Ti-Entertainment

Ana Başlıklarıyla Din Soyolojisi- Kitap Özeti Din Bilimleri

Ana Başlıklarıyla Din Soyolojisi- Kitap Özeti

~~ANA BAŞLIKLARIYLA DİN SOSYOLOJİSİ

Din sosyolojisi din ile toplumun karşılıklı ilişkilerini inceler. Bu ilişkiye konu olan her iki alan da dinamik bir yapıya sahip. Bir tarafta ilkeleri genellikle aşkın varlık ve fenomenlere referansla şekillenen din, diğer tarafta yapı ve sürçlerin karmaşık etkileşiminden oluşan toplum… Birbirinden farklı alanlara göndermede bulundukları anlaşılan bu iki kavram, din sosyolojisi biliminde ortak bir inceleme alanına kavuşur.
Sosyoloji ve din sosyolojisi
Türkçesi İçtimaiyat/Toplumbilim. İsim babası Auguste Comte, felsefeden bağımsız bir bilim olmasını sağlayan Emile Durkheim. Toplum denilen varlığı kendine özgü bilimsel metotlarla araştıran, anlayan ve açıklayan bilim. Olgunlaşma çağına yeni girmiş. Başlangıçta temel amacı Ortaçağın alışılmış toplumsal yapısının çökmesi ile ortaya çıkan durumu, değişmeyi ve yeni yapısallaşmayı anlamak, açıklamak. Her bilimin kendine özgü kavramları var, din sosyolojisinin konusu belirleyen iki parametrenin birbiriyle olan ilişkisi, bu parametreler DİN ve TOPLUM.

 

 

 

TOPLUM birçok sosyal grup ve kurumdan oluşmuş, sistem özelliği taşıyan bütündür. Buna dini grup ve kurumlar da dâhildir. Din sosyolojisinin konusu ve amacı ise buradadır: Bir toplumsal yapıda mevcut birimler din olgusu iletişim ve etkileşime girdiğinde ortaya çıkan süreç ve yapıları tasvir etmek

Giriş
Din ve Toplum
I. SOSYOLOJİNİN KONUSU
Toplumu açıklama sosyolojide farklı tanımlarının yapılmasına götürmüştür. Bizim seçeceğimiz 2 tanım günümüz sosyologlarından olacaktır, biri Türk Amiran Kurtkan’ın diğeri de Alman Jakobus Wössner’ın tanımı.
Cemiyeti hareket halinde bir bütün olarak ele almakla vazifeli bulunan sosyolojinin, her şeyden evvel açıklamak zorunda olduğu ilk kavram cemiyet’tir. CEMİYET insan davranışını hem hürriyete kavuşturan, hem hudutlandıran, bir taraftan karşılıklı yardımlaşmalara imkân veren, diğer taraftan guruplaşmalara ve bölümlere yol açan, değişen bir sosyal teşkilatlar ve münasebetler ağıdır.
Kurtkan bu cemiyet tanımından hareketle « sosyoloji, sosyal münasebetler ve bunların tarzını ele alan bir ilimdir » diyor. Wössner de «sosyoloji, belli bir kültüre mensup toplumun grup ve kurumlarında, sosyal süreçler tarafından şekillendirilmiş olan insan davranışlarının ilmidir» şeklinde bir tanım yapıyor. Her iki tanımda da vurgulanan olguları aşağıdaki başlıklar altında toplayabiliriz.
1) Sosyal Davranış Bilimi Olarak Sosyoloji
a. Davranış ve Sosyal Davranış Düzlemi
İnsanda biyolojik, psikolojik ve sosyal olmak üzere üç tür davranış gözlenmektedir. Bunu U_O_T formülü ile şu şekilde ifade edebiliriz:

 

 


Sosyal davranış (SD), biyolojik tepki (BT) ve psikolojik davranıştan (PD) farklıdır. Bir davranışın sosyal davranış haline gelebilmesi için fertten çıkıp fertler arası sürekli ve düzenli bir yapı kazanması gerekir. Yani biyolojik ve psikolojik davranış ferdi olduğu halde sosyal davranış toplumsaldır.
Bu durumda bir davranışın sosyal davranış olabilmesi için iki şarta ihtiyaç olduğu ortaya çıkmaktadır. Bunlar:
 Fertler arası karşılıklı haberdarlık (etkileşim ve iletişim)
 Mensubiyet duygusu (grup şuuru) dur.
Bu özellikleri ile sosyal davranış düzlemi birbirinden haberdar olan ve birlikte mensubiyet duygusuna sahip en az iki insanın davranışlarından oluşmaktadır.
Aşağıdaki şemada dokuz üyeli bir sosyal grupta tek tek fertleri ve bunları birbirine bağlayan ilişkileri görüyoruz. İlişkiler sistemi oklarla gösterilmiştir. Zira biz bir sosyal davranış alanında yalnız şahıslar ve onların ferdi davranışlarını görebiliyoruz. Şahıslar arasındaki ilişkiler sistemini meydana getirdiği davranış alanı, ancak, ölçülebilir belli zaman ve mekân süreçleri içerisinde algılanabilir. Diğer bir ifade ile sosyal davranış alanı içindeki davranış olgusu, bir zaman sürecine ihtiyaç gösterir. Bu özellikleri ile sosyal davranış alanı, belli bir sosyal grup içerisinde ortaya çıkan sosyal anlaşmanın sonucu, sınırları belirlenen davranışlar topluluğu ifade etmektedir ve ferdin davranışları bu davranış alanı içerisinde anlam kazanmakta; sosyal davranış haline gelmektedir.
 

 

 

Birey bilgi, yetenek ve kişisel özelliklerine bağlı olarak binlerce davranış gerçekleştirebilir, bunlar da belirli bir nedeni olacak ve bireye bir tatmin sağlayacaktır. Ancak bireyin etki alanı içerisinde bulunduğu her sosyal yapının istediği, kabul ettiği ve istemediği davranışlar vardır. Bireysel davranışın anlamlığı sosyal yapının kabul alanına uygunluğuna bağlıdır. Bu durumda davranışların belirli sosyal düzlemlerde ortaya çıkmasının gerektiği, eğer davranış ile düzlem arasında uyum yoksa sonucun olumsuz veya etkinlikten uzak olarak yorumlanacağı düşünülmelidir.

