teşvik eder. Bazı dindar kişi ve gruplar dini emir ve yasaklara tam uyulmamasına, dinden uzaklaşılmasına, dini prensiplerden taviz verilmesine itiraz ederler. İslam’da da yeniliklere bidat diyerek karşı çıkan eğilimler görülmektedir. Bir taraftan böyle itirazlar yapılırken, diğer taraftan geleneksel dini emir ve yasakların, prensiplerin, toplum değişmesi ve gelişmesi karşısında yetersiz kaldığı, toplum dini ihtiyaçlarını karşılamadığı şeklinde itirazlar da gelmektedir. Çeşitli dinlerde görülen reformist ve modernist akımlar bu itirazlar sonucunda ortaya çıkmıştır. Zira modernistlerin geleneksel dini anlayışlara karşı yönelttiği eleştiriler arasında bilimcilik ve akılcılığın büyük bir yer tuttuğu bilinmektedir. Ana dini gruba akılcı itirazlar yönelterek ana dini gruptan ayrılan grubun İslam’daki örneği Mutezile hareketidir.
10. Dini gruba yöneltilen itirazların sosyolojik sonuçlar
1) Zühd ve takvaya yönelmiş dindarlık grupları: kişisel itirazlar ile tamamen ayrılma arasındaki ara aşamayı teşkil ederler. Onlar ne ideal cemaat ile özdeşleşmeyi ne de cemaat içinde özel bir birlik oluşturmayı tercih ederler. Onların hedefi, takva yoluyla grubun tamamını hidayete erdirmektir. Dindarlıklarının tipik sosyolojik anlatımı “toplama” olan bu gruplar belli amaçlar, dua, tefekkür, kıraat ve başkalarına örnek olmak için toplanır.
Bu grupların başka bir özelliği peygamberin ve ilk gönüllülerin, ilhamını yeniden keşfetmek için başlangıç dönemlerini değer ve davranış kalıplarına başvurma teşebbüsleridir.
Bu tür dini gruplarda genellikle iki yönelime şahit olmaktayız. Birinci yönelime giren küçük zahit gruplar, kendi dini grubunun dışındakileri pek düşünmüyor ve sadece kendilerinin samimi dostlarının kurtuluşu ile meşgul oluyordu. İkinci yönelime giren gruplar ise hem yakınlarını kurtarmaya çalışıyorlar hem de dini grubun dışındakiler için büyük bir gayretle misyonerlik yapıyorlardı. Her iki zahit grubu da ana dini gruptan ayrılmasalar bile ideal dini hayatı yaşayabilmek için dünyadan yüz çevirmeyi tercih ediyorlardı.
Son olarak bu tür grupların diğer bir özelliği ana dini cemaati gizli ya da açıkça eleştirmeleridir.
2) Manevi kardeşlik grupları: bu tür grupların ana dini gruptan ayrılma isteği yoktur. Üyelerin tek hedefi tamamen dini esaslara uygun bir hayat yaşamaktır. Bu gayretler, ortak mal sahipliği ve ortak mal mülk yönetimine kadar gidebilir. Herkes sahip olduğu her şeyi paylaşmak zorundadır.
3) Tarikat grupları: dinlerde takva ve züht dindarlığı ve manevi kardeşlik gruplarının ileri bir aşamasını teşkil eder. Bütün evrensel dinlerde bu tür gruplara rastlanmaktadır. Bu gruplar ana dini gruptaki bazı gelişmelere karşı, dini daha sıkı ve yoğun yaşama isteğinden kaynaklanan itirazlar sonucu ortaya çıkar.
Manevi kardeşlik gruplarından daha kapalı, dini olarak ortak bir takva hayatına yönelenler tarafından oluşturulmuştur. Üyelerinin sadece kendilerine mensup olmasını istemekte ve sürekli kişisel sadakat üzerinde durmaktadır. Ana gruptan ayrılma düşüncesi yoktur. Bununla birlikte İslam’da tarikat üyelerine yoğun dini hayat arzularının tezahürü olarak bir çok nafile ibadet, raks, sema, ruhsat ve taşıdıkları kıyafet vs., Sünnilik derecelerinin  tartışılmasına yol açmıştır.
4) Mezhepler: mezhep, ilk olarak teşkilatlanmış büyük birlikten ayrılmayı, büyük grubun kavram birliğinden kopmayı ve farklı kavramları, kısmen kendi kavramları olarak kabul etmeyi ifade etmektedir. İkinci olarak ise, ayrılacak bir dini örgüt olmasa bile mezhebin, diğer mezheplerle bir bütün oluşturması anlamına gelmektedir. Öyle anlaşılıyor ki bu tipte mezhepler parçalı bir karaktere sahiptir.