 

 

 

Birey ile bulunduğu ortamda gerçekleştirebileceği ve gerçekleştirmesi gereken davranışlar gösterilmektedir. Bireyin gerçekleştirmesi gereken davranışlar içinde bulunduğu grup tarafından belirlenmiş, neyi nasıl yapacağı ve hangi davranışları yapamayacağı saptanmıştır. Bu durumda kişi bulunduğu sosyal yapı içerisinde AOB açısı içerisindeki davranışları gerçekleştirecektir. İstenen davranışlar örgüsünden oluşan sosyal etkileşim alanına davranış düzlemi denir.
b. Davranış Düzlemini Oluşturan Faktörler
Şekil 2 deki davranış düzlemini AOB açısının içerisinde kalan alan olarak belirlersek, davranış düzlemi oluşturan iki ayrı grup faktörün varlığını görürüz. Bu faktörlerden birisi toplumun genel kuralları, diğeri ise davranış düzlemini oluşturan alt sistemin özel kurallarıdır. Toplumun  genel kurallarını, bireyden her ortamda beklenen davranışlar; alt sistem kurallarını ise kişinin dahil olduğu her grubun kuralları olarak görmek doğru olacaktır.
Genel kurallar bir toplumun tamamını ilgilendiren, tüm davranış düzlemlerinde geçerli olan kurallardır. Bu kuralların evrensellik özelliği vardır ve toplumun bütün üyelerinden beklenen davranışlardır. Genel kuralları yaptırımlı ve yaptırımsız olarak 2 grupta toplamak mümkündür.
Davranış düzleminin ikinci sınırlayıcısı OA sınırı özel kurallardan oluşur, bu bireyin bulunduğu davranış düzlemiyle ilgili kurallar topluluğu olarak görülmelidir. Özel kurallar evrensel olmayıp, aynı sosyal yapı içerisinde gruplara göre farklılıklar gösteren kurallar topluluğudur.
Özel kurallar çok zaman davranış düzlemine bağlı olarak örgütleyici tarafından konan yazılı kuralları veya davranış düzlemi içerisinde gelenek haline gelmiş davranışları kapsar. Bu kurallar davranış düzlemi içerisinde bulunan bireylerin belirli bir zaman diliminde sosyal anlaşma sonucu ortaya koydukları kurallar görünümünde olabilir, örgütleyici grubun ileri sürdüğü davranış sınırlayıcıları olabilir.
c. Kurumsal ve Gerçek Davranış Düzlemi
AOB açısındaki düzleme bir emredici kurallar topluluğu olarak bakmak mümkündür. Emredici kuralların oluşturduğu davranışların ise sosyal grubun değer yargılarına, kurallarına ve bireylerin rol davranışlarına uyum arzularına bağlı olduğu bilinmektedir. Ayrıca emredici bir sosyal yapının diğer benzer yapılar ile etkileşim içerisinde olduğu da bilinmektedir. Bu etkileşime bağlı olarak davranış düzlemini belirleyen kuralların ve bireylere beklenen davranışları gösterme arzusunun istenenden farklı uygulanacağı, dolayısıyla da davranış düzleminde söz etmek gerektiğinde en az 2 tür davranım düzleminin bilinmesi gerektiği görülmektedir, bunlar kurumsal (teorik) ve gerçek davranış düzlemidir.
d. Kuramsal (teorik)Davranış Düzlemi


 Höşgörülen Sapma
 A K

         Özel kurallar Gerçek Davranış Düzlemi
 L
 Höşgörülen Sapma
 O           Genel kurallar B

AOB düzlemi içerisindeki yer alan kişilerin bu alandaki standart davranışlara uyması ve tamamı tarafından yerine getirilmesi gereken davranışlardır, standart davranışlardan sapma istenmemektedir yoksa ceza verilir. AOB açısındaki bu düzleme kurumsal davranış düzlemi denmektedir. Bu düzlemin değişmesi toplumun uzun süreli kültürel evrime bağlıdır. Genel veya özel kuralların değişmesi halinde davranış düzlemi değişebilecektir. Kişiselliğe yer yoktur.
e. Gerçek Davranış Düzlemi
Bir sosyal grup içerisindeki kişilerin grup kurallarına aynen uymasını beklenilmez, sınırlı ölçüdeki sapmalar hoşgörüle bilir. Bunlar ya küçük cezalarla önlenir ya da doğrudan kabul edilir, ama süreklilik kazanması önlemeye çalışılır. Şu şekilde formüle edilebilir:
 AOB = Kurumsal davranış düzlemi
 AOK + LOB = Hoşgörülen sapma
 AOB – (AOK + LOB) = KOL = Gerçek davranış düzlemi
Aslında uyma davranışlarındaki bu farklılık sosyometrik matriksel sosyal gerçeklik arasındaki mesafeden kaynaklanmaktadır. Bu sosyal değişmenin de nedenidir.
2) Sosyal Münasebetler Bilimi Olarak Sosyoloji
Sosyoloji inceleme alanına giren en küçük ünite en az 2 kişi arasındaki sürekli ilişkilerdir.
Sosyal münasebetlerin 2 şartı vardır: - Karşılıklı haberdarlık (etkileşim ve iletişim)
             - Mensubiyet duygusu (grup ruhu)
Bunlar insanlar arasındaki benzerlikten ve farklılıktan ileri gelmektedir.
Her insan dünya hakkında ferdi tasavvura sahiptir. Fertleri ve toplumları birbirinden farklı kılan ve birbirlerine benzer yapan bir takım faktörler vardır. Bu faktörler bunlardır:
 İlik faktörü
 Mekân faktörü
 Ekonomi faktörü
 İnanç faktörü

 

 

 

 


Toplumun var olabilmesi için benzerlikler kadar farklılıklar da olmalı. Benzer yapan en büyük özellik kültür birliği.
3) Sosyal Kurumlar Bilimi Olarak Sosyoloji
2 kişi arasındaki ilişki başka bir yapının oluşumuna dönüşür. Bunlar sosyal normlar ve kurumlardır.
Toplumun önerdiği rol ifaları, statüler etrafında bir yumak oluşturarak norm haline gelirler.
Birbirleriyle ilişkisi olmayan somut gruplarda ortak modeller, bir toplumdan diğerine değişir. Bu modellere kurum normu adı verilir. Bu anlamda sosyal kurum, davranışların kural haline gelmiş, yapılaşmış usulleridir.
Kurum ile sosyal grup birbirine karıştırılmamalıdır. Sosyal grup, grubu meydana getiren üyelerin bir organizasyonu iken, kurum sosyal grubun üyeleri arasındaki davranışa dayalı ilişkilerin yapılaşmış şeklidir. Sosyal gruba üye olunur, sosyal kurum ise davranış normu olarak benimsenir.
Kurumlar belli ihtiyaçlar etrafında yapılaşmış davranış kalıpları ve sosyal hayatı düzenleyen davranış kurallarıdırlar, kurumlar kültürün bir kısmıdır. Öğrenilir ve benimsenerek bir hayat üslubu haline gelir.
4) Sosyal Süreçler Bilimi Olarak Sosyoloji
Gruplar ve kurumlardaki ilişkiler, iç tavır ve tutumlar veya dış davranış örnekleri de olsa, belli davranış şekilleri aracılık eder. İşte bu aracılık sosyal süreçler vasıtası ile olur.
Bir toplum ve kültürün sosyal bütünü içindeki bu geniş, kapsamlı etkileşmelerin tipleşmesi gerekir. Sonuçta bu etkileşmeler bir amaca yönelik anlamlı bir yapı kazanırlar. Daha açık anlatımla sosyal süreç belli bir hedefe birlikte yönelmiş ve o hedefi elde edebilmek için yola çıkmış en az 2 insanın bu hedefi ele geçirinceye kadar birbirlerine karşı gösterdikleri karşılıklı davranış olgusudur.
Sosyal süreçler muhtelif şekillerde tipleşirler. Temel sosyal süreçler:
 İşbirliği ( cooperation)
 Zıtlaşma (opposition) : Rekabet (competition) ve Çatışma (conflict)
 Uyma (adaptation)
 Bütünleşme ( integration)
 Farklılaşma (differantiation)
Sosyal süreçler toplumun dinamikleridir. Her toplum kendi dinamikleri ile tarihi varlık alanında yerini alır.
5) Sosyal Değişime Bilim Olarak Sosyoloji
Sanayileşme çağı ile başlayan yeni dönemdeki sosyal değişme diğer bütün çağlarla kıyaslanamayacak şekilde hızlı olmuştur.
Sosyal olaylar 3 zaman boyutunda gerçekleşirler. Bu süreç dün-bugün-yarın şeklinde ifade edildiğinde, sosyoloji dünde olmuş olan ve bugün olmakta olan olaylarla ilgilenir.
Sosyal değişimde bir hareketlilik vardır. Ancak hareketi meydana getiren sebepler hareketin derecesi ve yönü farklı farklı olabilir. Aynı etkiler aynı derecede değişmeler benzer yönde vuku bulabilir ve tipleşmiş bir yapı oluşturabilir. Bu nedenle tarihi çağlar içerisinde tipleşmiş sosyal değişme biçimleri tespit etmek mümkündür.
6) Toplumu İnceleyen Bilim Olarak sosyoloji
Sosyoloji araştırma konusu olarak kendine toplumu seçmeli ve çeşitli sosyal sistemlerin; toplumun meydana getiren kurumların birbirleriyle olan bağlarını açıklamaya çalışmalıdır.
Sosyal sistem bir toplumun bütününü norm rol statü grup ve örgüt ise onun parçalarını oluşturur. Ele alınan konu eğer bir sosyal sistem ise, sistem analizi makro seviyede bir analiz olmalı ve parça bütün ilişkisi göstermelidir.
Sosyal sistemi n muhtevası esnek ve geniştir. Her sosyal sistem bir sosyal ilişkiler kalıbı ve örüntüsüdür. Her sosyal sistem birbirine karşılıklı olarak bağımlı parçalardan oluşur. Bu parçalar arasında devamlı ve anlamlı ilişkiler vardır.
II. DİN SOSYOLOJİSİNİN KONUSU
Din sosyolojisi, toplumu çeşitli açılardan inceleyen toplum bilimleriyle dini çeşitli açılardan ele alan din bilimleri arasında bir bağ kurar. Din sosyolojisi ile ilgili araştırmalar ilerledikçe bu alanda incelenen üç konunun birbirinden ayrıldığı görülmektedir:
 Dinlerin kökenini ve ortaya çıkışını sosyolojik sebeplerini göstermek
 Kilise gruplarının dini ve sosyal hayatı
 Din ile dünyevi toplum arasındaki karşılıklı ilişkiler ve etkileşimler.
Din sosyolojisinin konusu hakkındaki bu üç eğilim, dinin bağımlı veya bağımsız değişken olarak kabul edilmesine dayanan ideolojik kavramlaştırmalarda karakterize olmaktadır. Birinci eğilim, dinin aşkın yönünü ihmal edilip, toplumsal şartlarla ilişkilendirilmesinde kaynaklanmaktadır. İkinci eğilim, kendisini ilke ve gayesi kutsal olan organize grupların yapılarını ve yaşayışlarını araştırmayla sınırlandırmıştır. Üçüncü eğilim, dinin bağımlı veya bağımsız değişken olma özelliğine başvurması.
Din sosyolojisinin konusu bakımından bir başka tartışma, din ve dünya problemi, din ve ekonomi, din ve hukuk ilişkisi vb. gibi dinin diğer toplumsal kurumlarla ilişkisinin din sosyolojisinin konusu olarak ele alınması meselesidir.
Din sosyolojisi, din ve toplum arasındaki etkileşimi araştıran bir disiplin ve dini anlamda belli bir toplumsallaşma şekillerinin öğretisidir diyebiliriz.
III. SOSYOLOJİK DİN TANIMLARI
a. Tanım Problemi
Doğru ya da yanlış tanım yoktur, gerçeğe az ya da çok yaklaşan tanım vardır.
Din sosyolojisi alanında yapılan din tanımları genelde iki kategoriye ayrılmaktadır: özsel (sübstantif) ve işlevsel tanımlar.
b. Özsel tanımlar
Dinin muhtevası üzerinde durarak onun insanlar için getirdiği değerleri kutsallık, ilahilik ve aşkınlık özelliğini ön plana çıkarır. En çok bilinen tanım örneklerinden birini Alman İlahiyatçısı R.Otto (1869-1937) geliştirmiştir. Tanımına göre din “kutsalın tecrübesi”dir. Bu tanım her şeyden önce bireyin kutsal olanı yaşayabilme yeteneğinin varlığına hatta bu tecrübenin onun varlığının gereği olduğuna işaret ederek insanın kutsal olanla ilişkisi vurgulamaktadır, çünkü insanın bu alandaki tecrübesi kendi varlık âleminin dışında bir varlık ile ilişkisinin bir sonucudur. Otto’nun tanımı dinin öncelikle tek tek bireylerin bilincinde yerleştiğine dikkat çekmektedir.
c. İşlevsel Tanım
Birey ve toplum hayatında yerine getirdiği fonksiyonlar üzerinde durulur. Bu tanıma göre dinin eğer bir fonksiyonu varsa anlamı da vardır.
   Gerek özsel gerekse işlevsel din tanımlarında yaralı ve yararlı olmayan yönleri vardır. Eğer özsel tanımlar benimsenirse dini olanla olmayanı birbirinden ayırmak kolaylaşır. Fakat işlevsel tanımlar benimsenirse insanın, din adına yaptığı şeylerin dinin bir parçası gibi algılanması problemi ortaya çıkar. Fakat 2 tür tanım arasından sadece birini benimsemekten ziyade her ikisinin de kullanışlı tarafları olduğunu kabul etmek daha uygun gibi görünmektedir. Bu nedenle dinin hem ilahi, aşkın tarafları olduğu, hem de taşıdığı değerler vasıtasıyla insanların önemli ihtiyaçları karşıladığı, yani çeşitli bireysel ve toplumsal işlevleri yerine getirdiği bir gerçektir. 
IV. DİN VE TOPLUM İLİŞKİLERİ
Din ve toplum karşılıklı olarak birbirini etkiler. Wach’in belirttiği gibi dinin toplumdaki bütünleştirici rolü, ihtilaf yaratıcı ve parçalayıcı rolünden daha yaygın ve belirgindir. Din toplumdaki bireyleri dini ve sosyo-kültürel açıdan bütünleştirir.
a. Dinin Topluma Etkisi
Bütün dinler toplumsal yapıyla ilişki halindedir. Bu ilişki sayesinde dinler toplumları etkiler ve değiştirir. Her şeyden önce toplumsal örgütlenme ve davranışların şekli muhtevası dinin etkisine açıktır.
Tabii birlikler (aile, kabile, soy, millet…)din sayesinde güçlenir, sağlamlaşır, birleştirir. Fakat dernekler, meslek kuruluşları gibi birlikler günün her zaman değişebilen şartlarına tabi oldukları için dinin topluluğu birleştirici gücü bu kuruluşlar üzerinde daha az etkili olur.
Toplumsal örgütlenmenin en gelişmiş şekli devlettir. Çağdaş toplumlarda, özellikle devletin, etnik köken, farklı toplumsal kesimlere dayandığı durumlarda toplumu bütünleştirmek için, dine önemli görevler düşer.
Her din inananlarına yeni bir zihniyet getirir, bu din dışında kalan bölümlere de etkili olur. Weber’e göre dinler bir ekonomik ve toplumsal ahlak yaratır ve geliştirir.
Din  bazı toplumsal unsurlara dayanır, hem belirli özelliklere sahip bazı topluluklar içinde taraftar bulur, hem de insanlar arasında dini cemaatler, tarikatlar gibi belirli bazı toplumsal  ilişkinin doğmasına sebep olur. Din bireylerde oluşturduğu zihniyet yoluyla bütün kültür alanlarına nüfuz edebilir ve kolaylıkla ayırt edilemez. Kültür alanları bireyler tarafından meydana getirilir ve birey her bir kültür alanına şahsiyetinin bir yönüyle bağlanır. Din ise bireyin şahsiyetinin tamamıyla kendisine bağlanmasını gerektirir.
b. Toplumun Dine Etkisi
Hangi kültür düzeyinde olursa olsun, din ve dinden doğan gruplar çeşitli toplumsal faktörlerin etkisi altında kalır. Toplumun yapısı ve çeşitli kültür alanları dini hayatı etkilerken, din ve toplumsal hayatı ve diğer kültür alanlarını etkiler.
Toplumsal olayların din üzerindeki etkilerini araştırabilmek için ilkel dinlerle evrensel dinler arasında bir ayırım yapmak gerekir. İlkel toplumlarda dini inançlar ve Tanrı tasavvurlarında olduğu gibi dini bayramlar ve ayinler üzerinde de, toplumsal yapının etkili olduğu görülür.
Dinler belli toplumsal şartlarda ortaya çıkar ve belli toplumsal zümreler tarafından yaşatılır.
Evrensel dinlerde mensuplar başlangıçta belirli toplumsal tabakalardan gelmektedir. Yayılma eğiliminde oldukları için, belli toplumsal tabakalara değil bütün insanlığa hitap ederler.
V. DİNİ TECRÜBENİN İFADE ŞEKİLLERİ
Din sosyologları, dini tecrübenin bireysel veya toplumsal hayatta ya da tarihsel ve sosyo-kültürel ortamı içinde büründüğü ifade şekillerini çeşitli açılardan kategorize etmişler ve din tariflerinde temel aldıkları kriterlere göre birbiriden farklı tipolojiler ortaya koymuşlardır. Herhangi bir dini yaşayışın gözlemlenebilir olması 5 boyutta gerçekleşir:
 İnanç boyutu
 Dini pratikler boyutu
 Tecrübe boyutu
 Bilgi boyutu
 Etkiler boyutu
a. Dini Tecrübenin Teorik İfadesi: İnançlar
Wach, dini tecrübenin teorik ifadesi olan inanç, yani doktrinin, medeniyet tarihi boyunca şekil bakımından 3 safhada incelenebileceğini belirtir:
 1.safhada ilkel toplumların mitolojik hikâye ve rivayetleri yer alır (Afrika ve Polinezya efsaneleri)
 2.safhada kabilelerin efsane nakilleri değişmekte, böylece tarihi gelişim boyunca sistemleşmeye doğru bir eğilim gözlenmektedir (Meksika, Çin ve yunan dinleri)
 3.safhayı karakterize eden normatifleşmeyle birlikte dinin ilkeleri sistemleştirilmeye başlamak tadır. Derleme, yazma ve tedvin çalışmaları tamamlandıktan sonra yazılı rivayetler, kutsal metinler halinde sözlü rivayetlerin yerini alır (İslamiyet, Hıristiyanlık, Yahudilik, Zerdüşt, Mani ve Buda…)
İnancın içeriğini Tanrı, dünya ve insan olmak üzere 3 konu etrafında döndüğünü belirten Wach, bu konuları karşılayan teolojik, kozmolojik ve antropolojik anlayışların, sürekli olarak efsane, inanç ve dogmanın kendine özgü terimleriyle ifade edildiğini belirtmektedir.
b. Dini Tecrübenin Pratik İfadesi: İbadetler
Din sadece bir tasavvurlar, fikirler toplamı değil, aynı zamanda dışa yansıyan bir davranış ve içten yönelişi ifade eden bir tavırdır. Dini tecrübeden kaynağı alan her hareket, onun pratik ifadesi olarak değerlendirilir. Esasen bütün dinlerde kutsalın tecrübesi, ilahi güçler derim saygı eylemleriyle ifade edilmiştir.
İbadetlerin incelenmesine önemli katkılarda bulunan Underhill’e göre, bu eylemler:
 İbadetler
 Semboller
 Kutsama ayinleri
 Kurbanlar
İbadetler din ile o kadar iç içedir ki, dinin, ibadetler olmadan varlığını koruyabilmesi neredeyse imkânsızdır.
İbadetler kişilerde ortak inanç ve tasavvurlara sahip olma şuurunu yerleştirerek, onları birbirine daha fazla yaklaştırır.
c. Dini Tecrübenin Sosyolojik İfadesi: Dini Cemaat
Dinin sosyolojik ifadesi, varlığını sürdürebilmek için bir cemaate ihtiyaç duymasıyla birlikte ortaya çıkar. Ne var ki dinin cemaatleşmesi, inanç ve ayinlerin yanı sıra, bireyler arası çok yoğun, zor ve karmaşık ilişkiler sonucunda gerçekleşir. Her şeyden önce dini tebliğ faaliyeti, böyle bir sürecin yaşanmasını zorunlu kılar. Başlangıçta dinler 2 şeye kuşkuyla yaklaşır:
 Mevcut toplumsal bünyedeki aile, kabile vb. tabii gruplar
 Tarihi ve sosyolojik faktörlerin belirlediği kültürel sistem
Bu demektir ki, dini tebliğ, sosyolojik açıdan öteden beri mevcut olanları ya kabul eder ya da reddeder. Çünkü yeni inanç temellendirilmeye ve meşruiyetini ispatlamaya muhtaçtır. Dini yaşayışın odağında yer alan Tanrı inancı ve insanın onunla ilişkisi, dini tebliğ sürecinde yeniden düzenlenir. Bu durum, topluluğun tamamını etkilemeye başladığı andan itibaren topluluk, Tanrı’ya içten bağlı bir cemaate dönüşür. Bu aşamada bireyler birbirlerine farklı bir şekilde bağlanır. Böylece yeni inanç bir taraftan değişen şartlara göre hayatı ve toplumu yeniden şekillendirirken diğer taraftan bireyler arası ilişkilere bir istikrar kazandırır.
Yüksek dinlerde cemaatin başlangıçtaki yapılanması, dinin kurucusu etrafında kenetlenen küçük bir grupla başlar. Zamanlar ilk taraftarlar halkasının etrafında daha geniş bir taraftar zümresi oluşur. Fakat bunlar her zaman din kurucusunun yanında bulunmaz. Din kurucusunun ölümü ilk cemaat için bir dönüm noktasıdır, kendilerini bir arada tutan kişisel merkezi kaybeder. Bu olay cemaatin yapısında önemli değişimlere yol açar.
Dini ayinler dini birliğin esasını teşkil eden başlıca husus, dinin pratik yönüdür. İbadetler ilk cemaatin kuruluşunda oynadığı rol son derece önemlidir.
VI. DİN BİLİMİ VE DİN SOSYOLOJİSİ
 Kitaba bakınız :bir kaç sayfa olduğundan ve özet çıkarılacak bir durumda olmadığından özet yapmadım.
Boşluklarda şema yerleri