Mezheplerin oluşum zamanı ve oluşum sebepleri:  Mezheplerin oluşumuna sadece dini itirazlar yol açmaz. Tarihi, toplumsal ve kültürel faktörler, mezhep hareketleri üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Bazen bu faktörlerin hepsi ya da birkaç aynı anda etkili olabilir. Bununla birlikte mezhepleri sosyal ve ekonomik faktörlerin ve şartların sonucu olarak açıklamaya çalışanlar olabilir. Bu teorinin haklılık payı olsa da mezheplerin ortaya çıkışında dini tecrübeyi geri plana atmak mümkün değildir.
11. Dini grupların marjinal formu olarak yeni din hareketler
Yeni dini hareketler farklı inanç ve ibadetler, farklı bir hayat tarzı, farklı değerler ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Din de dini oluşumların kültürün çok önemli bir parçası, hatta etkin belirleyicisi olduğu gerçeği, en temel sosyolojik ilke konumundadır. Dolayısıyla dini alanda meydana gelen değişmeler ve farklılaşmalar aynı zamanda kültürel bir mahiyet arz ettiği için doğal olarak sosyologların ilgisini çekmektedir.
1950’den sonra sanayileşmiş Batılı toplumlarda “küresel bir olgu” olarak birçok yeni dini hareketin ortaya çıktığı görülmüştür. Her ne kadar marjinal kabul edilse de, küreselleşen dünyada dini alanda bir takım değişmelerin ve farklılaşmaların meydana gelmesinde etkili bir faktör olarak yeni dini hareketlerin anlaşılması ve açıklanması büyük bir önem arz etmektedir.
1) Tanımlama girişimleri
Yeni ve küresel bir olgu olarak ortaya çıkan yeni dini hareketlerin çok yönlü ve çok karmaşık olan doğalarının anlaşılması için birbirinden farklı tanımlamalar yapılmıştır.
a) Teolojik tanımlamalar
Söz konusu olgunun olumsuz yönlerine atıf yapan bu tanımlamalarda yeni dini hareketler, gizlilik, dolandırıcılık, hilekârlık, otoriter liderlik, üye kazanmak için telkin ve beyin yıkama yöntemini kullanma, üyelerin akıllarını ipotek altına alma ve hayatlarının tamamını kuşatma, heterodoks ve sapkın birer kült olma gibi özelliklerle nitelendirilmiş. Bu tür olumsuz davranışlar sergilemenin ötesinde uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı, siyasi entrika, çocuklara tecavüz ile intiharı ve ölümü teşvik etme gibi çirkin işlere bulaştıkları da ileri sürülmüştür. Teolojik tanımlama yapanların daha ziyade “kült” kavramını kullandıkları belirtilmişti.
Psikologlar, kültü insanın hayata bakışını ve hayat tarzını değiştiren bir grup olarak tanımlarken, sosyologlar daha ziyade belli bir toplumun normlarına uymayan bir grup olarak nitelenmektedir. Zira sosyal bilimcilerin çoğu kültü, toplumda egemen kültürden sapmış, heterodoks özelliği ile ele almaktadırlar. Nitekim yeni dini hareketler, kamuoyunda da kült olarak görülürler.
b) Akademik tanımlamalar
Barker’a göre, yeni dini hareket kavramı, çoğu 1950’lerden sonra ortaya çıkan, 1970’lerden itibaren de yaygın bir ilgi görmeye başlayan ve söylemlerinde coşkun bir dini, ruhi ve felsefi yaşantı vaat eden birbirinden farklı oluşumları ifade etmek için kullanılmaktadır. Daha sade bir ifade ile söz konusu hareketleri dini duyguların yeni ifade biçimleri olarak nitelemek mümkündür. Ayrıca konunun uzmanları, yeni dini hareket kavramı balgamında, son yıllarda sayısı hızla artan “din değiştirme” olaylarının da ele alınması gerektiğini, çünkü bu olayların insanların yeni dini hareketler veya diğer dini oluşumlar içerisinde nasıl ve niçin girdiklerinin belirlenmesiyle doğrudan ilgili olduğunu belirtmektedirler.
Akademisyenlerin yaptığı tanımlarda yeni dini hareketlerin ortaya çıktığı “yer” ve “zaman” faktörünün esas alındığı görülür. Yeni dini hareketler, başlangıçta, İngiltere’ye özgü olarak algılanmış, ancak kısa zamanda Batı Avrupa ve ABD’de de hızla yayılmıştır. Öte yandan zaman faktörünü göz önüne alan akademik tanımlarda söz konusu dini hareketler, genellikle kendilerinden önce gelen veya geldiği düşünülen hareketlere gönderme yapılarak “yeni” olarak nitelendirilmiştir. Bunların “yeni” olarak nitelenmelerinin sebebi, hepsinin de II. Dünya Savaşı sonrasının şartlarında yani yakın zamanda ortaya çıkmış olmalarıdır.
Yeni dini hareketler olgusuna sosyolojik bir yaklaşım sergileyen bilim adamları, eşine bütün kültürlerde rastlanan sıradan, normal bir toplumsal örgütlenme biçimi olarak ele aldıkları görülmektedir. Konunun uzmanları, söz konusu dini hareketlerin geçmişteki örneklerinden farklı bir yapılanma ve görünüm içinde oldukları ve bu hareketlere üye olanlarında farklı amaçlarla katıldıklarına dikkat çekmektedirler.
Yeni dini hareketlerin Ortodoks inançlardan ayrılmış, sapmış olduğu şeklinde ithamlar salt bir iddia olmanın ötesinde kendileri tarafından da kabul edilmektedir.
c) Yeni yaklaşımlar
Zaman faktörünü esas alan akademik yaklaşımlar, söz konusu hareketleri “eski” ve “yeni” şeklinde ikiye ayırırlar. Ayırım noktası olarak 1945, 1950’ler, 1960’lar ve 1970’ler şeklinde farklı tarihler ileri sürülmüştür. Yeni dini hareketlerin genellikle 1950’lerde ortaya çıktıkları, 1960 ve 1970’lerde yaygınlık kazandıkları düşünüldüğünde, söz konusu farklı tarihleri içeren yaklaşımların çoğunu telif etmek mümkünse de, sorun tam olarak çözümlenmiş olmamaktadır. Her ne kadar eski ve yeni dini hareketler tabirleri kullanılmakta ise de, aslında bunun bir geçici ve palyatif bir çözüm olduğu açıktır. Yeni kavramının yeterli olmadığı daha başka kavramların üretilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Zira son derece hızlı ve kapsamlı bir değişimin yaşandığı günümüzde artık 1950 tarihinin bile çok gerilerde, yaklaşık bir asır geride kaldığı bilinmektedir.
2) Tipoloji denemeleri
Sosyal bilimlerde olaylar ve olgular incelenirken bir tipoloji oluşturma geleneği vardır. Max Weber tarafından geliştirilmiştir. Tipoloji, toplumsal dünyada gözlenen nesneleri, grupları, davranış şekillerini ve kültürel değerleri, aralarından soyut örnekler, tipler seçerek kategorileştirirken kullanılan iki ya da daha fazla, ideal tip dizisine verilen addır. Tipoloji bir izah kolaylığı olması için analitik olarak yapılır. Sosyolojik açıklamanın ilk basamağı olguları, tür ve tiplere göre ayırmaktadır. Böyle bir işlemde en önemli husus, olguların sayısında değil, olgular arasında gözlemlenen tipik özelliklerde aranır. Yeni dini hareketler olgusunun farklı yönlerine dikkat çeken üç tipolojiden vardır.
a) Yeni dini hareketlerin kökenlerini esas alan tipoloji
Tipolojilerden en yaygın olanı. Yeni dini hareketler Asya, Uzak Doğu kökenli olanlar ve Hıristiyan bünyesi içince ortaya çıkanlar şeklinde iki ayrı kategoride ele alınır. Bu tipoloji denemesi A. Beckford tarafından yapılmıştır. Onun geliştirdiği ikili tipolojiye göre, mistik Doğunun hayata materyalist Batıdan daha fazla anlam kattığına inananların oluşturduğu ve daha ziyade Asya’nın Hint ağırlıklı felsefi ve mistik geleneğine dayalı hareketler ilk kategoride yer alırken, ikinci kategoride ise, kendilerinin Hıristiyan olduğunu savunan, ancak gerek Hz. İsa’nın dönüşü de gerekse modern toplum hayatında manevi kurtuluşa ermenin çeşitli yolları ile ilgili geliştirdikleri yeni ve farklı öğretiler etrafında bir araya gelen insanların oluşturduğu hareketlere yer verilmektedir.
Nitekim konuyla ilgili yapmış oldukları ortak çalışmalarında, Batıda ortaya çıkan yeni dini hareketlerin daha iyi anlaşılması için sergilenen yaklaşımları iki ana teorik çerçevede toplandığını ifade eden Günay ve Ecer’in de Beckford’un ikili tipolojisinden etkilendikleri anlaşılmaktadır. Onlara göre, bazılarının kökleri XIX. Yüzyıla dayanan, ancak özellikle 1960’lı yıllardan sonra uzak Doğu kökenli mistik hareketlerin eklenmesiyle yeni bir boyut kazanan yeni dini hareketler birinci kategoride yer alırken, bu gelişmelere 1970’li yıllardan sonra Hıristiyan bünyenin verdiği tepki paralelinde oluşan yani dini hareketler ikinci kategoriyi oluşturmaktadır.
b) Ahlaki ve manevi gelişimin yöntemlerini esas alan tipoloji
Söz konusu hareketleri ahlaki ve manevi gelişim için kullandıkları veya kullanmayı düşündükleri yöntemlere göre değerlendirmektedir. Thomas Robbins ve arkadaşları, söz konusu hareketlerle ilgili olarak yapılan tekçi yaklaşım yerine “monistik” ve “düalistik” şeklinde ikili bir tasnif yapmışlardır. Buna göre monistik olarak adlandırılan ve içsel manevi bir dönüşümü savunan ve böyle bir aydınlamaya karizmatik liderlere tam bir teslimiyetle ulaşılacağı vaadinde bulunan hareketler yer alır ki, bunların en önemli özelliği, hayatın her alanını ilahi kurallara göre düzenleme konusunda tavizsiz bir ısrar içerisinde olmalarıdır. Hem Tanrı hem de insan merkezli bir ahlaki düalizmi kabul eden gruplarda düalistik olarak isimlendirilir. Bir diğer ifadeyle ahlaki yönden kusurlu dünyayı değiştirme arzusunda olan bu hareketler, aynı zamanda modern kültürün karmaşıklığına, göreceliliğine ve serbestiyetçiliğine karşı oldukları için “karşı hareketler”  olarak da nitelendirilmektedir.
c) Dünyaya karşı tutumları esas alan tipolojiler.
yeni dini hareketleri dış dünyaya karşı tutumlarına göre üç kategoriye yerleştirmiştir. İlk kategoride dünyayı reddeden sekt tipi hareketler yer alırken, ikinci kategoride dünyaya karşı mesafeli duranlar, üçüncü kategoride ise dünyayı benimseyip onaylayan kült grupları yer almaktadır. 