Sosyolojinin tarihsel gelişimi:
Eflatun (=Platon mö 427 – 429 ilk çağ filosofu)
Sofistlerin dayandıkları ilkenin tam karşıtıdır.  Sofistlere göre herşeyin ölçüsü insan (homo mensura); Eflatun’a göre ise “tanrıdır”.  Toplum düzeninin dinsiz yaşayamayacağına inandığı için felsefe, ahlak ve siyaseti din üzerine temellendirmek istemiştir. Ilk büyük eseri “devlet” (= politeai) dır,gençlerin eğitiminde dinin oynadığı rolü belirttikten sonra, mevcut din öğretimi anlayışını eleştirmek ve yeni bir eğitim anlayışının hangi ilkelere dayandırılması gerektiğini göstermektedir.
Eflatunun din sosyolojisi bakımından en önemli eserı,” kanunlar” (= nomoi) dur. Bu eserde eflatun uygun bir devlet anayasası planını çizer ve koyduğu kanunların manevi yaptırımların gerektiğını, bununda ancak dinde bulunabiliceğini savunur.
 Toplumda rastlanan her türlü bozukluğun dinsizlikten kaynaklandığını öne sürer.  Ona göre yapılacak ilk iş dinsizliğe karşı  kanunlar çikarmaktır. Eflatuna göre bu dinsizlik filosoflardan kaynaklanır, materyalist felsefenin yerine spiritualist bir felsefe kurmak gerektiğini belirtir, tarihinde ilk kez sağlam bir ilahiyat (= teoloji) sistemi geliştirmistir. Eflatun öncü din sosyologlarından biridir.

Saint augustin (354-430 ortaçag filosofu)
Hiristiyanlığın romaya yerlestiği dönem. Saint augustin bir hiristiyan filosofudur, görüşleri dogmatisme (=hersey din )kayıyor.
Toplumsal yada dini öne çikarıyor. Dogmatik inanç ve skolastik düşünce hakim. Yani eğitimde hiristaynanlık dogmaları öğretiliyor butün davranışları  din ile açıkladı ve düşünce merkezine dini oturttu.
Saint augustine, “tanri sitesi” adlı eserınde içinde yaşadığımız bu dünya siteleri              (= toplumları) gelip geçici oduğunu fikrini savunur.  Gerçek site ise görünmeyen degişmeyen öbür alemdeki mükemmel sitedir.  Tanrının emirlerine uyan ve sevgisini kazanan kişi tanrı sitesini hemsehrisidir demektir. Böylece Saint augustine , ortaçag hiristiyan elimindeki mistik görüşün esaslarını çizmektedir.
Akinasli Saint thomas (1225-1274 ortaçağ filosofu)
Saint Augustin eflatundan  iskolastik ve dogmatik düşünceyi devralıyor ve  zirveye ulaşıyor. Skolastik  dünya görüşü ve toplum anlayışının temel esaslarını ilahiyat mecmuası             (= summum theologicum) adlı eserinde ortaya koyar. Bu eserinde ,  kanunları aklın ilkelerinden çikarır, ve skolastik düşünce ile aklın prensipleri incilin emirleriyle uzlaştırmaya çalışmaktadır. Bu görüsler din sosyolojisi ve onun tarihçesi bakımından çok önemlidir ve ortaçag hiristiyan dünyası ve aynı dönemdeki islam dünyası arasında karşılastırma yapmak ve böylece iki farklı dünya farklılıklarını anlamak bakımdan önemlidir.