TOPLUMSAL YAPI, DEĞİŞİM VE DİN
1. Din ve aile
a) Arkaik dönemde din ve aile
İlk sosyolojik birlik olan aile, insanlığın ilk dönemlerinde tabii bir dini cemaat halindedir. Ailelerin genişlemesiyle ortaya çıkan klan da böyledir. Bununla birlikte aile üyelerini birbirine bağlayan bağ, kan bağı değil kutsal temellere dayanan inanç birliğidir. Kutsal bir unsur, onları birleştirirken aynı zamanda bu birliğe kutsallık da vermektedir.
Bu cemaat “kurtuluş” anlamına geldiği için oradan ayrılmak felaket anlamına gelir. Ailenin şeref ve mutluluğu, müşterek bir mülktür ve bunun için onun daima korunması ve zedelenmemesi gerekir. Bu nedenle ilkel toplumlarda ferdin özel ve bağımsız bir hayatı da yoktur. O, evlenmek ya da meslek sahibi olmakla sadece topluluğuna karşı görevlerini ifa etmektedir. Dolayısıyla bireysellikten uzak olan ferdin varlığı, ancak kutsal hayata bağlılığıyla mümkün olabilmektedir.
Kutsal olduğuna inanılan toplu yemekler de ailevi cemaatin somut görüntüsüdür.
İlkel kabilelerde aile babası, bu kutsal birliğin aynı zamanda dini lideridir.
Bütün bunlar ilkel toplumların aile yaşantılarının belirli bir düzen ve sistematiğinin bulunduğunu göstermektedir. Aile hayatındaki düzenlilik, kuşkusuz onların cinsel yaşamlarını da kapsamaktadır. Maxist sosyologların, insanlığın ilk dönemlerinde cinsel komünizmin yaşandığını ve bundan dolayı çocukların sadece annelerini bilip babalarını tanımadıklarını iddia etmelerine rağmen, birçok antropolojik araştırma, ilkel kabileler arasında bile mutlak cinsel serbestliğin olmadığını göstermektedir. Anne ve çocuk ilişkisi daha kuvvetli olduğundan, “anaerkil aile” tipi yani ana hâkimiyetinde olan aile tipi bundan kaynaklanmıştır.
b) Evrensel din ve aile
Evrensel dinlerde din ve aile ilişkileri önemli bir yer tutar. Çocuğun ilk kalıcı tesirlere maruz kaldığı ailenin sağlam temeller üzerine kurulması için gayret gösterilmiştir.
c) Yahudilikte aile
Yahudilikte din ile ırk adeta özdeşleşmiştir. Yahudi toplumu, aileyi genellikle dini ilkelere dayalı bir evlilikle kurmaktadır.
Kitab-ı Mukaddes’teki “Çoğalın ve yeryüzünü doldurun” tavsiyesine uygun olarak Yahudilerin evlenmeleri ve en azından iki çocuk, bir erkek bir kız, sahibi olmaları pozitif bir görevdir.
Bu dinde akraba evliliği daha yaygındır, süt akrabalığının, hatta kız kardeş ve torunlarıyla evlenmenin bir yasak doğurmayışı dikkat çekmektedir.
Yahudilikte boşanma, kabul edilmekle birlikte oldukça teessüf edilen bir olay olarak görülür. Önceleri boşanma hakkı erkekte bulunmasına rağmen son asırlarda kadın onayı da aranır olmuştur.
Katı bir cinsiyet ayırımcılığı bulunmaktadır, kadının doğumda sancı çekmesi Hz. Havva’nın yüzünden cennetten atılmalarının bir cezasıdır, erkeğin kaburga kemiğinde yaratılması denklik hakkını kaybettirir ve bir kadın kocasını kaybettiğinde erkeğin akrabası bulundukça mirastan pay alamaz. Yahudi erkekleri hemen her gün “ beni kadın yaratmayan Tanrı’ya şükürler olsun” diye dua etmektedirler.
Adetli günlerinde kadının dokunduğu her eşya kirli sayılır, dokunanda kirlenir.
d) Hıristiyanlıkta aile
Kan ve soya dayalı organik “ailevi cemaat” müminler cemaatine göre ikinci planda kalır.
Kendine özgü bağımsız cinsellik özelliğini kaybederek evlilik, bir kilise sırrı, İsa ve kilise ile birleşme olayı haline geliyor. Evlilik çocuk doğurmak ve zinadan korunmak amacıyla haklı görülen ya da katlanılması gereken bir görev telakki edilmektedir. Evlilik ve cinselliğe karşı duyulan bu güvensizlik “bekârlık yemini” ile sonuçlandığından Katolik kilisesi, evli erkeklerin papaz olarak atanmasına izin verirken piskopos olmalarına izin vermemektedir. Yine bekâr bir kimsenin papaz olduktan sonra evlenmesi de mümkün değildir.
Kutsal bir faaliyet olarak evlilik, kilisede takdis edilmesi gereken bir sakrement olarak telakki edilmektedir. Evlilik takdisini sevgi boyutunu beslediği ve geliştirdiği söylenebilir. Kocayla birlikte eş olarak kadının tek bir beden haline geldiği bir bütüncül yapı görülmektedir. Ancak bunun olumsuz çağrışımları da vardır. Bu bütünlük ebeveynleri dışta bırakmaktadır.
Bazı Hıristiyan mezheplerinin eşler arasındaki sevgi saygı ve ayrılmazlığı boşanmayı engelleme noktasına kadar götürdüğü bilinmektedir.
Aile yaşamı, iman ile Allah arasındaki ilişkiye benzetilerek kutsallaştırılırken, kadının kocasına itaatiyle Rabbine itaati arasında bir bağlantı sağlanmaktadır. Erkeklerin Tanrı’nın yücelik ve şanını artırdığı gibi kadınların da aynı şekilde erkeklerin yüceliğini artırdığını belirterek, kadın-erkek farklılığının temelini, açıkça iki cinsin farklı yaratılışına bağlamaktadır. Ailenin tek hâkimi olan erkek, otoritesini kral’dan, kral da tanrı’dan almaktaydı. Protestan mezhebi, otoritenin ataerkil tanımına dayalı hiyerarşik ilişkilere karşı çıkmış ve kadın, erkek, çocuk, Tanrı nezdinde herkesin eşit olduğunu ima etmişti, bu eşitlik tinsel anlamda olup pratikte bütünüyle gerçekleşme imkânı bulamamıştır.
e) İslamiyet’te aile
Kan ve soya bağlı cemaat ikinci planda mümin cemaatine göre. İslamiyet geçmişin uygulamalarını tamamen reddetmemiş, bunlar arasında seçici bir yol izlemiştir.
Evli bir yaşam, bekârlığa tercih edilmiştir. Boşanmaya karşı olumsuz bir değer atfedilmekle birlikte yasaklanmış değildir.
Örfe göre hem çekirdek hem geniş görünümlü aile yapılarından söz etmek mümkündür. Kur’an da ebeveyn ve diğer akrabaların, fert üzerinde birtakım haklarının olduğunu belirtir. İslam’ın genel muhtevasına bakıldığında, sadece akrabalarla değil başka insanlarla da sürekli olumlu ve insani ilişkilerin tavsiye edildiği görülür. İslam her iki cinsten de namus ve iffetlerini eşit derecede korumalarını talep etmiştir.
2. Din ve eğitim
Eğitim, bir plan ve hedefe göre insanın yetiştirilmesi, ruh ve beden sağlığını koruyarak geliştirilmesi için yapılan bütün çalışmalar olarak anlaşılmaktadır. Eğitim nesiller arasındaki anlayış yakınlığını ve ahengi koruyarak tarih boyunca milli şuurun devamını ve gelişimini sağlamayı hedefler. Değişik şekillerde tanımlanmaktadır. Eğitim anlayışı üç noktada toplanmaktadır:
• Kültür alanında devralınan mirasın ilerlemeye engel olmayanlarını gelecek kuşaklara aktararak toplumun kalıcılığını sağlamak.
• Bireyde beden ve ruh kabiliyetlerini uyandırmak, geliştirmek, ona birtakım bilgi ve beceriler kazandırmak.
• Yetişmekte olan nesillere, şahsi imkân ve yeteneklerini sonuna kadar kullanmasını öğreterek, toplumun içinde arzu ettiği bir yere gelmesini ve geldiği bu yeri severek topluma katılımını sağlamak.
Demek oluyor ki toplumun devamı ve gelişmesi eğitime dayanmaktadır. Kendimizden önceki nesillerin mirasını eğitim yoluyla kazanıyor, bunlara kendi bilgilerimizi, keşiflerimizi ilave ederek bizden sonraki nesillere eğitim yoluyla aktarıyoruz.
Din sözlükte, ceza, ibadet, mükâfat, örf, adet, tutulan ve gidilen yol, millet gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise dinin birçok tanımı yapılmıştır. İslam bilgileri arasında en çok kabul edilen tanım şudur: “Din, akıl sahiplerini kendi iradeleriyle bizzat hayırlara yönlendiren ilahi bir kanundur”. Din sadece insanın iç dünyasında kalmayıp aynı zamanda toplumda da kendini gösterir. Buna göre din, sübjektif ve objektif yönüyle bir bütünlüğe sahiptir. Eğitim bizatihi, akademik olduğu kadar dini ve ahlaki değerlerin ifadesidir.  
Eğitim amaçları, toplumsal değer yargılarından kaynaklanır. Dolayısıyla değer yargılarını oluşturan dini, ekonomik, siyasi davranışlar ve kurumlar siyasi sistem aracılığıyla eğitim amaçlarına yön ve şekil verirler. Dini bir bakış açısıyla eğitime, “insana kendine yönelmeyi, kendini hissetmeyi, kendini tanımayı öğrettikten sonra, kendinden sıyrılıp Allah’ı tanımayı öğretmek ve bu yolda ona rehberlik etmek gibi bir görev yüklenir.
Öğretimle, nazari erdemleri oluşturmak hedeflenirken, eğitimle dini ve ahlaki erdemler kazandırılmaya çalışılır. Hemen hemen her dini inanç, ilahi kabul edilme durumuna bakılmaksızın, insanı belli konularda bilgilendirmek ve temel ahlaki değerleri benimsetmek gibi bir amaca sahiptir. Din ve ahlak, eğitim ve öğretimin en geniş yelpazede hedeflerini içerir ve kişinin hayatını yönlendirebilecek tüm evrensel normları hazırlar. Din aynı zamanda eğiticilere hedef olarak üstün bir ideal ve sarsılmaz bir değer sağlar. İslam dini açısından bakıldığında din ve eğitim arasındaki ilişkisi, bu iki kavram arasında bir ayrıma gitmeyi imkânsız kılacak kadar birbirleriyle iç içe girmiş durumdadır.