2) Din sosyolojisinin doğusu ve gelişimi
18 yy baslarında din olgusu uzerine yapılan araştırmalar psikoloji, antropoloji, etnoloji ve arkeoloji gibi alanlarda ve özellikle dinin kaynağı problem üzerinde yoğunlasmıştı. Rönesans, reform hareketleri ve coğrafi keşiflerle birlikte medeniyetler ve kültürler arası iliskilerin artması,  farklı inanç gelenek ve dinlere sahip toplulukara ait malzemelerın derlenmesi imkan sağlamış ve özellikle etnoloji, etnografya ve folklor alanındakı çalışmalar ve bu dönemde batının sosyo ekonomik yapısı hızla değişmeye baslamıştı. Köyden kente göç hareketleri , büyük kentlerin ve metropollerin ortaya çıkısı ve buna bağlı olarak toplumların hayatında meydana gelen büyük değişmeler, bilim adamlarının ilgisini  çekmiştir. Din toplum ilişkileri, dini gruplar ve sosyal nitelikli din olayların incelenmesini amaçlayan din sosyolojisin biliminin, içinde gelistiği ve felsefeden ayrılarak bağimsız bir disiplin olarak ortaya çıkısına zemin hazırlamıştır.

August comte’un (1798-1857) positivist din kuramı
August comte sosyolojinin adını koymuş, ona hız ve yön vermiş ve başlangıcından itibaren onu kendi pozitivist felsefesiyle damgalamıştır. Comte düşüncesi birinci aşamada olayları ve olguları kendisi ile kıyaslanabilecek varlık ya da güçlere malederek açıklar. O dönemi teolojik dönem olarak isimlendirir. Bu dönemin egemen anlayışına göre evrendeki olaylar , degişmez kanunlarla değil, insanlarınkine benzeyen iradeler tarafından yönetilir. Teolojik devre zorunlu olarak metafizik devreye yol açar.
Metafizik dönemde doğadaki olayları açıklamak için belli olmayan kuvvetler almaktadır.
Auguste comte , yasadıği toplumun bunalım içinde olduğunu düşünür. Ona  göre, teolojik ve askeri sifatlarıyla bireyleşen bir toplum yapısı kaybolmakta ve bilimsel nitelikleri ağır basan bir toplum tipi ortaya çıkmaktadır. Compte bu döneme “pozitif dönem” adının verir.
1839 yılında pozitif kelimesini ilk defa kullanarak pozitivist düşünce biçiminin tam bir taslağı Saint Simon ortaya koymuş : august comte işte onu daha da sistemleştirerek felsefeye ve bilime kazandırmıştır. Ona göre bilim, olay ve olguların somut ve maddi gorünümlerinin dışına çıkamaz.
Bilimsel bilgi, “teolojik” ve “metafizik” unsurlardan arındırmalıdır. Ancak bu sayede “pozitif” döneme ulaşmak mümkün olabilir. Toplum hayatını düzenleyen kurallar bulunmalı ve bunlar determinist ilkelere dayandırılmalıdır.
Comte ya göre, statik açıdan topluma bakıldığında aile, devlet ve din kurumların toplum temel unsurları oldukları görülür. Din, toplu halde yaşanan insanlar için gerekli olan bir kurumdur. Comte , kurmayı tasarladığı pozitif toplumun pozitif bir dini kurucu olarak ortaya çıkmaktadır.
Fonksiyonel din sosyolojisi: Emile durkheim (1853-1917)
Emile durkheim pozitivist sosyoloji ve felsefe tepki gösterenler arasında yer alır. Durheimin din in doğası konusunda comte la aynı gorüştedir, ona göre dinin kökeni ve baslangıcı tamamen sosyal şartlardan rasyonel olarak açıklar. Bu anlayış ise aydınlanma devrinin tek yanlı entellektualist ve rasyonel görüşlerinin etkisiyle gelışmıştir. Durkheim değerlendirici ve idolojik bağımlılığı  olmayan bir din üzerinde durur.  Bunun içinde  evrensel ve kalıcı bir saygınlık kazanacak olan bir ayrımdan, ilahi ve dünyevi şeyler arasındaki farktan hareket eder.  Öna göre din kutsal şeyler , yani atılan ve yasaklanan şeyler konusunda inanç ve fiil arasındaki dayanışmayı esas alan bir sistemdir ve bu inanç ve fiiler , bunlara inanan kişileri kilise adı verilen ahlakı bir topluluğun çatısı altında görür.. Ona göre din ya da ilahiyat alanı , “biçimi da bir araya getirirler. Ve yıne Durkheima göre din, kutsal şeylere ilişkin inanç ve uygumalar bütünüdür ve toplumun temel yapı unsurlarından biridir. Din yada ilahiyat alanı ‘biçimi değistirilmiş bir sembolik dille ifade edilmiş toplumdan başka bir şey değildir.

Diyalektik din sosyolojisi: karl max (1818- 1883)
Marx üretici güçler ve üretim ilişkileri arasındaki ayrım uzerinde durur. Uretici güçler ve üretim ilişkileri arasındaki ayrım iş organizasyonlarını ve makineleri: üretim ilişkileri ise üreticiler arasındakı ilişkileri  arasındakı ilişkileri kapsar. Kapitalism, bir tarafta işçi sinifi ile diğer tarafta burjuvasi ya da kapitalist sınıf sınıf arasındakı sınıf ayrımı üzerinde kurulmuştur. Bu sınıflar endusrtriyel üretim ürünlerinin dagğtımı konusunda birbiriyle endemik bir çatışma içerisindedir.
Kapitalist toplumlarda isçinin kendisinede bir mal veya obje gibi davranıldığına işaret eder.Marx, dinin hakikatın yanlış bir resmini yansıttığıni idda eder. Bu sebeple dine karşı mucadele edilmesi gerektiğini savunur. Din aynı zamanda hem adeletsizliği empoze edenlerin bir aracı hem de bu adaletsizliğe karşı bir protesto yaklaşımıdır.
Marx’a göre kişi kapitalismin sınıf yapısını ortadan kaldırmalı ve üretim şeklini değistirmelidir. Bu durum gerçeklestiğinde , din ortadan kaybolucak ve insanlar doğayı anlayıp kontrol ettikleri topluma da mantıklı bir şekilde anlayıp kontrol edebiliceklerdir . Böylece onlar sosyal , özgür ve yaratıcı varlıklar olarak kendi gerçek doğalarının farkına varabiliceklerdir.  Özetle  marx’a göre “din” , baskıya tabi yaratıkların iç çekmesi, kalpsız bir dünyanın kalbı , ruhsuz olayların ruhu ve halkın afyonudur.  Din insanların guç yetiremediği  anlam veremediği ve açıklayamadığı olaylar karşısında kendilerini kurtarmak için sarıldıkları bir araçtır. Marxa göre bu din alayışı beraberinde bir dunya anlayışını getirir. Insan dindeki aldatmacayı farkedince , kendisini esir  ettiği şartların ortadan kaldırılması gerektiğini duşunur.

Sistematik din sosyolojisi: Max Weber(1864-1920):
Max Weber tarihi ve sistematik din sosyolojisi biliminin kurucusudur. Weber ile birlikte , din sosyolojisinin, dini davranişlar yada dini karakter sosyal davranışların ve gruplaşmaraların incelenmesini amaçlayan bir disiplin haline gelmiştir.  Kendisi dinin diğer sosyal kurumlarla ve özellikle ekonomi kurumu ile ilişkiler üzerine incelemeler yapmıştır. Weber karl maxın sınıf toplumunun evrimini  kanununu reddeder, dini davranışın öznel anlamını konu edinen bir sosyoloji anlayışı gelıştırır. Aynı dönemde araştırmalar yapan Durkheim ve Weber din sosyolojisine çok önemli katkılar bulundular. Durkheim, din toplumu bütünleştirici rolünü vurgularken Weber öncelikle onun sosyal değişmedeki rolü üzerinde durmuştur. Durkheim e göre kollektif “coşku” dini kavramların ve gücün işlevsel tamamlayıcısıdır. Weber’e göre ise dini kavramların ve sistemlerin gücü kurucu bireylerin ve peygamberlerin karizmasından kaynaklanıyordu.

Tiplojik din sosyolojisi: Jaochim wach (1898- 19555)
Wach max weberin öğrencisidir, kendisi bütün dinlerı araştırma kapsamına almış ve tarihi fenomenolojik, karşılastırmalı ve tipolojik yöntemleri bir arada kullanarak, genel ve sistamatik bir din sosyolojisine katkıda bulunanlar arasında yer almıstır. Wach Din sosyolojisinin diğer ilim dallariyla olan ilişkisini incelemiştir. Wacha göre arastırmacı kendisini sadece inandığı dini incelemekle kalmamalı, anlama için gerekli bir tutumda sahip olmalıdır.
Wachin din sosolojisi tipolojiler üzerine kurulmuştur, savasçı dinler (= zen budismi ve meksika dinleri), “tuccar dinler (= japonya ve çin dinleri), “koylu dinler(= bazi asya dinleri).

Fenomenolojik din sosyolojisi: peter l. berger (1929-??)
Bergere göre din kendisiyle kutsal bir kozmosun inşa edildiği beşeri bir girişime iki adımdan oluşan bir yasallaştırma sürecidir. Ona göre din toplumsal işlevselliği ve buna bağli olarak bir sosyal düzen ve mana arayışı sureci olması bakımından anlam kazanır. Onu din ve topum iliskilerine bakışında da diyalektik anlayış hakımdır. Din toplumun, toplum ise dinin  ürünüdür.
Toplumda 3 dönem :
 Teolojik dönem (= din dönemi, herşey din ile açıklanıyor)
 Felsefi dönem (= metafizik, dusunme onem felsefe) ›› Tek tanrılı dinler, dini bilimler ve felsefe burda tam olarak ayrıldı ve birbiriyle çatıştı
 Fizik dönemi (= positivist düşünce = görünenin dışında varlık yok) ateisme geçiş.

Özet:  sosyolojisinin bağımsızlığı
1. Felsefenin kubbesi altında
2. Sosyolojinin kubbesı altında
-Sosyoloji antropoloji kardeşliği
3. Bağımsız din sosyolojisi
4. Çağdaş din sosyolojisi

 

Sosyolojinin diğer ilimlerle ilişkisi:

                                                        Felsefe (= din,…) 

                                                  Sosyoloji (= grup- toplum)


                                                   Psikoloji (=ruhsal davranis)

 
                                                        Biolojik(= hücre,…)
 

                                                        Kimya (=molekül,..)