3. Din ve sosyalleşme
1) Sosyalleşme nedir?
Geniş bir anlamda, ferdin, içinde yaşamak durumunda bulunduğu grubun, toplumun ve medeniyetin inançları, bilgileri, değerleri, modelleri ve sembolleri gibi o gruba, topluma, kültüre ve medeniyete mahsus duyuş, düşünüş, yapış ve inanış biçimlerini alması sürecidir. Süreç, daha sonra ferdin onları kendi içinde özdeşleştirmek suretiyle şahsiyetine mal etmesi ve böylece çevresine uyum sağlaması biçiminde devam eder. Sosyalleşme kişinin toplumsal kültürle bütünleşmesi mümkün kılan bir mekanizma olmaktadır. Kültür Aktarması’ndan ibarettir. Bu da her şeyden önce bir eğitim ve öğretim meselesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
2) Dini sosyalleşme neyi ifade etmektedir?
Kişinin toplumun dini kültür unsurları, değerleri, sembolleri ve modellerini alarak kendi şahsiyetine mal etmesi ve böylece dini kişiliğinin oluşmasından ibaret bulunan bir süreçtir.
3) Türkiye’de dini sosyalleşme
Sosyalleşme dediğimiz bütünüyle bir öğrenme vetiresinden ibaret olup, bunun da bir tür öğreten-öğrenen ilişkisinden başka bir şey olmadığı bu karmaşık süreç içerisindeki temel sosyalleştirici ajanları bu sınırlı çalışmada teker teker ele alma imkânımız bulunmuyor. Bu durumda, onlardan sadece biri yani dini bakımdan sosyalleşme olgusu ve sürecinde ailenin oynadığı rol üzerinde durmak lazım.
4) Ülkemizde dini sosyalleşmede ailenin rolü
Dini sosyalleşmenin en şiddetli olduğu dönem küçük çocukluk devresidir, bu süreç içerisinde aile grubunun ilk ve en müessir rolü oynadığını göstermektedir. Çoğunlukla denekler dini eğitimin aileden başladığının şuurundadır. Toplumumuzda, ailenin dini eğitim ve sosyalleşmedeki rolünü ailenin tipiyle de yakından münasebette bulunduğuna şüphe yoktur. Ülkemizde, çocuklar ilk dini bilgileri ve terbiyeyi verenler kadınlardır.
4. Din ve siyaset
Dini ve siyasi yapılar arasında her zaman bir ilişkinin olduğu gözlenmektedir. Din ve siyasetin kesişme noktası dinin muhatabı olan ve aynı zamanda sürdürülen siyasi sistemin aktörü olan insanın her iki alanda da değişmez etken olmasından kaynaklanmaktadır. Dine bağlı ve siyaseti yönlendiren insanın olduğu bir yerde böyle bir ilişkinin yokluğuna inanmak ya da yokluğunu varsaymak dinin anlamsız, dine ait inanca dayalı eylem ve davranışların geçersiz olduğunu kabul etmektir. Dinle siyaset arasındaki ilişkiler:
• Dinin bir meşruiyet aracı olarak kullanılabilir olması
• Dinin toplumsal bir varlık olan ve kutsalla bağını kesmeyen insan eylemlerinde etkin bir gerçeklik olması
• Dinin siyasi otoriteyi ele geçirme eğilimine girebilmesi
• Dinin siyasete, siyasetin dine araç yapılması
Din siyaset ilişkileri çeşitli yönlerden sınıflandırılmıştır daha çok Hıristiyanlık ön plana alınmıştır. Bu sınıflandırmalardan genel olarak en önde geleni şunlardır:
 Kilise ve devletin birlikteliğini ifade eden teokrasi
 Kilise ve devlet ayrımını ifade eden laiklik
Diğer bir sınıflandırma Maurice Barbier’e aittir. Barbier batıdaki din-devlet, din siyaset ilişkilerini dört gruba ayırmaktadır:
 Dinsel yaklaşım: dinin siyaset üstünlüğünü ön plana çıkar
 Araçsal yaklaşım: dinin siyasete tabi olması gerektiği
 Liberal yaklaşım: din ve siyasetin ayrılığını savunur
 Eleştirel yaklaşım: din ve siyaset ilişkilerine eleştirel yaklaşır
Burada dinin yerine geçecek pozitivist bir din anlayışı önerilir.
5. Din ve ekonomi
Weber dinsel anlayışların ekonomik davranışları gerçekten bir belirleyicisi olduğunu ve bu bakımdan toplumların ekonomik değişimlerinin nedenlerinden biri olduğunu göstermiştir, din toplumda ona inanları bir arada tutma işlevinden başka bir takım rollere de sahiptir, bu rollerden birisi de ona inananların çevreleriyle ve kendileriyle ilgili tutum ve davranışlarını düzenlemesi ve şekillendirmesidir.
6. Din ve kültür
Kültür insan zihniyetinin ve davranış kalıplarının, kurumsallaşarak sonraki nesillere aktarılmasına ve toplumun devamına hizmet eder. Din kültürel süreçler içindeki kurumsallaşmış semboller, inançlar ve topluluk oluşturma özelliğinin yanı sıra insan varlığına bir anlam katması dolayısıyla insan üzerinde etkili olabilmektedir.
7. Kürselleşme ve din
İnsan ile ilgili olan ne varsa onun küreselleşme tarifinde yer alması kaçınılmazdır. Nispeten açık olan durum, küreselleşmenin uluslar arası düzeyde yayılmacı özelliğidir. Amerika bütün dünyayı insanlık adına şekillendirme arzusu kuşkusuz kendi zaviyesinde ve çıkarlarından hareketle cereyan etmektedir. Günümüzde küreselleşme dünyanın her tarafında şu veya bu şekilde gündemdeki yerini korumaktadır. Din, kendi öz dinamiklerini içinde yaşadığı ortamın ve zamanın dinamikleriyle etkileştirme kabiliyetinde bir olgudur. Küreselleşmenin ise bir süreç ve biçimde olması kaçınılmazdır.
Küreselleşme sürecinin etkilerinin başka alanlara kıyasla en son sıçrayacağı ve en yavaş olacağı alanın din olduğu görülmektedir. Din, alternatif yaklaşımlara nispeten dirençli olup, kendisiyle mukayese edilenle birlikte değerlendirildiğinde çok net ve belirginleşen bir görüntü elde etmek zordur. Din, inan fertlerin eliyle dinamikler bütünüdür. Dolayısıyla din ile küreselleşmenin irtibat kurması kaçınılmazdır. Dinin küreselleşme karşısındaki durumunu üç kategoride ele almak mümkündür:
 Küreselleşmeye bizatihi karşı olmaya da küreselleşme karşıtlığının dinden yararlanması
 Birincisinin aksine ancak benzer usulle küreselleşmeyi destekleyici olmaya da küreselleşme taraftarlığına destek oluşturma
 Küreselleşmenin dine muhtaç olması
8. Toplumsal değişme ve din
Toplumsal değişimi engelleyici bir faktör olarak din: bir takım kutsal metinlere, sembollere ve geleneğe bağlılık özellikle kurumsallaşmış bir dini, mevcut düzeni koruyan bir yapıya dönüştürebilmekte ve bu durumda din, genellikle, yeni değerlerin yaratıcısı olmaktan çok eski değerlerin koruyucusu şeklinde algılanmaktadır. Bireylerin siyasal düzen ve devletle ilişkilerini belirleyerek toplumsal sistemin devamına hizmet eder. Dinin toplumsal değişmeyi engelleyici niteliği, özellikle hızlı değişim dönemlerinde etkilidir, toplumsal parçalanma tehlikesine karşı bir kalkan görevi görür.
Toplumsal değişmeyi sağlayıcı ya da kuvvetlendirici bir faktör olarak din: özellikle meşruiyet ve zihniyet kazandırma, çatıştırma, organize etme, sosyalleştirme, yapılandırma, motive etme, kimlik ve kişilik kazandırma, toplum düzenleme, aracı kurumluk gibi işlevleri yerine getirerek toplumsal yapıda sosyo-kültürel ve yapısal değişimlere kaynaklık etmekte ve böylece sosyal değişmenin katalizörü haline gelmektedir.
 Toplumsal değişmenin din ve üzerindeki etkileri: dinlerin yayılmasıyla, ulaştığı yeni kültürel koşullara uyum sağlamaya çalışmışlardır. Toplumların yapısal değişimlerinde etkili olan faktörlerden biri olan farklılaşma, aynı zamanda dini de etkileyebilmektedir. Toplumsal farklılaşma karşısında dini anlayış, inanç ve ibadetlerde de farklılaşmalar görülebilmiştir.
9. Modernleşme, sekülerleşme ve din  
Modern toplum, ileri düzeyde sanayileşmiş toplumdur. Modernleşmenin temel göstergelerinde biri ilerlemedir, ikincisi rasyonalitenin toplum yaşamına hâkim olmasıdır. Modernleşmeyle birlikte din, hem toplumun temel kurumları üzerindeki nüfuzunu kaybetmiş, hem de kendi özel fonksiyonlarıyla sınırlı bir hale gelmiştir. Sekülerleşme bu noktada konumuza dâhil olmaktadır. Weber “rasyonelleşme” sürecine sekülerleşme adını vermiştir.
Sekülerleşme olgusuna ilişkin tanımlamalarda; 1. Bilincin gelişmesiyle doğaüstü varlıklara inancın ortadan kalkması, 2. Toplumun değişmesiyle toplumsal kurumlara nüfuz etmiş olan dinin nüfuzunun azalması, 3. Modernleşmeyle birlikte insanların kilise ve din ile ilişkilerinin azalması, 4. İnsanlar arasındaki ilişlerdeki dinin hâkim konumunun zayıflaması, 5. Dinin toplumsal hayatın çeşitli alanlarından uzaklaşması, 6. Dini otoritenin yerinin kamusal alandan insan hayatının özel alanına sıkışması ve 7. Dinin siyasal güç alanlarından elini çekmesi gibi hususları görüyoruz.