                                                        Fizik (= atom,…) 

 

 

 

 

 

DİN Mİ? KÜLT MÜ?
Kült (cult): toplumda yerleşik gelenek ve göreneklerle uyuşmayan bir takım inanç ve ibadetleri bünyesinde barındıran bir dini örgütlenme biçimidir. Genellikle geleneksel bir dini örgütün bölünmesi veya yeniden düzenlenmesi durumunda ortaya çıkan kültlerin ortak özelliği, “yeni” ve “yaygın” olmalarıdır. Kavram, kilise-sekt tipolojisinin yetersizliğine işaret eder. Kiliseler ve sektler, dini örgütlenmenin yerleşik ve kurumsallaşma şekli iken, kültler, senkretik ve ezoterik özellikler taşıyan, bu yüzden fazla kabul görmeyen ve dışlanan kültürel formların ifadeleri olan küçük, fakat aktivist dini formlardır. Bu yüzden son derece şekilsiz bir dini örgütlenme biçimi olan kültler, yeni bir dinin oluşumunda ilk aşama olarak görülür. Bununla birlikte, kavram, günümüzde, tuhaf inançlar, karizmatik liderler, üyelerin manipülasyon, beyin yıkama, kuvvetli, duygusal bağlar gibi durumları çağrıştıran olumsuz bir anlam içermektedir. Bireyci ve aktivist bir özelliğe sahip olan kültler, özellikle toplumsal değişim zamanlarında insanların hayatlarından ve geleceklerinden endişe etmeye başladıkları anda rahatlıkla ortaya çıkabilmektedir. İnsanlar, üyeliğin gönüllü olduğu kültlere ilgi duymakta, belki üye bile olmakta, ancak üyelikleri uzun sürmemektedir.  
Bir insanın dini, başka bir insan göre külttür.
Sekt (sect): farklı inançları ve ritüelleri ile yerleşik ve kurumsallaşmış ana dini gövdeden ayrılma neticesinde ortaya çıkmış bir dini örgütlenme biçimidir. Latince “izlemek” anlamına gelen “sequi” kelimesinden türetilmiş bir kavram olan sekt, kilise-sekt tipolojisinin bileşeni olarak Ferdinand Tönnies (1855-1936) tarafından geliştirilmiştir. Genellikle kiliselere ve mezheplere karşı olarak ortaya çıkmış bir alt grup anlamında kullanılan bu terim, daha büyük bir toplumun inancını, değerlerini, öğretilerini, gelenek ve göreneklerini kabul etmeyen küçük ve içe dönük dini grupları ifade etmektedir. Bu gruplar bazen seküler bir içeriğe olabildikleri gibi, kendisi dışında diğer dini grupların ve sektlerin gerçeklik iddialarını da genellikle kabul etmemektedirler. Kurumsallaşma ve entelektüel bağlılık eğiliminin kabul olduğu sektlere üyelik gönüllü olup, duygusal vurgular ve bağlılıklar ağır basar. Kutsal metinlerin literal yorumlarına öncelik verilir.
Çoğu insana göre “kült” terimi, aslında bir grubu haksız çıkarmak ya da protesto etmek için kullanılan aşağılayıcı bir etikettir.
Amerikalıların çoğu bu kavramları aşağıdaki gibi tanımlamaktadır:
• Kült, en iyi anlamıyla “tuhaf”, en kötü anlamıyla öldürücü küçük bir dini gruptur. Kültler bir şekilde şüpheye yaklaşılması gerekir. Onlar tehlikelidir ve kesinlikle “yasal” dini organizasyonlar değildir.
• Sekt, külte benzer. Bunlar küçük, tuhaf, farklı ve muhtemelen problemlidir. Fakat kült kadar da kötü, acayip ve tehlikeli değillerdir. Sektler, “yasal” dini gruplar olabilir ya da olmayabilirler; statüler bir şekilde sınırlıdır.
• Denomination, büyük bir dinin alt grubudur ve genellikle yasal bir dini topluk olarak kabul edilir.
• Din, tartışmasız yasal olan büyük bir gruptur.
Birinci görüşe göre, kültler karizmatik bir lider tarafından yönetilen dini gruplar. İnsanlar kültleri düşündüklerinde kutsal olan, paralarını, ruhlarını ona teslim etmiş, manevi rehber olan ve aydınlatan biri lideri akla getiriyorlar. O sadece evrene ilişkin değil, günlük yaşamın sıradan yönlerine ilişkin görüşlerini de kabul eder ve ona değer verirler.
İkinci görüşe göre, beyin yıkamadır. Birçok insan kültlerin, psikolojinin harika ve işe yarayan metodu “beyin kontrolü” nü kullanarak, masum ve saf mensuplarının beyinlerini yıkayan mistik güçlere sahip dini gruplar olduğuna inanır, ancak sosyoloji alanında yapılan araştırmalarda beyin yıkama diye bir şeyin söz konusu olmadığı göstermektedir.
Üçüncü görüşe göre, onların mensuplarını, yasa dışı, kriminal ya da vahşice eylemlerde bulunmaya zorlamalarıdır. 
Dördüncü görüşe göre, onların saçma inanışlara sahip olduğudur.
Özetle, insanların “kült” olarak nitelendirebilmek için dini organizasyonlarla ilişkilendirdikleri karizmatik liderlik, beyin yıkama, yıkıcı davranış ve tuhaf inanışlar gibi sözde biricik ve ayırt edici özelliklere, şu ya da bu şekilde, hemen hemen her dinde rastlanabilir. Bu durum, “kült” ve “din” arasındaki bütün farkları bilimsel açıdan geçersiz kılar.
Dini meşruiyetin sosyal yapılanmasının genellikle iki temel faktöre dayandığı sonucuna varıyor yazıcı:
(1) Dini grubun var oluş süresi, grup olabildiğince uzun süre hayatta kalmalıdır sosyal kabulleniş sonunda gerçekleşecektir.
(2) mensuplarının net sayısı; 1 kişi sıkı bir şekilde başka kimsenin inanmadığı bir şeye inanırsa ve kanıt yoksa ona deli veya çılgın derler; 10-15 kişi inanırsa o gruba kült derler; 500-5000 kişi inanırsa sekt derler; 15000 kişiyi aşarsa o zaman Denomination  dan söz edilebilir, 5 milyonu geçerse ortada gerçek bir din var demektir.

KATEGORİDEKİ DİĞER HABERLER

SOSYOLOJİ- TOPLUMSAL GRUPLAŞMA VE DİN

TOPLUMSAL GRUPLAŞMA VE DİN- ÖZET

DEVAMI

Ana Başlıklarıyla Din Soyolojisi- Kitap Özeti

Ana Başlıklarıyla Din Soyolojisi- Kitap Özeti

DEVAMI

Videolar

  • Nuh Arslantaş: Mustafa Öztürk'le Din ve Hayat: Kur'an'da Yahudilik (Kanal 24 - 27.09.2014)
  • Kinder über den Islam - Ammar und Umeyr
  • Die Spaltung der Umma (Siffin-Tahkim)

Foto Galeri

<p>Yeni Ti-Entertainment.com hakkındaki görüşünüz?</p>