Sekülerleşmeyi Batı tarihinde kökleştiren hareketlere baktığımızda ise Rönesans, Reformasyon, Fransız Devrimi, Protestanlık, Sanayi devrimi gibi, genelde Hıristiyanlığı, özelde Kiliseyi, Batı ülkelerinin toplumsal yaşamından uzaklaştıran olay ve olguların etkili oldukları görülmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Batılı toplumlarda sanayileşme, kentleşme ve demokratikleşme sürecinde dinin, toplumdaki etkili ve hâkim konumu zayıflamış ve bu olgu sekülerleşme olarak isimlendirilmiştir, toplumlarda gittikçe kutsaldan uzaklaşacak, dini otoritelere ilgi zayıflayacak ve din ortadan kalkacaktır.
Din sosyolojisinin temel tartışma alanlarından biri haline gelen sekülerleşme konusunda üç ayrı paradigmanın mücadelesi devam etmektedir:
1) Eski paradigma: modern toplumdaki kilise hâkimiyetinin daralması veya bu otoritenin cemaatler eliyle kullanılması sekülerleşmenin ispatı olarak görenler tarafından savunulmaktadır.
2) Yeni paradigma: sekülerleşme olgusunu kabul etmekle birlikte, eski paradigmanın tahminlerinin isabetli olmadığını, modern toplumda bireysel dindarlığa büyük bir yöneliş olduğunu, cemaatlerin varlığının bunun ispatı olduğunu ifade etmektedir.
Hadden, sekülerleşme teorisinin başarısızlığını dört temel gerekçeyle ortaya koyar:
 Sekülerleşme dikkatle incelendiğinde ortada gerçek bir teori olmadığı görülür. Çünkü teorinin, modern dünyada inancın ve dini kurumların rolü üzerine yönlendirici bir duruşu mevcuttur
 Bazı göstergeleri olmakla birlikte, sekülerleşme sürecini destekleyen bir veri birikimi yoktur
 Avrupa ve Amerika’da 1960 ve 1970’lerde yeni dini hareketler hakkında yapılan araştırmalar, sekülerleşme tezini geçersiz kılan teorik modeller üretmişlerdir
 Son zamanlarda dünyada dinin politik alanda da etkili olduğunu gösteren olaylar gerçekleşmiştir.
3) Eklektik paradigma: çıkış noktasını, yeni paradigmanın eski paradigma söylemini iyi anlamadığına yönelik iddiaları oluşturmaktadır. Temel argümanları:
 Eski paradigmanın sekülerleşme anlayışı, yeni paradigma yanlıları tarafından, dinin gerilmesi yerine dinin ortadan kalkacağı şeklinde anlaşılmıştır.
 Yeni paradigma, modern toplumda dinin varlığını abartmıştır.
 Sadece Amerika’daki dini görünümle ilgilenmiş, Avrupa’daki gelişimleri dikkate almamıştır.
 Sekülerleşmeyi sadece bireysel dindarlık bağlamında ele almış, kurumsal sekülerleşmeyi dikkate almamıştır.
 Sekülerleşmenin özü farklılaşmadır ve ekonomi, bilim gibi seküler alanlar, artık dinin hâkimiyetinde değildir
 Sekülerleşme, dinin değil, dini otoritenin gerilemesidir.
Sosyologlar, sekülerleşme tartışmalarındaki anlaşmazlıklara karşı çözüm önerileri de geliştirmişlerdir üç aşama halinde:
1) Toplumsal sekülerleşme: Dobbelaere toplumsal sekülerleşmeyi öncelikle ekonomi alanında yaşanan değişmelerin sosyal alana yansımasının bir sonucu ve insanlar arası ilişkiler ağının dinin nüfuz alanından çıkması olarak tanımlar
2) Kurumsal sekülerleşme: Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfı ve Kilise’nin varlığı, din kurumunun diğer toplumsal kurumlarda önce rasyonel hale gelmesini gösterir.
3) Bireysel sekülerleşme: kavram bireylerin Kilise gibi dini kurumlara bağlılık düzeylerinin azalmasıyla cemaatlere üye olmalarını, tavır ve davranışlarında cemaat normlarına uymalarını ifade etmektedir.
Amerikalıların üçte birinin özelleşmiş bir dine bağlılığı, sonuçta özelleşmiş dinin varlığını ortaya koymaktadır.

 

 

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

SOSYOLOJİ- TOPLUMSAL GRUPLAŞMA VE DİN

TOPLUMSAL GRUPLAŞMA VE DİN- ÖZET

DEVAMI

Ana Başlıklarıyla Din Soyolojisi- Kitap Özeti

Ana Başlıklarıyla Din Soyolojisi- Kitap Özeti

DEVAMI

Videolar

  • Nuh Arslantaş: Mustafa Öztürk'le Din ve Hayat: Kur'an'da Yahudilik (Kanal 24 - 27.09.2014)
  • Kinder über den Islam - Ammar und Umeyr
  • Die Spaltung der Umma (Siffin-Tahkim)

Foto Galeri

<p>Yeni Ti-Entertainment.com hakkındaki görüşünüz?</p>